يَرِثُن۪ي وَيَرِثُ مِنْ اٰلِ يَعْقُوبَۗ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِياًّ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
5-6. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum; karım da kısırdır. Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Yâkup hanedanına da vâris olsun; Rabbim, onu rızana erdir!”
Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum, Hasan-ı Basrî der ki: Zekeriyya (a.s.) yakınlarının malına vâris olacaklarından korkmuştu. Buna karşılık ilmi ve peygamberliği miras olarak kalacak şeylerden değüdir. Ebû Bekir el-Esam ise şöyle demiştir: Bu yaklaşım sahih değildir. Zekeriyya’nm (a.s.) mallarının vârislerine kalacağından korkup da bu sebeple Rabb’inden çocuk istemesi ihtimal dâhilinde değildir. Aksine akrabalarının kendisinden sonra dini ve sünneti üzere hareket etmeyeceklerinden korkmuş ve Rabb’inden dinini ve sünnetini muhafaza konusunda yerine geçmesi için bir evlat istemiş olabilir. Ebû Bekir el-Esam, onun malına vâris olunması ihtimal dâhilinde olmadığını söyledi. Çünkü bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız mal, sadakadır”. Bu iki ihtimalden biri gündeme gelir. Ya bu hüküm başka peygamberlerin değil, özel olarak onun malı hakkında idi ya da Zekeriyya (a.s.) peygamber değildi. Peygamber olduğuna göre Zekeriyya (a.s.) muhtemelen yakınlarının malına mirasçı olacaklarından değil, ilmine vâris olup onu tahrif edeceklerinden endişe ediyordu. Netice olarak o, “benden sonra akrabalarımın ilmimi zayi edeceklerinden endişe ediyorum” demiş olmaktadır. Zekeriyya’nın (a.s.) Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum demesinin ve çocuk istemesinin bir başka açıklaması daha olabilir. Buna göre söz konusu duayı etmesinin sebebi, Rabb’inin razı olacağı temiz bir çocuk istemektir. Böyle bir çocuğu vefatından sonra hayatta iken yaptığı işlerle ve faaliyetlerle anılmak, kendisine dua edilmek için istemiş olabilir. Duayı da halk arasında ismi hep anılsın ve kendisine sürekli dua edilsin diye arzulamış olabilir. Halk arasında bilinen âdet budur. İnsanlar, salih bir çocuğa sahip oldukları zaman hayatta iken yaptıkları iyilikler dolayısı ile dua alırlar ve isimleri unutulmaz. Zekeriyyanm (a.s.) çocuk istemesi halk içindeki bu âdetten dolayı idi denilebilir. En doğrusunu Allah bilir. Karım da çocuk doğuramayan kısır bir kadındır. Tarafından bana yerimi alacak, yani yerime geçecek bir halef ver. O, Yâkup hanedanına da vâris olsun. Bazı müfessirler bizim söylediğimiz şeyleri söylemişler ve şöyle bir açıklama yapmışlardır: Bana vâris olup malımı miras olarak alacak ve Yâkup hanedanından da miras yoluyla peygamberliği alacak bir halef ver. Zekeriyya (a.s.) şöyle demişti: Tarafından bana yerimi ve ilmimi alacak bir halef, yani vâris ve Yâkup hanedanından (intikal edecek) iktidarı miras olarak devralacak bir halef ver. Çünkü Yâkup hanedanı hükümdar idi ve dayıları oluyordu. Zekeriyya da (a.s.) âlimdi. Bunu en doğru şekilde Allah bilir. Fakat “yerisuni” “yerimi alacak” fiili ile “Zekeriyyada (a.s.) bulunan ilim, hikmet, din ve başka şeyler”; “ve yerisu min âl-i Ya'kûp” (مِنْ آلِ يَعْقُوبَ) “Yâkup hanedanına vâris olsun” meâlindeki cümle ile de onlarda bulunan ilim ve başka şeyler kastedilmiş olabilir. Yâkup hânedanının Zekeriyyanın (a.s.) dayıları oldukları sabit olduğu takdirde âyet, zevi’l-erhâmın birbirine mirasçı olduklarına delil olur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yerisunî (يَرِثُنِي)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "v-r-s" harflerinin, bir kimsenin ardından geride kalmak, onun malını, mülkünü veya statüsünü devralmak anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin özünde, bir şeyin önceki sahibinden sonraki sahibine geçişindeki süreklilik ve kalıcılık fikri yatar.
Râgıb el-İsfahânî, "miras" kavramının, bir malın veya değerin ticari bir akit, satın alma veya karşılık olmaksızın birinden diğerine intikal etmesi olduğunu ifade eder. Bu ayetin bağlamında Zekeriya'nın talebini analiz ederken, peygamberlerin dinar veya dirhem miras bırakmadığı ilkesinden hareketle; buradaki verasetin maddi bir servet aktarımı değil, ilim, hikmet, peygamberlik (nübüvvet) makamı ve dini rehberlik misyonunun devralınması olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamdaki işlevine dikkat çekerek, buradaki miras arzusunun tamamen sosyo-dini bir kaygıya dayandığını belirtir. Zekeriya'nın "bana varis olsun" derken kastettiği şeyin, Mabed'in (Beytülmakdis) idaresi, İsrailoğulları'nın manevi liderliği ve tevhid inancının yozlaşmadan korunması görevi olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, lügatte varis olmak manasına gelen fiilin, sonundaki "nî" (bana) zamiriyle Zekeriya'nın doğrudan kendi misyonuna sahip çıkacak bir halef arayışını dile getirdiğini aktarır. Ayetteki kullanımının, dini otoritenin ve peygamberlik zincirinin kopmadan devam etmesi yönündeki ilahi bir devir teslimi ifade ettiğini belirtir.
Âli (آلِ)
İbn Fâris, "e-v-l" kökünün bir şeyin aslına, başlangıcına veya kaynağına dönmesi (rücu etmesi) anlamına geldiğini belirtir. "Âl" kelimesinin de bir kişinin mensup olduğu, dönüp dolaşıp bağlandığı kökeni, ailesini ve yakınlarını ifade ettiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "âl" ile "ehl" kelimeleri arasındaki anlamsal farka dikkat çeker. "Ehl" kelimesinin daha genel bir kullanımı varken, "âl" kelimesinin yalnızca şeref, itibar ve makam sahibi, toplumda öne çıkan saygın kişiler veya peygamberler (Âl-i İbrahim, Âl-i Firavun gibi) için kullanıldığını ifade eder. Ayette Yakub'un "âl"i denilerek, bu soyun sıradan bir nesil değil, ilahi bir ahit taşıyan seçkin ve şerefli bir silsile olduğu vurgulanır.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenini incelerken, Arapçadaki "ehl" kelimesiyle etimolojik akrabalığı bulunmakla birlikte, "âl" formunun muhtemelen Aramice üzerinden daha spesifik, hanedanlık veya kutsal soyları niteleyen kültürel bir kullanıma evrildiğini değerlendirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, aile, sülale, hanedan ve etrafında toplanılan topluluk anlamlarına gelen bu kelimenin, ayette Hz. Yakub'un soyundan gelenleri, yani peygamberlik ve vahiy geleneğinin taşıyıcısı olan İsrailoğulları'nın seçkin dini mirasını temsil ettiğini kaydeder.
Ya'kûbe (يَعْقُوبَ)
El-Cevâlîkî, El-Muarrab adlı eserinde bu özel ismin Arapça kökenli olmadığını, yabancı dilden (acemi) Arapçalaştırılmış (muarrab) bir isim olduğunu tespit eder ve Arapça dil kuralları içindeki (gayr-ı munsarif) çekim özelliklerine dikkat çeker.
Arthur Jeffery, ismin etimolojik kökeninin İbranice "Ya'akov" (topuğu tutan / Yahve korur) kelimesine dayandığını doğrular. Kur'an'daki "Ya'kûb" telaffuzunun doğrudan İbraniceden değil, Geç Antik Çağ'daki Hristiyan Süryani (Ya'kûv/Ya'kûb) geleneği ve dil havzası aracılığıyla Arapçaya geçmiş olmasının dilbilimsel olarak daha güçlü bir ihtimal olduğunu belirtir.
Gabriel Said Reynolds, ismin Kur'an metnindeki kullanımının salt bir soyağacı bilgisinden öte, İncil ve Tevrat anlatılarıyla kurulan diyalojik bir metinlerarası ilişki olduğunu savunur. Zekeriya'nın duasında doğrudan Yakub isminin zikredilmesi, talebin İsrailoğulları'nın kurucu atalarıyla (patriarklar) özdeşleşme çabası ve ilahi ahdin (covenant) tarihsel sürekliliğine yapılan teolojik bir atıftır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İbranice kökenli bu ismin, İsrailoğulları'nın atası olan ve Kur'an'da pek çok kez övgüyle zikredilen peygamberin adı olduğunu aktarır. Zekeriya'nın ondan miras kalmasını istediği şeyin, Yakub'un soyuna vaat edilen kutsal emanetler ve dini önderlik makamı olduğunu belirtir.
