Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Lokman Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Lokman Sûresi, 33. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْماً لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاًۜ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠ وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekum vaḣşev yevmen lâ yeczî vâlidun ‘an veledihi velâ mevlûdun huve câzin ‘an vâlidihi şey-â(en)(c) inne va’da(A)llâhi hakk(un)(s) felâ teġurrannekumu-lhayâtu-ddunyâ velâ yeġurrannekum bi(A)llâhi-lġarûr(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Ey insanlar! Rabb’inize saygısızlıktan sakının; hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun. Allah'ın vâdi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o, yoldan çıkarıcı da (şeytan) Allah hakkında sizi ayartmasın.

      Ey insanlar! Rabb’inize saygısızlıktan sakının. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Rabb’inizin sizin üzerindeki hakkına dair O’ndan sakının ve bu hakkı yerine getirin. Veya Rabb’inize karşı gelmekten ve mâsiyetten sakının. Veya Rabb’inizin cezalandırmasından ve azabından sakının. Bununla birlikte sakınma emri mümin ve kâfir açısından farklılık arzeder. Kâfir için şirkten ve Allah’tan başkasına tapmaktan sakının demektir. Mümin için ise size emrettiği ve yasakladığı her şeyde Allah’a karşı gelmekten sakının demektir. Veya şu an Allah’tan başkasına tapmaktan ve şirkten sakının.

      Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun. Cenâb-ı Hak böylece âhirette, insanların bu dünyada birbirlerine olan yakınlıkları aracılığıyla birbirlerinden beklenti ve ümitlerinin kesileceğini, bu dünyada bir kısmının diğerlerinden elde ettikleri yararların ortadan kalkacağını bildirmiştir. O, âhiret hayatında, bugünün dehşetinden ve herkesin kendi canıyla meşgul olmasından dolayı, bütün bunların ortadan kalkacağını bildirmektedir. Öyle ki hiç kimse arkadaşına fayda sağlayamayacaktır. Özellikle evlâdın babasına, babanın da evlâdına fayda sağlayamayacağı bildirilmiştir ki aslında bunlardan birinin kalbi, ötekine bir kötülüğün ilişmesine dayanamaz ve bütün gücüyle bu kötülüğü ondan gidermemeye sabredemez. Bu durum, onlarda yaratılan şefkat ve sevgiden dolayıdır. Ayrıca Cenâb-ı Hak, herkesin kendi canıyla meşgul olmasından ötürü bunlardan birinin diğerine fayda sağlayamayacağını bildirmiştir. Bu çerçevede Resûlullah’ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Her türlü nesep ve bağ kesilir, benim nesebim ve bağım hariç”. Onun nesebi bizi davet ettiği ve bize öğrettiği dinidir. Onun bağı ise kıyamet günündeki şefaatidir. Her türlü nesep ve bağ o gün kesilecek bu ikisi ise devam edecektir. Zira dinine tutunan kimseye eksik yaptığı ve aşırıya gittiği davranışlarında kıyamet günü Resûlullah şefaatçi olacaktır. Fakat onun dinini kabul etmeyen ve davet ettiği dinine icabet etmeyen kimse için bu iki durumdan biri ve diğer nesep ve bağlardan hiçbiri olmayacaktır. Bunların hepsi kesilecektir. Tıpkı şu ilâhı beyanda belirtildiği gibi: “Aralarındaki bağlar kopmuştur”. Bazıları şöyle demiştir: Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği bir günden korkun. Bu beyan kâfirler hakkında nâzil olmuştur. Müminlere gelince âhiret hayatında onlarda baba oğluna, oğul da babasına yarar sağlar. Baba oğluna amelinin fazlasından verir. Aynı şekilde evlat da babasına verir. Tıpkı şu İlâhî beyan gibi: “Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz”. En doğrusunu Allah bilir.

      Âyette geçen “lâ yeczî” kelimesi bir yarar sağlamaz demektir. “Cezâ, yeczî, cezâen, fe huve câzin”, yani fayda verdi. Yine “eczâ yüczî” kalıbı da bunun gibidir. Eczeenî kezâ, bana yetti demektir. İbn Kuteybe de böyle demiştir. Yine o şöyle demiştir: Yoldan çıkarıcı. Âyette geçen “ğarûr” beyanı “ğayın” harfinin nasbedilmesiyle şeytan mânasına gelir. “Ğurûr” şeklinde “ğayın” harfinin ötreli kılınmasıyla geçersiz mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’ın vâdi gerçektir. Onların birbirinden umudunun kesileceğine ve ümitsizliğe düşeceklerine dair vâdi. Veya kıyametin kopacağı ve bunun kesinlikle meydana geleceğine dair bildirdiği haber. Veya bu beyan sevap ve ceza hakkındadır.

      Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Bu beyanın iki manaya gelmesi muhtemeldir. Bu, hakikat ve benzetme (temsil) yapılması manasına göre anlaşılabilir. Hakikat mânası şöyledir: Yani dünya hayatı ve zevkleri sizi Allah’ı anmaktan ve âhirete hazırlık yapmaktan sizi meşgul etmesin ve bunlardan alıkoymasın. Siz bunlarla aldanmayın. Zira dünya hayatı Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği gibi oyun ve eğlencedir: “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir”. Bu size göre böyledir. Çünkü onlara göre dünya hayatı, âhiret için değil, kendisi için var edilmiştir. Dolayısıyla onların bakış açısına göre oyun ve eğlencedir. Bizim bakış açımıza göre ise dünya asılsız bir şey değil, aksine bir gerçekliğe sahiptir. Çünkü dünya hayatı, âhiret için ve oraya yetecek miktarda bir geçim kaynağı olarak yaratılmıştır. Benzetme mânasına göre bu İlâhî beyanın yorumu şudur: Cenâb-ı Hak aldatma fiilini dünya hayatına nispet etmiştir. Çünkü görünen güzelliği ve süsün yanı sıra sevinç ve lezzetini ortaya koyması bakımından dünya hayatı; şayet temyiz gücü, akıl, anlayış ve süsleyip güzelleştirme imkânı olan bir konumu olsaydı insanları aldatırdı. Buna göre zâhiri bakımından dünya hayatının ortaya çıkardığı durumlar, benzetme (temsil) mânasıyla bir aldatmadır. Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği bu durum, nehiy mânasında da olabilir. Yani dünya hayatıyla ve ondaki şevkler sebebiyle aldanmayın. En doğrusunu Allah bilir.

      O, yoldan çıkarıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi ayartmasın. Denildi ki: Yoldan çıkarıcıdan maksat şeytandır. Yani o, sizi ayartmasın. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Muhakkak ki Allah cömert ve merhametlidir, size azap etmez. Veya O, şöyle buyurmaktadır: Muhakkak ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, O, her şeye kadirdir. O, kendi zatına dönük bir ihtiyaçtan dolayı bir şeyi size emretmez ve yasaklamaz. Zira dünya hayatında emreden ve yasaklayan kimse başkasına muhtaç olan kimsedir. Zengin ise emrederek bir şey talep etmez. Veya buna benzer yorumlar dile getirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3192

        #4
        en-Nâsu (النَّاسُ)

        İbn Fâris, ü-n-s kökünün Arapçada "yabaniliğin zıddı olarak alışmak, yakınlık duymak, toplu halde yaşamak ve sosyalleşmek" manalarına geldiğini belirtir. Bu kelime, doğası gereği tek başına yaşayamayan, birbirine muhtaç ve ünsiyet kuran varlığı temsil eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nâs" kelimesinin hem "ünsiyet" (toplumsallaşma) hem de "nisyan" (unutkanlık) kökünden gelebileceğini ifade eder. Ayetin doğrudan "Ey insanlar" (Yâ eyyuhen-nâsu) hitabıyla başlaması, uyarının sadece inananlara değil, fıtratında unutkanlık ve gaflet barındıran tüm beşeriyete yönelik evrensel bir çağrı olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, bu hitap formunu Kur'an'ın antropolojik devrimi olarak tahlil eder. Cahiliye toplumundaki dar kabileci kimliklerin yerine, tüm insanlığı aynı ontolojik zeminde (insan olma paydasında) toplayan bu hitap, muhatabı sosyal statüsünden sıyırıp doğrudan yaratılış gerçeğiyle yüzleştirir.

        İttekû (اتَّقُوا)

        İbn Fâris, v-k-y kökünün "bir şeyi dışarıdan gelecek zararlara karşı korumak, araya bir engel koyarak onu muhafaza etmek" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını, nefsi günahlardan ve ilahi azaba sebep olacak eylemlerden korumak, aklın ve şeriatın sınırları içine girerek ahlaki bir zırh kuşanmak olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, takva kavramının semantik dönüşümünü inceler. Cahiliye'de kişinin kibrini ve fiziksel gücünü koruması (hamiyet) esas iken; Kur'an "ittekû" emriyle insanı mutlak Yaratıcı karşısında haddini bilmeye ve eskatolojik bir sorumluluk bilinciyle hareket etmeye davet eder. Bu, kaotik bir pervasızlıktan ahlaki bir iç disipline geçiştir.

        Vahşev (وَاخْشَوْا)

        İbn Fâris, h-ş-y kökünün "korkmak, çekinmek ve ürpermek" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" kavramını sıradan bir korkudan (havf) ayırır. Haşyet, tehlikenin büyüklüğünden ziyade, korkulan makamın yüceliğini ve azametini bilmekten kaynaklanan derin bir saygı ve ürpertidir. Bu yüzden "haşyet" ancak bilgi (ilim) ile mümkündür. Kıyamet gününden haşyet duyulmasının istenmesi, o günün mutlak adalet tecellisi olduğuna dair derin bir kavrayışı imler.

        Yevmen (يَوْمًا)

        İbn Fâris, y-v-m kökünün "zamanın bir bölümü, güneşin doğuşundan batışına kadar olan vakit" anlamına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette "yevm" kelimesinin belirsiz (nekra) formda gelmesinin (yevmen) "tehvîl" (dehşet ve korku verme) amacı taşıdığını aktarır. Bu, bilinen sıradan bir takvim günü değil; zamanın ve mekânın altüst olacağı, dehşeti tasavvur edilemez olan o büyük "Hesap Günü"dür.

        Lâ yeczî (لَّا يَجْزِي)

        İbn Fâris, c-z-y kökünün "bir şeyin bedelini ödemek, karşılık vermek, birinin yükünü hafifletmek veya onun yerine geçmek" anlamlarına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramını bir eylemin tam ve eksiksiz karşılığının verilmesi olarak tanımlar. "Lâ yeczî" (bedel ödeyemez) ifadesi, ahiretteki mutlak bireyselliği vurgular; kimsenin bir başkasının ahlaki veya ontolojik borcunu üstlenemeyeceğini gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili kabile asabiyetinin çöküşü olarak tahlil eder. Cahiliye'de kabile, bireyin suçunu ve diyetini üstlenirken; bu ayet, ilahi mahkemede kabile dayanışmasının ve vekaletin geçersiz olduğunu, her nefsin kendi yüküyle baş başa kalacağını ilan eder.

        Vâlidun / Veledihî (وَالِدٌ / وَلَدِهِ)

        İbn Fâris, v-l-d kökünün asıl manasının "doğurmak, nesil vermek ve bir varlığın başka bir varlıktan meydana gelmesi" olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, baba (vâlid) ve çocuk (veled) arasındaki biyolojik bağın ahiretteki kopuşunu ontolojik bir yalnızlık olarak okur. Dünyadaki en sarsılmaz şefkat bağı olan bu ilişki, kıyametin dehşeti karşısında işlevsizleşir. Bu, insanın tüm dünyevi aidiyetlerinden soyunup tekil bir kul olarak Allah'ın huzuruna çıkışının felsefi tasviridir.

        Va'dallâhi (وَعْدَ اللَّهِ)

        İbn Fâris, v-a-d kökünün "gelecekte gerçekleşecek bir durumu taahhüt etmek, söz vermek" anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Allah'ın vaadi" (va'dallâh) tamlamasının, dirilişin bir ihtimal değil, mutlak kudret tarafından verilmiş ve gerçekleşmesi zorunlu olan ontolojik bir söz olduğunu tescil ettiğini belirtir.

        Hakkun (حَقٌّ)

        İbn Fâris, h-k-k kökünün "bir şeyin sabit, sağlam, değişmez ve kaçınılmaz olması" anlamına geldiğini belirtir. Şüphenin ve yalanın (bâtılın) tam zıddıdır.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Allah'ın vaadiyle yan yana gelmesinin, ahiret gerçeğinin sadece dini bir inanç değil, varlığın sarsılmaz bir kanunu olduğunu gösterdiğini vurgular.

        el-Hayâtu ed-Dunyâ (الْحَيَاةُ الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, d-n-v kökünden gelen "dünya" kelimesinin "alçaklık, yakınlık ve basitlik" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dünya hayatını ahirete göre daha "yakın" ve geçici olduğu için bu isimle anıldığını açıklar. "Sakın sizi aldatmasın" (felâ teğurrannekum) uyarısı, insanın yakın olanın cazibesine kapılıp ebedi olanı unutma eğilimine yapılan bir psikolojik müdahaledir.

        el-Ğarûru (الْغَرُورُ)

        İbn Fâris, ğ-r-r kökünün "farkında olmadan birini tehlikeye atmak, aldatmak, boş hayallere sürüklemek ve gaflete düşürmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Ğarûr" kelimesinin mübalağa kalıbı olduğunu ve insanı en çok, en sistemli ve en sinsi şekilde aldatan "Şeytan"ı veya dünya metaını ifade ettiğini açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ğarûr kavramını insanın kendi kibriyle perdelenmesi olarak tahlil eder. Şeytan veya dünya, insanı "Allah'ın affına güvendirerek" (bi-llâhi) aldatır. Bu, dini duyguların sömürülerek sorumluluk bilincinin yok edilmesi halidir. Ayet, insanın en zayıf noktasını—ilahi merhameti bir sorumsuzluk mazereti yapma eğilimini—ifşa ederek ahlaki uyanışa çağırır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X