اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَۚ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَداًۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
Kıyamet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah’ın katındadır; O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez; hiç kimse nerede öleceğini bilemez; ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır”
Gayp Bilgisi Yalnızca Allah Katındadır
Kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah’ın katındadır; O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Bazı rivayetlerde İbn Ömer’in (r.a.) şöyle dediği nakledilir: Resûlullah buyurdu ki: “Gaybın anahtarı beş tanedir ki bunları Allah’tan başkası bilemez”. Akabinde o, bu âyette bildirilen beş durumu saymıştır. Yine Ebû Hureyre Resûlullah’ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Beş şey vardır ki bunları Allah’tan başkası bilemez”. O, sonra kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah’ın katındadır meâlindeki âyeti sonuna kadar okudu. Eğer bu rivayet sahihse durum, onun bildirdiği gibidir. Bu beyan, haber verilen durumların hakikatinin bilinmesi hakkındadır. Yoksa şöyle denilmesi mümkündür: Kişi bu durumları bazı işaretler aracılığıyla bilir. Örneğin yağmurun ne zaman yağacağına dair bilgi gibi. Veya rahimlerdekinin çocuk olup olmadığı, erkek mi kız mı olduğunu, her ne kadar rahimlerdekinin mahiyetini bilemezse de. Örneğin müneccimler bu durumları hesap veya bazı işaretler aracılığıyla bilebilmektedirler. Bu, bildiklerinde onların doğrulukları mânasına gelir. Görmez misin ki İbrahim (a.s.) yıldızlara baktığında “ben rahatsızım dedi”. Yani rahatsızlanacağım. Ebû Bekir es-Sıddîk’in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: [Habîbe] bint Hârice’nin karnındaki bebeğin kız olacağı benim kalbime düşmüştür’. Neticede onun dediği gibi olmuştur. Ebû Bekir’in (r.a.) bunu, kendi kalbine atılmasından dolayı bilmiş olması mümkün değildir. Nitekim Resûlullah (s.a.) kıyametin vaktini bilmemektedir, zira hiç kimse buna muttali değildir. Ancak şöyle denilebilir: Resûlullah’a (s.a.) gökten gelen bir vahiy olmaksızın bir şey hakkında konuşma ve görüş bildirme izni verilmemiştir. Dolayısıyla böyle gelecekten haber vermekle meşgul olmak caiz değildir. Çünkü böylesi meşguliyet, insanın imtihana tâbi tutulduğu birçok şeyi kaybetmesine, kendisine emredilen ve yasaklanan buyrukları terketmesine neden olmaktadır. Veya şöyle de denilebilir: Söz konusu meşguliyet uğursuz saymak, falcılık yapmak, helâl yolun dışındaki vasıtalarla rızkı temin etmek mânasına gelebilir. Bundan dolayı bu tür meşguliyetler yasaklanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Kıyamet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah’ın katındadır. Kıyamet hakkındaki bilgi meâlindeki beyanın kıyâmetin vakti mânasına gelmesi mümkündür. Tıpkı şu İlâhî beyanlar gibi: “Ne zaman gelip çatacak? diye sana kıyâmet saatini sorarlar. De ki: Onun hakkındaki bilgi sadece Rabb’imin katındadır”; “Ne zaman gelip çatacak? diye sana kıyâmeti sorarlar. Sen onun hakkında ne söyleyebilirsin ki! Onun hakkındaki nihaî bilgi Rabb’ine aittir”. Cenâb-ı Hak kıyâmetin vaktinin kimsenin bilgisi dâhilinde olmadığını bildirmektedir. O, Resûlullah’a da “sen ancak ondan korkanları uyarırsın” buyurmuştur. Dolayısıyla bunun dışındaki şeyler ise senin bilgin kapsamında değildir. Kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah’ın katındadır cümlesi şu mânaya da gelebilir: Yani kıyâmetin mahiyeti hakkındaki bilgi O’nun katındadır. Zira O, kıyâmeti ve kıyâmetin korku dolu durumlarını haber vermiş, fakat mahiyetini, sınırlarını ve ölçüsünü bildirmemiştir. Dolayısıyla O, bu durumların bilgisinin ancak kendi katında olduğunu beyan etmiştir.