Vec'alhu (وَاجْعَلْهُ)
İbn Fâris, "c-a-l" kökünün temel olarak bir şeyi yapmak, yaratmak, var etmek, icat etmek ve bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek manalarını içerdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" fiilinin "fiil" ve "sun'" (sanatla yapmak) kelimelerinden daha genel bir anlam çerçevesine sahip olduğunu ifade eder. Bu fiilin bir şeyi sıfırdan yaratmak, bir hüküm vermek veya bir şeye nitelik kazandırmak gibi veçheleri bulunduğunu açıklar. Ayette Zekeriya'nın "onu kıl / yap" şeklindeki yakarışında, kelimenin "onun karakterini, ahlakını ve varoluşunu şu belirli vasfa (rızana) uygun olarak şekillendir" anlamında manevi bir inşa talebi taşıdığını kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kılmak, yapmak ve var etmek manalarındaki fiilin sonuna eklenen "hu" (onu) zamiriyle doğacak olan çocuğa (Yahya) işaret ettiğini belirtir. Burada salt biyolojik bir yaratılış duasından ziyade, çocuğun ahlaki ve manevi donanımına ilahi bir müdahale ve terbiyevi bir lütuf isteğinin formüle edildiğini aktarır.
Rabbi (رَبِّ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün bir şeyin maliki, efendisi olmak ve bir şeyi düzeltip ıslah etmek, koruyup gözetmek anlamlarına geldiğini vurgular.
Râgıb el-İsfahânî, Rabb kelimesinin özünde, bir varlığı başlangıç noktasından alıp derece derece mükemmelliğe (kemal noktasına) ulaştırmak, terbiye etmek manası olduğunu belirtir. Zekeriya'nın burada doğrudan "Rabbim" diyerek seslenmesi, doğacak çocuğun kendi başına bırakılmamasını, Allah'ın bizzat kendi hususi terbiyesi, inayeti ve gözetimi altında büyütülüp ahlaki kemale erdirilmesini talep etmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dini terminolojisinde nida (seslenme) formundaki bu kelimenin, kul ile Yaratıcı arasındaki en mahrem ve doğrudan ontolojik bağı kuran iletişim köprüsü olduğunu belirtir. "Rabbim onu razı olunan kıl" ifadesinde, Allah'ın sadece yaratıcı (Halik) vasfına değil, şekil veren, ahlaklandıran ve şefkatle yöneten mutlak efendi vasfına iltica edilmektedir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sahip, efendi ve terbiye edici anlamlarını barındıran bu ismin, başındaki nida harfi düşmüş (Yâ Rabbi yerine Rabbi) bir formda kullanılmasının duadaki samimiyeti, telaşı ve Allah'a olan hudutsuz yakınlık hissini yansıttığını kaydeder.
Radıyyâ (رَضِيًّا)
İbn Fâris, "r-d-y" kökünün öfke ve kızgınlığın tam zıddı olan bir durumu; hoşnutluğu, kabul etmeyi, rıza göstermeyi ve gönül ferahlığını ifade ettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "rıza" kavramının, nefsin (insanın iç dünyasının) meydana gelen olaylar ve ilahi hükümler karşısında hiçbir itiraz veya sıkıntı duymaması, tatmin olması anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki "radıyy" kelimesi, mübalağa (yoğunluk) bildiren bir formdur ve hem Allah'ın ondan mutlak surette hoşnut olduğu (merdî) hem de onun Allah'ın bütün takdirlerine boyun eğip razı olduğu çift yönlü ve mükemmel bir manevi makamı (makam-ı rıza) işaret eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin Kur'an'daki ahlaki ideali ve insanın varoluşsal zirvesini temsil ettiğini vurgular. Zekeriya'nın halefinde aradığı en üstün nitelik güç, zenginlik veya şöhret değil; varlığı ilahi iradeyle tam bir uyum ve ahenk (senkronizasyon) içinde olan, eylemleriyle ve kalbiyle ilahi sevgiye mazhar olmuş (radıyy) bir karakter yapısıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kendisinden razı olunan, hoşnut kalınan manasındaki bu sıfatın, talep edilen varisin sadece soyu devam ettirecek biyolojik bir oğul olmadığını; ahlakı, ameli, inancı ve teslimiyetiyle Allah'ın katında seçkin ve makbul bir peygamber adayı olması yönündeki derin teolojik beklentiyi özetlediğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla