قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَ لَيَالٍ سَوِياًّ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
“Zekeriyya, ‘Rabbim! Öyle ise bana bir işaret ver’ dedi. Allah, ‘Sana işaret, tam üç gün insanlarla konuşamamandır’ buyurdu.”
Sana işaret, tam üç gün insanlarla konuşamamandır buyurdu. Bazı müfessirler bu sana işaret, sen sağ ve salim olduğun halde üç gece insanlarla konuşmamandır diye anlamışlardır. Bazıları da verilen süreyi bir başka İlâhî beyanda yer alan üç gün ancak işaretle konuşmandır beyanı doğrultusunda tam üç gece, yani günleri de dâhil tam üç gece şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu âyette üç gece meâlindeki ifade geçerken diğer âyette “üç gün” meâlindeki ifade kullanılmıştır. Her iki âyette sözü edilen olay da aynı olaydır.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün insanın zihninde beliren bir düşünceyi, arzuyu veya niyeti dille dışa vurması, sese ve kelimelere dönüştürmesi anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetin bağlamında fiil, Zekeriya'nın aldığı olağanüstü çocuk müjdesinin ardından, bu müjdenin gerçekleşme vaktini veya bedensel belirtisini öğrenmek amacıyla ilahi otoriteye yönelttiği talebin sözlü bir eyleme dökülmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, söylemek ve talep etmek manasındaki bu fiilin, burada ilahi vaade yönelik bir şüphe veya inkar barındırmadığını; aksine, vaad edilen lütfun gerçekleşeceğine dair kalbin mutmain olması (huzur bulması) ve o büyük anı karşılamak için hazırlık yapma arzusuyla Rabbine yöneltilen samimi bir yakarışın başlangıcı olduğunu kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "dedi, niyaz etti" manasıyla, Zekeriya'nın kendi zayıf bedeninde veya eşinde meydana gelecek olan mucizevi hamilelik sürecini takip edebilmek adına Allah'tan somut bir belirti (nişane) isteme eylemini anlattığını aktarır.
Rabbi (رَبِّ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün malik olmak, bir varlığı koruyup gözetmek, ıslah etmek ve üzerinde tasarruf hakkına sahip olmak manalarını taşıdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesinin, bir varlığı başlangıç noktasından alıp adım adım kemale (olgunluğa) ulaştıran, onun ihtiyaçlarını karşılayan mutlak kudret olduğunu belirtir. Ayette Zekeriya'nın nida edatını düşürerek doğrudan "Rabbim" şeklinde seslenmesi, onun kendisini ilahi terbiyeye bütünüyle teslim ettiğini ve talep ettiği işaretin (ayetin) ancak bu terbiye edici kudret tarafından tayin edilebileceği bilincini yansıtır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal alanında bu kelimenin, kul ile Yaratıcı arasındaki ontolojik mesafeyi kapatan en yoğun iletişim aracı olduğunu vurgular. Zekeriya'nın müjde karşısında hissettiği coşku ve acziyet anında bu hitaba tutunması, onun varoluşsal rehberlik ve güvence talebinin yegâne adresinin Allah olduğunu gösteren semantik bir kanıttır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, terbiye eden ve sahip olan anlamlarındaki bu hitabın, mucizevi sürecin kendi bedeni üzerindeki belirtilerini görmek isteyen peygamberin, Rabbine olan sonsuz bağlılığını ve sığınmasını dile getiren bir dua formülü olduğunu kaydeder.
İc'al (اجْعَلْ)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün temel olarak bir şeyi var etmek, inşa etmek, bir şeye nitelik kazandırmak ve bir halden başka bir hale dönüştürmek anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sıradan bir "yaratma" (halk) kelimesinden farklı olarak, var olan bir şeye bir misyon yüklemek, bir hüküm vermek veya belirli bir durumu ona tahsis etmek manasına geldiğini ifade eder. Zekeriya'nın "kıl/yap" şeklindeki bu emir kipli duası, etrafındaki fiziksel gerçekliğe veya kendi bedenine, hamileliğin başladığını gösterecek özel bir ontolojik anlam (işaret) yüklenmesini talep etmesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tayin etmek, kılmak ve yapmak manalarındaki fiilin, Zekeriya'nın Allah'tan kendisine özel, algılanabilir ve kesin bir alamet belirlemesi yönündeki duasını ifade ettiğini aktarır.
Lî (لِي)
Râgıb el-İsfahânî, "lâm" edatının mülkiyet, tahsis (özgü kılma) ve menfaat bildirdiğini, sonuna gelen "yâ" (ben) zamiriyle "benim için, bana özel" anlamına kavuştuğunu açıklar. Ayette Zekeriya'nın sadece genel bir alamet değil, bizzat kendi iç dünyasını aydınlatacak, kendi şahsi tecrübesine ve algısına hitap edecek özel bir nişane istemesini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "benim için, bana" anlamındaki bu ifadenin, istenecek olan alametin tamamen Zekeriya'nın şahsına, onun anlayabileceği ve idrak edebileceği bir boyuta indirgenmesi yönündeki kişisel talebi belirttiğini kaydeder.
Âyeten (آيَةً)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünün açık bir iz, nişane, alamet ve bir şeyin varlığına veya doğruluğuna delalet eden kesin bir işaret manasına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramının, duyularla idrak edilebilen (zahir) bir şeyin, doğrudan algılanamayan (batın) başka bir gerçeği göstermesi olduğunu belirtir. Zekeriya'nın bağlamında ayet; eşinin rahminde meydana gelecek olan ve henüz gözle görülmeyen ilahi mucizenin (hamileliğin), kendi bedeninde veya etrafında hissedeceği somut ve algılanabilir bir belirtisidir.
Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dil ailesinde köklü bir geçmişe sahip olduğunu, Aramice ve Süryanicede (atha/ato) doğrudan "mucizevi işaret, tanrısal alamet" manasında kullanıldığını tespit eder. Kur'an'ın bu ortak Sami terminolojisini alarak, vahiy, mucize ve tabiat olaylarını içine alan geniş ve zengin bir teolojik kavrama dönüştürdüğünü ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ayet" kelimesinin iletişimsel bir araç (sign) olduğunu vurgular. Allah ile insan arasındaki diyalogda ayet, kelimelerin bittiği yerde tabiatın, bedenin veya hadiselerin bir dil gibi konuşmaya başlamasıdır; ilahi iradenin fiziksel âlem üzerindeki sessiz ama kesin mesajıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, alamet, ibret, delil ve nişane manalarına gelen bu kelimenin, ayette Zekeriya'nın eşinin hamile kaldığı anı kesin olarak bilebilmesi ve bunun üzerine şükür ve zikre kapanabilmesi için Allah'tan istediği fizyolojik veya mucizevi belirtiyi ifade ettiğini kaydeder.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün söz söylemek, ifade etmek ve emir vermek anlamlarına geldiğini belirtir. Burada eylemin faili Allah'tır.
Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ilahi otoriteye nispet edildiğinde sıradan bir beşeri konuşmayı değil, mutlak bir hükmü, fermanı ve eyleme dönüşen kesin bir irade beyanını (kavl-i ilahî) ifade ettiğini kaydeder. Zekeriya'nın talebine, hiçbir bekleme süresi olmaksızın anında verilen ilahi onayı ve kararı bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "dedi, buyurdu" manasına gelen fiilin, Zekeriya'nın duasına mukabil olarak Allah'ın veya O'nun elçisi olan meleğin (Cebrail), istenen alametin ne olacağını bildirdiği vahiy anını temsil ettiğini aktarır.
Âyetuke (آيَتُكَ)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen alamet ve işaret kelimesinin sonuna eklenen "ke" (senin) zamiriyle, o nişane ile muhatap arasındaki şahsi aidiyetin kurulduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "senin ayetin" (ayetuke) kullanımının, tahsis edici bir işlevi olduğunu vurgular. İlahi hitap, genel geçer tabiat olaylarından birini değil, doğrudan doğruya Zekeriya'nın kendi bedeni ve şahsi varlığı üzerinden gerçekleşecek, sadece ona özgü (spesifik) bir durumu alamet olarak belirlemiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "senin alametin, senin nişanen" anlamına gelen kelimenin, Allah tarafından belirlenen ve yalnızca Zekeriya'nın şahsında tecelli edecek olan mucizevi bedensel duruma (geçici konuşamama haline) işaret ettiğini kaydeder.
Ellâ (أَلَّا)
Râgıb el-İsfahânî, bu yapının "en" (masdar harfi) ve "lâ" (olumsuzluk edatı) birleşiminden oluştuğunu belirtir. Kendisinden sonra gelen fiilin anlamını masdarlaştırarak olumsuz bir isim cümlesi formuna sokar. Ayette, belirlenen mucizevi alametin pozitif bir eylem (bir şey yapmak) değil, negatif bir eylemsizlik hali (yapamamak/konuşamamak) olacağını gramatik olarak formüle eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "-memen, yapmaman" anlamlarına gelen bu bağlaç ve olumsuzluk yapısının, Zekeriya'ya verilen işaretin mahiyetini, yani insanlarla olan sözlü iletişimin kesilmesi durumunu açıklamaya yönelik kesin bir hüküm başlattığını aktarır.
Tukellime (تُكَلِّمَ)
İbn Fâris, "k-l-m" kökünün iki temel manası olduğunu açıklar: Birincisi yaralamak, bedende iz bırakmak; ikincisi ise söz söylemek, konuşmak. Konuşmaya da bu ismin verilmesinin sebebi, söylenen sözün muhatabın zihninde veya kalbinde bir iz, bir tesir (mecazi bir yara/çizik) bırakmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kelâm" ve "teklîm" kavramlarının insan türüne özgü, sese ve anlama dayalı sözlü iletişim olduğunu ifade eder. Ayette Zekeriya'nın insanlarla konuşmaktan men edilmesi, onun fizyolojik olarak dilsiz kalması değil, ilahi bir müdahale ile dilinin insanlar için tutulması, ancak Allah'ı anmak (zikir) için açık kalması şeklindeki seçici ve mucizevi bir iletişim kesintisidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemsizlik halini (konuşamamayı) salt bir alamet olmanın ötesinde, spiritüel ve ontolojik bir tecrübe olarak yorumlar. Ona göre bu, bir "dil orucu" veya "susma orucu"dur. İlahi müjde rahimde şekillenirken, dış dünyayla olan seküler ve sıradan iletişimin (kelâmın) kesilmesi, insanın tüm varlığıyla içe dönmesi ve mutlak sükûnet içinde ilahi yaratılışa şahitlik etmesi için bir zemin hazırlığıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamdaki işlevine dikkat çekerek, bu "konuşamama" durumunun patolojik (hastalığa bağlı) bir lal olma hali olmadığını, İsrailoğulları geleneğinde de yeri olan, kendini tamamen mabede ve Allah'a adayarak dünyevi kelamı terk etme (sukût/oruç) eyleminin mucizevi bir biçimde Zekeriya'nın iradesi dışında ona bir alamet olarak verilmesi olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte konuşmak, söz söylemek manalarına gelen fiilin, burada olumsuz edatla birlikte "konuşamaman, konuşmaman" anlamına bürünerek, Zekeriya'nın sağlıklı olmasına rağmen mucizevi bir şekilde insanlarla diyalog kurma yetisini geçici olarak yitirmesini ifade ettiğini kaydeder.
En-Nâse (النَّاسَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında iki yaklaşıma işaret eder: Birincisi, hareket etmek manasındaki "n-v-s" kökünden; ikincisi ise unutmak manasındaki "n-s-y" veya ünsiyet (alışkanlık, sosyalleşme) manasındaki "e-n-s" kökünden türediğidir. Kelime her halükarda topluluğu ve sosyal varlık olan insanları nitelemektedir.
Râgıb el-İsfahânî, "nâs" kelimesinin tekil bir bireyi değil, toplumsal yapıyı ve insan kalabalığını ifade ettiğini belirtir. Ayette kelimenin hususi olarak zikredilmesi son derece önemlidir; Zekeriya'nın konuşma yetisi tamamen yok olmamıştır, o sadece "insanlarla" (en-nâs) iletişim kuramayacaktır. İbadet, tesbih ve Allah ile olan diyalog bu kısıtlamanın dışında kalmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, insanları, toplumu ve halkı ifade eden bu kelimenin, iletişim yasağının veya mucizevi dilsizliğin yöneldiği nesneyi (dünyevi/sosyal çevreyi) belirlediğini ve Zekeriya'nın o süreçte kendini tamamen ibadete soyutlaması gerektiğine işaret ettiğini aktarır.