O, yağmuru yağdırmaktadır. Cenâb-ı Hak yağmuru “ğays” olarak isimlendirmiştir. Yağmuru bu şekilde nitelemesi, insanların hayatta kalmalarına ve dünyevî imkânlarına dayanak teşkil eden gıdalar hakkında yağmurun bereket kaynağı olması anlam itibariyle daha uygundur. Başka bir âyette O, yağmuru rahmet; bir diğerinde bereket kaynağı olarak nitelemiştir. Yağmurun rahmet olarak nitelenmesi, insanların hayatlarının ve bedenlerinin kurtuluşunun onunla sağlanmasından dolayıdır. Bu, rahmetin göstergesidir. Yine O, yağmuru bereket kaynağı olarak nitelemiştir, çünkü her şey yağmur sayesinde gelişmekte ve artmaktadır. Zira bereket, çalışma olmaksızın gelişen ve artan her hayrın ismidir.
O, rahimlerdekini bilmektedir. O, rahimdekinin nutfeden (sperm) alaka (embriyo); alakadan mudğa (bir parçacık et) haline gelme ve bir halden diğerine değişmesini, her bir vakitte ve anda meydana gelen gelişmeyi ve benzeri durumları bilmektedir. Bütün bunları Allah’tan başkası bilemez. Bununla birlikte rahimde çocuğun olduğunu, bunun erkek mi kız mı olduğunu ise Allah’tan başkasının bilmesi mümkündür.
Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez; hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Cenâb-ı Hakk’m bunu, insanlar her durumda ihtiyat, korku ve dikkat halinde olsunlar diye gizlemiş olması mümkündür. Zira eğer onları buna muttali kılsaydı onlar söz konusu zamana kadar kendilerini güvende görecek ve dolayısıyla istedikleri her şeyi yapacaklardı. Bu durumda imtihanın ortadan kalkması söz konusu olurdu. Cenâb-ı Hak bunu onlar için gizlemiştir ki devamlı bir şekilde her zaman ve her durumda ihtiyat, korku ve dikkat halinde olsunlar. En doğrusunu Allah bilir.
Ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.
Müfessirlerin bir kısmı şu hâdiseyi nakletmektedir: Kendisine Vâris b. Amr b. Harise b. Muhârib denilen çöl ahalisinden bir adam, Resûlullah’a (s.a.) gelmiş ve şöyle demiştir: Bizim topraklarımız kurudu, yağmur ne zaman yağacak? Karım hamile kaldı, ne zaman doğuracak? Ben doğduğumu biliyorum, peki nerede öleceğim? Bugün ne yaptığımı biliyorum, peki yarın ne iş yapacağım? Ve kıyamet ne zaman kopacak? Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Muhâribî’nin soruları hakkında bu âyeti indirmiştir: Kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah’ın katındadır. Ondan başkası bilemez. O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Erkek ve kız. Hiç kimse - ister iyi ister kötü biri olsun- yarın ne elde edeceğini bilemez -hayır ve şer olarak-; hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Düz bir yerde mi dağda mı yoksa karada mı denizde mi? Ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. O, bütün bunları bundan dolayı bildirmiştir. Resûlullah (s.a.) “kıyâmet hakkında soru soran nerede?” demiş, Muhâribî de “buradayım” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.) bu âyeti okumuştur.
Yorum
-
İndehu (عِنْدَهُ)
İbn Fâris, a-n-d kökünün Arapçada "bir şeyin yanında bulunmak, huzurunda olmak, yakınlık ve mevcudiyet" manalarına geldiğini belirtir. Bu kelime, mekânsal bir yakınlığı ifade ettiği gibi, mecazi olarak birinin tasarrufunda, otoritesinde veya mülkiyetinde olmayı da kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, "inde" zarfının hem fiziksel hem de soyut aidiyetleri bildirdiğini açıklar. Ayette kıyamet saatinin bilgisinin (ilmu's-sâati) sadece Allah'ın "katında/yanında" (indehu) olduğunun belirtilmesi, bu bilginin mutlak anlamda O'nun inhisarında (tekelinde) bulunduğunu, hiçbir meleğin veya peygamberin bu epistemolojik alana erişiminin mümkün olmadığını ifade eden kesin bir sınır çizgisidir.
İlmu (عِلْمُ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin izi, alameti ve o şeyi diğerlerinden ayıran, bilinebilir kılan belirgin özellik" anlamına geldiğini belirtir. İlim, bir nesnenin veya durumun hakikatini hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde zihinde idrak etmektir.
Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını bir şeyin mahiyetini ve içyüzünü gerçekliğine tam uygun olarak kavramak şeklinde açıklar.
Toshihiko Izutsu, ilim kavramının bu ayetteki gayb (bilinmeyen) bağlamındaki kullanımını tahlil eder. Kur'an'ın bilgi felsefesinde, insanın duyularıyla veya aklıyla ulaşabileceği bir bilgi alanı olduğu gibi, mutlak surette insana kapalı olan ve sadece Allah'a ait olan kozmik bir bilgi alanı da vardır. Kıyametin vaktine dair "ilim", insanın hiçbir bilimsel veya kehanet yöntemiyle keşfedemeyeceği, tamamen ilahi otoritenin kasasında kilitli tutulan ontolojik bir sırdır.
es-Sâati (السَّاعَةِ)
İbn Fâris, s-v-a kökünün "zamanın bir bölümü, bir an ve vakit" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "sâat" kelimesinin mutlak zaman akışı içindeki spesifik ve anlık bir dilimi temsil ettiğini belirtir. Eskatolojik (ahiret eksenli) bağlamda bu kelime, evrenin mevcut fiziksel nizamının aniden, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir "an" (sâat) içinde çökeceği o mutlak sonu, yani kıyameti isimlendirmek için kurumsallaşmıştır.
Arthur Jeffery, kelimenin kökenini Sami dilleri havzasında inceleyerek, "sâat" (apokaliptik an/saat) kavramının Aramice ve Süryanicedeki "şa'thâ" kelimesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu aktarır. Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu monoteizminde, dünyanın sonunu bildiren "o saat" mefhumu çok yaygın bir teolojik semboldü; Kur'an, muhataplarının aşina olduğu bu eskatolojik terimi alarak, onun vaktine dair bilginin sadece Allah'a ait olduğu vurgusuyla tevhid inancını pekiştirmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki psikolojik algısına dikkat çeker. Mekkeli müşrikler için "sâat", gerçekleşmesi imkansız görülen, sürekli alay konusu yaptıkları ve peygamberden alaycı bir dille "ne zaman gelecek?" diye aceleyle istedikleri bir kavramdı. Kur'an, bu kelimeyi kullanarak onun dehşetli aniliğini vurgular ve bilgisinin kimseye verilmemesini ilahi otoritenin mutlaklığına bağlar.
Yunezzilu (يُنَزِّلُ)
İbn Fâris, n-z-l kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere yerleşmek ve konaklamak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tenzîl" (tef'il babında) fiilinin bir şeyi yüksek bir makamdan daha aşağı bir seviyeye, parça parça, aşama aşama ve belli bir nizam içinde indirmek olduğunu tanımlar. Yağmurun "yunezzilu" fiiliyle ifade edilmesi, onun bir anda sel gibi boşalan kaotik bir kütle değil; ilahi bir ölçüyle, yeryüzünün ihtiyacına göre, damla damla ve hayat verecek bir düzenekle indirilmesi sürecini anlatır.
