Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Lokman Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Lokman Sûresi, 32. Ayet

    وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ ġaşiyehum mevcun ke-zzuleli de’avû(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne felemmâ neccâhum ilâ-lberri feminhum muktesid(un)(c) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ kullu ḣattârin kefûr(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Dalgalar onları koyu gölgeler gibi sardığında dini Allah'a özgü kılarak O’na yakarırlar; Allah kendilerini sağ salim karaya çıkardığında ise içlerinden bir kısmı ortada kalır. Hıyanete gömülmüş nankörler topluluğundan başkası âyetlerimizi inkâr etmez."

      Dalgalar onları koyu gölgeler gibi sardığında. Bazıları şöyle demiştir: Gölgeler gibi. Yani dağlar gibi. Bazıları şöyle demiştir: Gölgeler gibi. Bu, suyun çokluğundan ve büyüklüğünden meydana gelen siyahlıktır. Denildi ki: Dalga geminin üstünde karanlık gibi durmaktadır. Burada bildirilen gölgelerin hakikat anlamında değil, benzetme mânasında olması mümkündür. Buna göre bu, onların dine dair şaşkınlıklarından kinâyedir. Tıpkı şu İlâhî beyan gibi: ‘‘Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir; birbiri üzerinde karanlıklar! Elini çıkarsa neredeyse onu göremeyecek”. Dolayısıyla buna, hakikat mânası değil benzetme yapılması anlamı verilmelidir. Cenâb-ı Hak, onların dine dair şaşkınlıklarını haber vermektedir. İlki de bu mânadadır. Ebû Avsece şöyle demiştir: Gölgeler gibi. Yani kendisiyle gölgelendiğin nesne, “ez-Zulletü” bulut demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Gölgeler gibi. Bu beyanda geçen bu ifade, “zulle” kelimesinin çoğuludur. O, bundan bir kısmının diğer kısmın üzerinde olduğu ve çokluğundan dolayı oluşan siyahlığı murat etmiştir. Denizlerde de dalgalarından dolayı gölgeler bulunmaktadır. Yine âyette geçen “el-Hattâr” kelimesi aldatan demektir. “Hatru” en kötü ve en şiddetli aldatma demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: “el-Hattâr” aldatan yalancı demektir. Denilir ki: Bunun kullanımı “hatera, yahturu, hatran fe huve hâtirun” şeklindedir.

      Müfessirler bu âyetin inkârcılar hakkında olduğunu söylemiştir. Onlar, denizlerde musibetler ve sıkıntılarla karşılaştıkları zaman helâk olma korkusu arttığında yalnızca Allah’a dua ediyor ve dini O’na has kılıyorlardı. Çünkü müslümanlar, her durumda yalnızca O’na dua etmekte ve dini O’na has kılmaktadırlar. Dolayısıyla bu âyet onlar hakkındadır.

      Allah kendilerini sağ salim karaya çıkardığında ise içlerinden bir kısmı ortada kalır. Bazıları şöyle demiştir: İçlerinden bir kısmı ortada kalır. Diliyle güzel söyler, kalbiyle ise inkârcı olur. Bazıları şöyle demiştir: İçlerinden bir kısmı ortada kalır. Yani adil olur. Yani sıkıntılı zamanlarda bulunduğu hal olan iman ve ihlas üzere kalmaya devam eder, inkâra dönmez. Bazıları şöyle demiştir: İçlerinden bir kısmı ortada kalır. “Muktesıd”, mutedil ve adaletli demektir. Bu, belirttiğimiz durumdur. En doğrusunu Allah bilir.

      Hıyanete gömülmüş nankörler topluluğundan başkası âyetlerimizi inkâr etmez. Denildi ki: “el-Hattâr” kelimesi aldatan demektir. Bazıları şöyle demiştir: “el-Hattâr”, aldatmada en ileri seviyeye ulaşmış kimse demektir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3192

        #4
        Ğaşiyehum (غَشِيَهُمْ)

        İbn Fâris, ğ-ş-y kökünün "bir şeyi tamamen örtmek, kaplamak, üzerine çöküp sarmak ve gizlemek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğaşâve" kelimesini gözü, bilinci veya fiziksel bir nesneyi perdeleyen örtü olarak tanımlar. Dalganın insanları kaplamasını anlatan "ğaşiyehum" fiili, suyun sadece etrafı sarmasını değil; her yönden kuşatarak ufku, görüşü ve kaçış ihtimalini tamamen kapatan, insanın üzerine çöken dehşetli bir kuşatılmışlık halini ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki edebi ve psikolojik tasvir gücüne odaklanır. Dalganın insanın üzerine gelmesi sadece ıslatan fiziksel bir temas değil, karanlık ve ağır bir kefen gibi insanın üzerine kapanarak nefes almayı, bilinci ve umudu tamamen "örtmesi" (ğaşiye) hissi olarak kurgulanmış ve muhatabın hislerine doğrudan aktarılmıştır.

        Mevcun (مَوْجٌ)

        İbn Fâris, m-v-c kökünün "suyun dalgalanması, çalkalanması, bir şeyin birbiri ardına gelerek kabarması ve karışması" anlamlarına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, mevj kelimesini suların üst üste binerek yükselmesi ve şiddetli bir şekilde hareket etmesi olarak açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, denize ve denizciliğe çok aşina olmayan bir çöl toplumuna (Mekkelilere) hitap eden Kur'an'ın bu metaforu kullanmasındaki etkiye dikkat çeker. Çöl insanı için okyanus ve fırtına (dev dalgalar), insanın gücünün tamamen sıfırlandığı, hiçbir bedensel yeteneğin veya kabile dayanışmasının işe yaramadığı en kaotik ve kontrol edilemez doğa olayıdır. Dalga, mutlak çaresizliğin ontolojik bir sembolü olarak seçilmiştir.

        Kez-zuleli (كَالظُّلَلِ)

        İbn Fâris, z-l-l kökünün "gölge yapmak, güneşi veya ışığı engelleyen bir örtü oluşturmak" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulle" kelimesini, üstten gölge yapan, insanı sıcaktan koruyan çadır, tente veya yoğun bulut kütlesi olarak tanımlar. Dağlar gibi yükselen dalgaların, gökyüzünü kapatarak devasa bir gölgelik (zulle) gibi insanların üzerine çökmesi benzetmesi bu kökten gelir.

        Toshihiko Izutsu, bu benzetmedeki (teşbih) psikolojik sarsıcılığı ve ironiyi tahlil eder. Gölgelik (zulle), kavurucu çöl hayatında normalde insanı rahatlatan, sığınılacak bir nimettir. Ancak denizdeki fırtına sahnesinde, üst üste binmiş karanlık suların "gölgelikler/çadırlar gibi" insanın üstüne kapanması, nimeti mutlak bir felaket ve boğulma tasvirine dönüştüren, zıtlıklarla örülü muazzam bir retorik şoktur.

        Deavü (دَعَوُا)

        İbn Fâris, d-a-v kökünün "birini çağırmak, seslenmek, talep etmek ve feryat etmek" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, dua eylemini bir varlığı yardıma çağırmak, ondan ontolojik bir müdahale beklemek olarak açıklar. Fırtına anındaki bu dua, törensel ve ezberlenmiş bir ritüel değil; ölümün kıyısındaki insanın, sahte ilahları aradan çıkarıp doğrudan mutlak güce (Allah'a) yönelttiği varoluşsal bir imdat çığlığıdır.

        Muhlisîne (مُخْلِصِينَ)

        İbn Fâris, h-l-s kökünün "bir şeyin arınması, saflaşması, içine karışan her türlü yabancı ve kirli maddeden kurtulup özüne dönmesi" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihlas" kavramını, inancı ve ameli her türlü şirkten, dünyevi beklentiden, gösterişten ve sahte ilahlardan temizleyerek tamamen pürüzsüz bir şekilde sadece Allah'a yöneltmek olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, ihlas kelimesini Cahiliye şirki bağlamında psikolojik bir eşik olarak inceler. Müşriklerin günlük inanç dünyası (şirk) karmakarışıktır; ağaçlar, putlar, melekler ve şefaatçilerle doludur. Ancak dev dalgalar (ölüm tehlikesi) ufku kapattığında bu karmaşık panteon bir anda çöker. İnsan doğası (fıtrat), panik anında bütün o sahte aracıları zihninden siler atar; dini "saflaştırarak" (muhlisîne) doğrudan tek ve mutlak Yaratıcı'ya kilitlenir. Bu an, şirkin geçersizliğini bizzat müşriğin fıtratına onaylatan bir yüzleşmedir.

        Neccâhum (نَجَّاهُمْ)

        İbn Fâris, n-c-v kökünün "yüksek ve güvenli bir yere çıkmak, tehlikeden kurtulmak, selamet bulmak" anlamlarına geldiğini aktarır. Sel seline kapılmayan yüksek tepelere de bu yüzden "necv" denilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "necat" fiilini, insanın ölümcül bir felaketten sıyrılıp zarar görmeyeceği güvenli bir zemine (kurtuluşa) ulaşması olarak açıklar. Allah'ın onları denizden kurtarması, sadece fiziksel bir tahliye değil, onların feryadına ve o anlık ihlaslarına ilahi bir rahmetle (kurtarışla) cevap verilmesidir.

        el-Berri (الْبَرِّ)

        İbn Fâris, b-r-r kökünün "genişlik, açıklık, sükunet ve karanın suya karşı olan enginliği" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kara parçasını (el-berr), deniz (bahr) kelimesinin ontolojik zıddı olarak tanımlar. Denizdeki dalgaların kaotik değişkenliğine ve yutan yapısına karşı karanın "sabitliği, ağırlığı ve duruluğu", ilahi kurtarışın (necat) somutlaştığı fiziki mekandır.

        Dücane Cündioğlu, deniz ve kara (bahr ve berr) ikiliğini insanın ontolojik ikiyüzlülüğü üzerinden felsefi bir boyutta tahlil eder. Denizdeki fırtınada ve ölüm korkusunda pürüzsüzleşen ve saflaşan (ihlas) inanç, ayağın sağlam ve güvenli olan "karaya" (el-berri) basmasıyla birlikte anında çözülür. Cündioğlu'na göre kara, insanın sahte bir tanrılık (otonomi) kurguladığı, ölüm korkusunun geçmesiyle birlikte yaratıcısını unutup yeniden şirke (kibre) döndüğü güvenlik alanının felsefi sembolüdür.

        Muktesidun (مُقْتَصِدٌ)

        İbn Fâris, k-s-d kökünün "bir hedefe doğru ve düzgün gitmek, aşırılıklardan uzak durup orta yolu bulmak ve dengelemek" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "iktisad" eden kişiyi, ifrat (aşırılık) ile tefrit (eksiklik) arasında itidalli, ortalama ve temkinli davranan kimse olarak açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki ironik ve psikolojik anlamına odaklanır. Karaya çıkanlardan bazılarının "orta yollu" (muktesid) kalması, aslında övgüye değer bir durum değil, teolojik bir eleştiridir. Denizde "sırf Allah'a yönelen" (ihlas) o mutlak ve saf inanç, tehlike geçtikten sonra pörsümüş; kişi şükür ile nankörlük, tevhid ile şirk arasında tereddütlü, gevşek, pragmatist ve yarı inançlı bir "orta duruma" (muktesid) gerilemiştir.

        Yec'hadu (يَجْحَدُ)

        İbn Fâris, c-h-d kökünün "bir şeyi bilerek, kasten ve inatla inkar etmek" anlamına geldiğini belirtir. Bu kelime, bilgisizlikten doğan bir inkarı değil, bilginin üzerine örtülen kasıtlı bir reddi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "cühûd" fiilini, kalbin kesin olarak bildiği ve doğruluğuna şahit olduğu bir gerçeği, dil ile yalanlamak ve eylemle reddetmek olarak açıklar. Denizde Allah'ın kurtarıcılığını bizzat tadan kişinin karaya çıkınca O'nun ayetlerini inkar etmesi, ontolojik bir körlükten değil, tamamen ahlaksızca bir inattan (cühûd) kaynaklanır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cühûd kelimesinin kelami ve psikolojik boyutunu tahlil eder. Bu fiil, hakikati gördüğü ve içselleştirdiği halde, nefsinin kibrine, dünyevi statüsüne veya atalarının geleneğine yenik düşerek gerçeği tersyüz eden muannit (inatçı) bir inkarcı profilini çizer.

        Hattârin (خَتَّارٍ)

        İbn Fâris, h-t-r kökünün "ahdi bozmak, verilen sözden dönmek, gaddarlık yapmak ve ihanet etmenin en çirkin, en şiddetli hali" manasına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hattâr" kelimesini, ihaneti çok olan, sözünde durmayan ve ahde vefasızlığın zirvesine ulaşan kişiyi tanımlayan bir mübalağa (aşırılık) kalıbı olarak belirtir. Denizdeki tehlike anında Allah'a yalvarıp sadece O'na kulluk edeceğine dair fıtri bir söz (ahd) veren kişinin, karaya çıkınca bu sözden dönmesi en büyük ontolojik ihanettir.

        Toshihiko Izutsu, hattâr kavramını Cahiliye ahlakı bağlamında analiz eder. Kabile hayatında "ahde vefa" en kutsal erdem, "sözü bozmak/gaddarlık" (hatr) ise insanı toplumdan dışlayan en iğrenç suçtur. Kur'an, müşriklerin Allah'a karşı sergiledikleri bu inanç dönekliğini, kendi ahlak sistemlerindeki en ağır etik suç olan "hattâr" (aşırı gaddar/hain) kelimesiyle mahkum ederek, onları kendi değer yargılarıyla vurur.

        Kefûrin (كَفُورٍ)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, nimetin ve iyiliğin üzerini kapatmak" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kefûr" kelimesinin nankörlükte ileri giden (mübalağa), kendisine yapılan iyilikleri (denizden kurtarılma nimetini) tamamen silip atan ve sistematik olarak inkar eden kişi anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışındaki "hattâr" ve "kefûr" ikilemesinin ahlaki ve ontolojik ağırlığına değinir. Allah'ın ayetlerini (kurtarışını) bilerek inatla reddeden (cühûd) kişi, aslında yaratıcısına karşı eşzamanlı iki ağır suç işler: Birincisi, denizde verdiği sözden dönerek fıtratına karşı "gaddar/hain" (hattâr) olur; ikincisi ise, kendisine bahşedilen hayat nimetinin üstünü örterek mutlak "nankör" (kefûr) olur. Bu iki sıfat, tehlike anında ortaya çıkan saf inancın (ihlas) tam zıddı olan şirkin en yıkıcı, en dönek ve en pragmatist psikolojik haritasını çizer.

        Yorum

        İşleniyor...
        X