اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
"Görmez misin, varlığının kanıtlarından bir kısmını size göstersin diye denizde gemiler Allah'ın lütfuyla nasıl yüzüp gidiyor! Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için açık işaretler vardır."
Görmez misin, denizde gemiler Allah’ın lütfuyla nasıl yüzüp gidiyor. Cenâb-ı Hak başka âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Gemiler buyruğu ile yüzsün diye”; “Güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü sırada...”. “Güzel bir rüzgâr” sözünde belirtilen durum, bu âyette Cenâb-ı Hak’kın bildirmiş olduğu nimettir. Denizde gemiler Allah’ın lütfuyla nasıl yüzüp gidiyor. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir: Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak gemileri, bütün ağır yüklerine rağmen suyun yüzeyinde insanların faydasına olsun diye yüzer kıldı. Halbuki gemilerin tabiatında suyun dibine çökme ve suyun içine batma vardır. Allah gemileri suyun üzerinde durur ve yüzer şekilde yarattı ki insanlar uzak ve ulaşılması imkânsız diyarlardaki ihtiyaçlarına ve yararlarına ulaşsınlar. Öyle ki eğer gemiler olmasaydı onlar bunlara hiçbir şekilde ulaşamazlardı. İkinci yorum şudur: Cenâb-ı Hakk’ın gemilerin denizlerde kendisi aracılığıyla yüzdüğü güzel rüzgârı ve deniz suyunun sakin ve durgun oluşunu bildirmiştir. Öyle ki bu güzel rüzgâr suyun durgun olduğu sırada suyun hareketini sağlamaktadır. İşte bu durum O’nun nimetidir. En doğrusunu Allah bilir.
Varlığının kanıtlarından bir kısmını size göstersin diye. Birliğinin, kudretinin, hükümranlığının ve nimetlerinin kanıtları olması da mümkündür. Nimetlerinin kanıtlarına gelince bu belirttiğimiz hususlardır. Kudreti ve hükümranlığının kanıtları ise belirttiğimiz üzere denizlerde gemileri ağır yüklerine rağmen suyun üzerinde durur, su almayan ve batmayan bir şekilde yaratması O’nun kudretinin ve hükümranlığının alâmetidir. Bunların tabiatında ise su alma ve suya batma vardır. Allah’ın birliğinin kanıtlarına gelince bu, O’nun güzel rüzgârla gemileri yüzdürmesidir. Eğer bu, tek kişinin değil, birden fazla kişinin fiili olsaydı gemilerin yüzüp gitmesi engellenirdi. Bu durum, bunun birden fazla ilâhın değil, tek ilâhın düzenlemesiyle gerçekleştiğini göstermektedir.
Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için açık işaretler vardır. Çok sabredenin mümin mânasında olması mümkündür. Aynı şekilde çok şükredenin de bu mânada olması mümkündür. Sabır, imandan kinâyedir. Yine şükür, imandan kinâyedir. Tıpkı şu ilâhı beyan gibi: ‘Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”. Cenâb-ı Hak “iman edenler” yerine sabredenler sözünü kullanmıştır. Çünkü O, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başkadır”. Şükür, imandan kinâyedir. Tıpkı şu İlâhî beyan gibi: “Eğer inkâr ederseniz bilesiniz ki Allah’ın size ihtiyacı yoktur; ama O, kullarının nankörlüğüne razı olmaz, şükrederseniz bu tutumunuzdan hoşnut olur”; “Şükrederseniz”, yani “iman ederseniz” demektir. Çok sabreden sözünün musibetlere sabreden; çok şükreden beyanının ise O’nun nimetlerine şükreden mânasına gelmesi mümkündür. Veya Cenâb-ı Hak bunları, bildirilen kimseler için kanıt yapmıştır, çünkü başkaları değil, onlar bu kanıtlardan yararlanan kimselerdir. Çok sabreden sözü şu anlama da gelebilir: Denizde başlarına gelen musibetler ve sıkıntılara. Çok şükreden. Bu sıkıntılardan onları koruduğu ve kurtardığı için. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Tera (تَرَ)
İbn Fâris, r-e-y kökünün Arapça sözlükte "gözle görmek, idrak etmek, bir şeye bakıp onun ne olduğunu kavramak ve zihinsel olarak bilmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin sadece biyolojik bir gözlemden ibaret olmadığını, akıl ve kalple (basiret) eşyanın ardındaki derin hakikati kavramayı da içerdiğini açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki "Görmedin mi?" (E lem tera) hitabının retorik işlevini tahlil eder. Bu soru formu, muhataptan bir bilgi talep etmez; aksine, insanın her gün şahit olduğu ancak zamanla kanıksayıp sıradanlaştırdığı bir doğa olayını (gemilerin yüzmesini), ilahi kudretin bir delili olarak yeniden, ibret nazarıyla düşünmeye sevk eden epistemolojik bir sarsma eylemidir.
el-Fulke (الْفُلْكَ)
İbn Fâris, f-l-k kökünün "yuvarlak olmak, kavis çizmek, dönmek ve dairevi bir yapıya sahip olmak" manalarına geldiğini ifade eder. Gök kubbenin kavisli yapısına "felek" denildiği gibi; gemilere de alt kısımlarının kavisli (yuvarlak) olması veya dalgalar üzerinde sallanarak/dönerek ilerlemeleri sebebiyle "fulk" ismi verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem tekil (bir gemi) hem de çoğul (gemiler) anlamında kullanılabildiğini belirtir. Gemilerin su üzerindeki hareketi, gök cisimlerinin yörüngelerindeki (feleklerindeki) dairesel ve düzenli akışına benzetildiği için bu kökten isimlendirildiklerini aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kökenini incelerken, denizcilik ve ticaret terminolojisinin Sami dilleri havzasında ortak bir dolaşıma sahip olduğunu belirtir. Fulk kelimesinin, Aramice veya Akadca kökenli kadim denizcilik terimlerinden Arap diline geçmiş ve Kur'an'ın sembolik evreninde ilahi rahmetin taşıyıcısı olarak kurumsallaşmış olabileceğini değerlendirir.
Tecrî (تَجْرِي)
İbn Fâris, c-r-y kökünün "akmak, hızla gitmek, pürüzsüzce ilerlemek ve bir yörüngede hareket etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cereyân" fiilini suyun akışı gibi kesintisiz, engelsiz ve doğal bir ilerleyiş olarak tanımlar. Tonlarca ağırlıktaki geminin denizde yüzmesi sıradan, mekanik bir hareket değil; ilahi yasanın (sünnetullah) ona sağladığı pürüzsüz ve mucizevi bir "akış" eylemidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki fiziksel ve teolojik kullanımına dikkat çeker. Gemilerin su üzerinde bir nehir gibi akıp gitmesi (cereyân), suyun kaldırma kuvveti ve rüzgarın itme gücü gibi doğa yasalarının, aslında ilahi iradenin birer aracı ve insana sunulmuş lütuflar olduğunu gösterir.
el-Bahri (الْبَحْرِ)
İbn Fâris, b-h-r kökünün "genişlemek, yarılmak, enginlik ve sınırları gözle görülemeyecek kadar uçsuz bucaksız yayılmak" manalarına geldiğini aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimeyi nüzul ortamının coğrafi ve psikolojik şartları (çöl hayatı) bağlamında tahlil eder. Kısıtlı su kaynaklarıyla yaşayan bir muhatap için deniz (bahr), insan gücünün tükendiği, mutlak çaresizliğin ve aynı zamanda korkutucu bir büyüklüğün simgesidir. Bu dehşet verici ve devasa kütle üzerinde insanların bindikleri gemilerin güvenle ilerleyebilmesi, ilahi merhametin ve koruyuculuğun en somut, sarsıcı kanıtıdır.
Bini'meti (بِنِعْمَتِ)
İbn Fâris, n-a-m kökünün "halin iyi olması, refah, bolluk, yumuşaklık ve pürüzsüz rahatlık" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "nimet" kelimesini insanın hayatını kolaylaştıran, onu tehlikelerden koruyan, ona mutluluk ve fayda sağlayan her türlü ilahi ihsan olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, nimet kavramının Kur'an'daki ontolojik yerini analiz eder. Izutsu'ya göre nimet, Allah'ın insanla kurduğu şefkat (rahmet) ilişkisinin nesnelleşmiş, fiziki dünyaya yansımış halidir. Gemilerin batmadan yüzebilmesini sağlayan fiziksel rüzgarlar veya suyun özellikleri, seküler bir bilim anlayışındaki "kör tesadüfler" veya "doğa yasaları" değil; doğrudan Allah'ın insanın hizmetine sunduğu "nimetleri" (lütufları) olarak okunur.
Liyuriyekum (لِيُرِيَكُمْ)
İbn Fâris, r-e-y kökünden türeyen bu fiilin (if'al babında irâe), "birine bir şeyi göstermek, onu görünür kılmak ve muhatabın idrak alanına sunmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın doğadaki olayları insanlara "göstermesi" eylemini, sadece fiziksel bir manzara (görsel) sunmaktan ibaret görmez. Bu eylem, o kozmik manzaranın arkasındaki tevhid gerçeğini, ilahi kudreti ve iradeyi akıl gözüyle kavratmayı, muhataba bir "basiret" (içgörü) kazandırmayı murat eden teolojik bir ifşadır.
Âyâtihi (آيَاتِهِ)
İbn Fâris, e-y-y kökünün asıl manasının "bir şeyi diğerlerinden açıkça ayıran belirgin alamet, nişan ve işaret" olduğunu aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine yaptığı tahlilde, Arapçadaki dini kullanımının Süryanice veya Aramice "ayetha" (mucizevi işaret/ilahi delil) kelimesiyle doğrudan bağlantılı olabileceğini değerlendirir.
Toshihiko Izutsu, ayet kavramını Kur'an'ın doğa felsefesinin kilit taşı olarak konumlandırır. Doğa olaylarının Kur'an'daki ontolojik statüsü bağımsız varlıklar değil, birer "ayet"tir. Deniz, rüzgar ve gemi salt fiziksel nesneler olarak görülmez; onlar Yaratıcı'nın kudretini, merhametini ve varlığını fısıldayan dinamik işaretlerdir. Doğayı sadece bir madde olarak değil, bir "ayet" (işaret) olarak okuyabilmek, tevhid ehlinin müşrik zihniyetten ayrıldığı en temel epistemolojik eşiktir.
Sabbârin (صَبَّارٍ)
İbn Fâris, s-b-r kökünün "hapsetmek, tutmak, daraltmak ve kısıtlamak" manalarına geldiğini belirtir. İnsanın nefsini ve duygularını aklın ve inancın sınırları içine hapsetmesine (kendini tutmasına) sabır denilir.
Râgıb el-İsfahânî, sabrı zorluklar ve acılar karşısında aklın ve şeriatın gerektirdiği şekilde direnç göstermek olarak tanımlar. "Sabbâr" kelimesi ise bir mübalağa (yoğunluk ve süreklilik) kalıbıdır. Yani sıradan bir sabır değil; çokça, sürekli olarak ve en zor anlarda bile sarsılmadan, pes etmeden direnen kişi demektir. Deniz yolculuğunun barındırdığı fırtına, belirsizlik ve boğulma tehlikelerine karşı gösterilen varoluşsal dirençle doğrudan örtüşür.
Şekûrin (شَكُورٍ)
İbn Fâris, ş-k-r kökünün "bir şeyin ortaya çıkması, görünür olması, nimetin etkisinin dolup taşması" anlamına geldiğini ifade eder. Nimetin üzerindeki tesirini dille ve eylemle göstermek şükürdür.
Râgıb el-İsfahânî, şükrü; nimeti vereni tanımak, o nimeti ikrar etmek ve o nimetin gerektirdiği ahlaki eylemi ortaya koymak olarak açıklar. "Şekûr" kelimesi de tıpkı sabbâr gibi mübalağa kalıbıdır; yani çokça şükreden, en sıradan veya küçük nimette bile mutlak vereni (Mün'im) görüp teşekkürünü ve minnetini eksik etmeyen kimsedir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "sabbâr" (çok sabreden) ve "şekûr" (çok şükreden) ikilemesinin ahlaki ve psikolojik derinliğini tahlil eder. Deniz yolculuğu (ve mecazen insanın dünya hayatındaki yolculuğu), fırtınaları (musibetleri) ve sakin limanları (nimetleri) aynı anda içinde barındırır. İnsan, fırtınada ve tehlikede "sabbâr", hedefe sağ salim ulaştıran rüzgar ve suda ise "şekûr" olmak zorundadır. Bu iki mübalağalı kelimenin yan yana gelmesi, mümin karakterinin hayatın zıtlıkları karşısında geliştirmesi gereken çift kanatlı (direnç ve minnet) mükemmel duruşunu özetler. İlahi ayetleri (işaretleri) evrende ancak bu iki ahlaki donanıma sahip olan kamil zihinler tam anlamıyla okuyabilir.
Yorum
Yorum