el-Ğayse (الْغَيْثَ)
İbn Fâris, ğ-y-s kökünün "yardım etmek, darda kalana imdat etmek ve kuraklığı bitiren yağmur" manalarına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, Arapçada sıradan yağmura "matar" denilirken, kuraklık ve ümitsizlik anında yağan, yeryüzüne doğrudan hayat ve insanlara ferahlık veren faydalı yağmura "ğays" denildiğini belirterek iki kelime arasındaki hayati farkı çizer. "Matar" kelimesi Kur'an'da genellikle azap ve helak bağlamında (taş yağmuru vb.) kullanılırken, "ğays" her zaman ilahi bir kurtarış ve mutlak bir nimettir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, yağmurun (ğays) ne zaman ve nereye yağacağı bilgisinin "Mugayyebât-ı Hamse" (beş bilinmeyen şey) kapsamında değerlendirildiğini belirtir. Modern meteoroloji yağmurun fiziksel şartlarını önceden tahmin edebilse de, yağmurun yeryüzüne bir "hayat/imdat" (ğays) olarak ilahi irade tarafından takdir edilmesi ve bunun kozmik kaderi, sadece Allah'ın bilgisindedir.
el-Erhâmi (الْأَرْحَامِ)
İbn Fâris, r-h-m kökünün "şefkat, acıma, merhamet ve kadının rahmine (döl yatağına)" karşılık geldiğini ifade eder. Anne karnındaki o karanlık ve korunaklı bölgeye "rahim" denilmesi, bebeğin orada kusursuz bir şefkat, beslenme ve koruma çemberi (merhamet) içinde gelişmesinden ileri gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "erhâm" (rahimler) kelimesinin biyolojik kuluçka merkezini ifade ettiğini belirtir. Allah'ın rahimlerde olanı bilmesi, sadece bebeğin cinsiyetini bilmek gibi basit bir biyolojik tahmin değildir; o varlığın fıtratını, yeteneklerini, ömrünü, ahlaki eğilimlerini ve dünyadaki varoluşsal serüvenini kuşatan mutlak ontolojik bilgidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve tasavvufi derinliğine odaklanır. Rahim, dış dünyaya, ışığa ve insan gözüne mutlak surette kapalı olan, varoluşun en gizemli, en karanlık ve en mahrem alanıdır. Kur'an, insanın yaratılışındaki bu erişilmez sır odasını "erhâm" kelimesiyle vurgulayarak, ilahi ilmin hiçbir fiziksel veya biyolojik perdeyi tanımayan o mutlak nüfuziyetini (kapsayıcılığını) muhatabın hislerine nakşeder.
Tedrî (تَدْرِي)
İbn Fâris, d-r-y kökünün "bir şeyi hileyle, çabayla, avlanarak veya ince ipuçlarını takip ederek öğrenmek" manasına geldiğini belirtir. Avcının avını yakalamak için gizlenmesine de "dirve" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "dirâyet" kavramını, doğrudan ve apaçık olan bir bilgiyi değil, insanın kendi gayreti, zekası, tecrübesi ve çıkarımları (akıl yürütmesi) vasıtasıyla ulaştığı dolaylı bilgiyi elde etmek olarak tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilemez/kestiremez" (mâ tedrî) ifadesinin psikolojik sarsıcılığına dikkat çeker. "Tedrî" fiilinin kullanılması, insanın geleceği öngörebilmek için yaptığı tüm planların, istatistiklerin, sezgilerin ve akıl yürütmelerin (dirâyet) ilahi kader karşısında nasıl iflas ettiğini gösterir. İnsan geleceği "avlamak" veya "çözmek" ister, ancak zamanın perdesi arkasındaki hiçbir eylemi kendi çabasıyla bilemez.
Teksibu (تَكْسِبُ)
İbn Fâris, k-s-b kökünün "bir şeyi çalışarak elde etmek, toplamak, kazanmak ve eyleme geçerek bir fayda sağlamak" anlamlarına geldiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "kasb" kavramının Kur'an'ın insan tasavvurundaki eylem (amel) ve sorumluluk ilişkisinde oynadığı role değinir. Kasb, insanın iradesini kullanarak dünyevi veya uhrevi bir karşılık üretmesidir. Ayette "hiçbir nefsin yarın ne kazanacağını (ne teksib edeceğini) bilememesi", insanın yeryüzündeki eyleyici gücünün (iradesinin) ve hırslarının sınırını çizer. İnsan çabalar (kesb eder) ama sonucun ne olacağı, rızkın veya eylemin akıbetinin kendisine ne getireceği mutlak olarak Allah'ın takdirine bağlıdır.
Ğaden (غَدًا)
İbn Fâris, ğ-d-v kökünün "sabahın erken vakti, ertesi gün ve çok yakın gelecek" manalarına geldiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, "yarın" (ğad) kavramını zaman felsefesi üzerinden tahlil eder. "Yarın", henüz varlık sahasına çıkmamış, insanın sadece zihninde planladığı, mutlak bir potansiyel ve ontolojik bir boşluktur. İnsan, egosunun verdiği kibrin bir sonucu olarak "yarını" kendi mülkiyetinde ve kontrolünde sanır. Oysa Kur'an, "ğaden" kelimesini mutlak bir bilinmezlik kutusuna koyarak, insanın zaman üzerindeki sahte tahakkümünü paramparça eder; insan bir saniye sonrasına dahi ontolojik olarak hakim değildir.
Temûtu (تَمُوتُ)
İbn Fâris, m-v-t kökünün "hayatın zıddı olarak canlılığın son bulması, bedenin hareketsiz kalması ve sükunet" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mevt kavramını ruhun bedeni terk etmesi, insanın duyusal idraklerinin ve biyolojik işlevlerinin tamamen sona ermesi olarak açıklar. "Hangi yerde öleceğini" (bi-eyyi ardın temûtu) bilmemek, ölümün sadece zaman olarak değil, mekansal olarak da insanın kontrolünün tamamen dışında olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, ölüm kavramını Cahiliye zihniyetindeki fatalizm (kadercilik) ile Kur'an'ın ilahi irade algısı arasındaki çatışma ekseninde okur. Cahiliye Arabı için ölüm (mevt), kör ve sağır olan zamanın (Dehr'in) anlamsızca ve rastgele vurduğu trajik bir pusudur. Kur'an ise bu ayetteki ölüm gerçeğini tesadüf olmaktan çıkarır; insanın nerede ve nasıl öleceği bilgisini rastgeleliğe değil, "Alîm" ve "Habîr" olan Allah'ın kasıtlı, kusursuz ve hikmetli ilmine (ezeli bilgisine) bağlayarak ölümü anlamsızlıktan kurtarır.
Alîmun (عَلِيمٌ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini ve izini belirgin kılan bilgi" manasına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "Alîm" ismini, eşyanın hem dış yüzeyini hem de en görünmez kısımlarını, cüzlerini ve bütününü aynı anda, hiçbir eksiklik barındırmadan idrak eden mutlak ilahi bilgi olarak tanımlar. Bu ayetin bağlamında Alîm sıfatı; kıyametin vaktini, yağmurun düşeceği yeri, rahimlerdeki o karanlık sırrı, yarınki kazanımları ve ölümün mekânını eksiksiz bilen yegane bilincin Allah olduğunu tesciller.
Habîrun (خَبِيرٌ)
İbn Fâris, h-b-r kökünün "bir şeyin sadece dışını değil, görünmeyen içsel hakikatini, gizli kalmış tarafını ve kökünü bilmek" anlamına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin kapanışındaki "Alîm" ve "Habîr" isimlerinin birlikteliğinin (tenasübünün) kelami ve eskatolojik zirvesini tahlil eder. Beş bilinmeyeni (Mugayyebât-ı Hamse) sayan ayetin sonunda bu iki sıfatın gelmesi kusursuzdur. Allah, evrenin ve zamanın genel akışını genel bir bilgiyle (Alîm) bildiği gibi; insanın yarın kalbinden geçecek olan ince bir niyeti, rahimdeki bebeğin genetik dizilimini veya kişinin ıssız bir çölde vereceği son nefesin o gizli, detaylı ve saklı anını da mutlak bir iç-bilgiyle (Habîr) bilir. Bu iki isim, insanın evrendeki kibrini sıfırlayan ve onu her şeyi kuşatan yaratıcısına teslim olmaya mecbur bırakan son ontolojik mühürdür.
Yorum
Yorum