Selâse (ثَلَاثَ)
İbn Fâris, "s-l-s" kökünün bilinen sayı olan "üç" rakamını ifade ettiğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, bu sayının metindeki kullanımını Geç Antik Çağ'ın edebi ve dini havzası bağlamında analiz eder. Reynolds'a göre, Kur'an'ın "üç gece/gün" vurgusu, İncil anlatılarıyla (Luka İncili'ndeki Zekeriya kıssasıyla) metinlerarası bir ilişki içindedir. Üç sayısı, Sami geleneklerinde ve Kitab-ı Mukaddes tipolojisinde geçiş, tamamlanma, arınma ve ilahi bir sürecin kemale ermesi gibi teolojik anlamlar taşıyan sembolik bir zaman dilimidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, matematiksel olarak üç manasına gelen bu sayının, Zekeriya'nın yaşayacağı olağanüstü bedensel alametin (susma halinin) ne kadar süreceğini kesin sınırlarla belirleyen kronolojik bir ölçü olduğunu kaydeder.
Leyâlin (لَيَالٍ)
İbn Fâris, "l-y-l" kökünün gündüzün zıddı olan gece, karanlık ve gecenin karanlığı anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "leyl" kelimesinin, güneşin batışından doğuşuna kadar olan karanlık zaman dilimini nitelediğini ifade eder. Ancak Arap dil kullanımında sayıların ardından zikredilen "gece" veya "gündüz" kelimelerinin, genellikle bir tam gün döngüsünü (24 saatlik süreyi) kapsayacak şekilde (tağlib yoluyla) kullanıldığını belirtir. Nitekim Kur'an'ın başka bir ayetinde (Âl-i İmrân) aynı hadise için "üç gün" (eyyâm) ifadesinin kullanılması, buradaki "leyâlin" (geceler) ifadesinin gündüzleriyle birlikte üç tam günü kapsadığını gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, geceler manasına gelen bu kelimenin, Zekeriya'nın insanlarla konuşmaktan mahrum bırakılacağı üç günlük süreyi, mabetteki ibadet ve tefekkürün genellikle gece karanlığında zirveye çıkmasından dolayı "geceler" üzerinden vurguladığını aktarır.
Seviyyâ (سَوِيًّا)
İbn Fâris, "s-v-y" kökünün temel anlamının düzgün olmak, dengeli olmak, eksiksiz, eğriliksiz ve her türlü kusurdan, hastalıktan arınmış olmak manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "seviyy" kavramının ifrat ve tefritten uzak, yaratılış itibariyle tam, düzgün ve hastalıksız olmak demek olduğunu ifade eder. Ayetin sonunda bu kelimenin kullanılması, Zekeriya'nın üç gün sürecek olan dilsizliğinin/konuşamamasının felç, dil tutulması, nörolojik bir kusur veya bedensel bir hastalıktan dolayı değil; fizyolojik olarak sapasağlam (seviyyâ) olmasına rağmen tamamen ilahi bir engelleme/mucize neticesinde gerçekleşeceğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı ontolojik paradoksa dikkat çeker. Zekeriya sapasağlamdır, organları yerindedir, aklı başındadır (seviyy) ancak kelamı yoktur. Bu durum, konuşmanın sadece biyolojik bir eylem (ses tellerinin titreşimi) olmadığını; insanın konuşabilmesi için her an arkasında o eylemi mümkün kılan ilahi bir iznin bulunması gerektiğini gösterir. "Sağlamken suskun olmak", ilahi kudret karşısında bedenin iflasını gösteren en şiirsel acziyet tablosudur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu sıfatın nüzul ortamındaki muhataplar (Araplar) için taşıdığı mesaja işaret eder. Kişinin bedensel bir özrü veya hastalığı olmadan aniden konuşamaz hale gelmesi, o dönemin inanç sisteminde ancak doğaüstü bir müdahalenin (burada doğrudan Allah'ın) varlığıyla açıklanabilecek sarsıcı ve inkar edilemez bir "ayet" (alamet) teşkil etmektedir. Bu kelime, mucizenin patolojik bir tesadüf olarak algılanmasının önünü keser.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte tam, eksiksiz ve sapasağlam anlamlarına gelen kelimenin, Zekeriya'nın dilsizleşmesinin tıbbi bir rahatsızlıktan kaynaklanmadığını, beden ve ruh sağlığı tamamen yerindeyken salt Allah'ın kudretiyle gerçekleşen olağanüstü bir alamet olduğunu beyan ettiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla