Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Lokman Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Lokman Sûresi, 30. Ayet

    ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُۙ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike bi-enna(A)llâhe huve-lhakku veenne mâ yed’ûne min dûnihi-lbâtilu veenna(A)llâhe huve-l’aliyyu-lkebîr(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bu böyledir, zira Allah hakikatin kendisidir; O’nun dışında taptıkları şeyler ise asılsızdır ve Allah, yalnızca O, çok yücedir, çok büyüktür.”

      Bu böyledir, zira Allah hakikatin kendisidir. Yani varlığın yaratılması, belirtilen nesnelerle olayların var edilmesi ve bunların boyun eğdirilmesine dair O’nun bildirmiş oldukları işte böyledir. Yine O’nun gece ve gündüz, güneş ve ay ile haber verdiği bütün olaylara ilişkin eylemler, ulûhiyet vasfına ve ibadet edilen varlık olma nitelemelerine lâyık olmak bakımından gerçek bir ilâhın fiilleridir. Sizlerin Allah’ın dışında taptığınız putlar, tapılmaya lâyık bir temeli bulunmayan sahte tanrılar olup ulûhiyet vasfına ve ibadet edilen varlık olma nitelemelerine lâyık değillerdir. Zira hakikatin kendisi O’dur. Çünkü bütün bu nimetleri ve yararları size sunan O’dur. O’nun dışında taptıkları şeyler ise asılsızdır. Onlara yaptığınız kulluğun size bir yararı yoktur. O, çok yücedir, çok büyüktür. O, çok yücedir, çok büyüktür. Yücelik anlamına gelen ‘uluv’ (وُّلُع) kelimesi iki mânaya yöneliktir: Bunlardan biri yüceliğin üstünlük kurma ve mutlak galip olma mânasıdır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”. Yani o, galip olmuş ve üstünlük kurmuştu. Yine şu ilâhı beyan da bu manadadır: İşte âhiret yurdu! Onu yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenler için hazırlamış bulunuyoruz. Buna göre O, çok yücedir meâlindeki İlâhî beyanın üstün ve mutlak galip olan mânasına gelmesi uygundur. İkincisi, “uluv” (وُّلُع) kelimesinin yücelik mânasına gelmesidir. Eğer bu kelime yücelik anlamına gelirse bu beyan, Allahın yaratılmış varlıklar için söz konusu olabilen değişim ve son bulma gibi hususlardan yüce ve münezzeh olması demektir. O, çok yücedir. Yani yaratılmış varlıklar hakkında söz konusu olabilen niteliklerden yüce ve münezzehtir. O, çok büyüktür. Yani yaratılmış varlıklara ilişen niteliklerin kendisine ilişmesinden yücedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3192

        #4
        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin uzaklık bildiren bir işaret zamiri olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında bu işaret, bir önceki ayette evrendeki gece-gündüz dönüşümünü ve gök cisimlerinin yörüngelerindeki kusursuz akışını (teshîr) anlatan devasa kozmik sisteme atıfta bulunur. Bu muazzam işleyişin ardındaki nihai gerçekliğin ve teolojik ilkenin ne olduğunu açıklamak üzere kullanılmış bağlayıcı bir retorik unsurdur.

        el-Hakku (الْحَقُّ)

        İbn Fâris, h-k-k kökünün asıl manasının "bir şeyin sabit, sağlam, yerinde ve kaçınılmaz olması" olduğunu belirtir. Şüphenin, yalanın ve temelsizliğin zıddı olarak gerçeğin ta kendisini, değişmez ve sarsılmaz olanı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramını bir varlığın, inancın veya sözün vakıaya (gerçeğe) tam bir mutabakatı olarak tanımlar. Allah'ın bizzat "Hakk" (el-Hakk) olması; O'nun varlığının kendinden olduğu, ezeli ve ebedi bir gerçeklik taşıdığı, evrendeki tüm meşruiyetin, nizamın ve varoluşun yegane sarsılmaz dayanağı olduğu anlamına gelir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve felsefi sisteminde "Hakk" kavramının merkezi rolünü tahlil eder. Hakk, sadece epistemolojik bir "doğru" değil, bizzat "varlık" demektir. Kur'an'ın zihniyet evreninde Allah, mutlak varlık alanını (Hakk) temsil ederken; şirk koşulan putlar veya doğa güçleri ontolojik bir hiçliği, asılsızlığı ve yanılsamayı temsil eder. Evrenin muazzam düzeni (gece ve gündüz) ancak "Hakk" olan, varlığı zorunlu bir yaratıcının eseri olabilir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Esmâ-i Hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri) içindeki yerine değinerek, "el-Hakk" isminin kelam ilminde "vâcibü'l-vücûd" (varlığı zorunlu olan, yokluğu düşünülemeyen) kavramıyla eşdeğer olduğunu aktarır.

        Yed'ûne (يَدْعُونَ)

        İbn Fâris, d-a-v kökünün "birini çağırmak, ona seslenmek, talep etmek ve bir eyleme yönlendirmek" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dua" ve "davet" eylemini bir varlığı yardıma çağırmak, ondan bir şey ummak ve ona ibadet etmek olarak açıklar. Müşriklerin Allah dışındaki varlıklara "dua etmeleri" (yed'ûne), onlardan ontolojik bir yardım, rızık veya şefaat bekleme şeklindeki tapınma ve sığınma psikolojisini ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dua fiilini nüzul ortamının pratik gerçekliği içinde tahlil eder. Mekke müşrikleri açısından "dua", sadece sözlü bir yakarıştan ibaret soyut bir eylem değildi; kurban kesmeyi, adak adamayı, Kâbe'nin etrafındaki putların huzurunda eğilmeyi kapsayan kurumsal bir ibadet ritüeliydi. Müşriklerin bu nesnelere yakarması, onlara evrenin işleyişinde aktif bir tanrısal rol (şefaatçilik) atfetmelerinden kaynaklanıyordu.

        Min dûnihî (مِن دُونِهِ)

        İbn Fâris, d-v-n kökünün "aşağıda olmak, altta kalmak, bir şeyin berisinde ve daha düşük seviyesinde bulunmak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesini mekansal ve dikey bir hiyerarşiyi ifade edecek şekilde, bir hedefin veya bir makamın çok altında kalan, o seviyeye asla ulaşamayan varlıklar ve durumlar için kullanır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik dilinde "min dûnillah" (Allah'ın astından/dışından) formülünün, İslam tevhidi ile Cahiliye şirki arasındaki sarsılmaz sınırı çizdiğini belirtir. Allah'tan başkasına yöneltilen her türlü yakarış, ontolojik hiyerarşide en alt seviyeye, tanrısal hiçbir vasfı olmayan (dûn) aciz nesnelere veya varlıklara yapılan anlamsız bir yöneliştir. Bu ifade, putların sahte ilahlık iddialarını en alt kademeye indirger.

        el-Bâtılu (الْبَاطِلُ)

        İbn Fâris, b-t-l kökünün "bir şeyin boşa gitmesi, çürümesi, hükümsüz kalması, anlamsızlaşması ve asılsız olması" manalarına geldiğini aktarır. Bu kelime lügatte "Hakk" kelimesinin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, bâtıl kavramını, gerçekte ontolojik bir varlığı, temeli ve meşruiyeti olmayan; akıl veya vahiy terazisinde incelendiğinde anında çöken asılsız nesne, inanç ve söz olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Hakk ve Bâtıl zıtlığını, Kur'an felsefesinin en keskin ve uzlaşmaz düalitesi (ikiliği) olarak analiz eder. Hakk mutlak gerçeklik ve meşruiyet iken; Bâtıl hiçlik, anlamsızlık ve sanrıdır (illüzyondur). Müşriklerin taptığı putlar, gerçek bir kudrete veya varlığa sahip olmadıkları için "bâtıl"dırlar. Şirk koşan kimse, kendi zihninde ürettiği ve gerçekte hiçbir varlık statüsü olmayan ontolojik bir boşluğa tutunmaktadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bâtıl kavramının kelami sınırlarına dikkat çeker. İlahi bir delile dayanmayan, evrenin işleyişinde zerre kadar bir etkisi olmayan her türlü şefaatçi put veya ilah tasavvuru, "el-bâtıl" sıfatıyla nitelendirilerek evrensel gerçeklikten tamamen silinir. Bâtılın varlığı, Hakk'ın varlığı karşısında sadece bir yokluk hükmündedir.

        el-Aliyyu (الْعَلِيُّ)

        İbn Fâris, a-l-v kökünün "yükseklik, yücelik, üstünlük ve bir şeyin üzerine çıkmak" manalarına geldiğini belirtir. Bu kök, alçaklık ve aşağılık bildiren "süfl/dünüv" kelimelerinin zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "Aliyy" ismini, kudret, makam, şeref ve varoluş bakımından her türlü noksanlıktan münezzeh olan, hiçbir yaratılmış varlığın O'nun seviyesine ve idrakine yaklaşamayacağı mutlak yücelik, aşkınlık olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ilahi ismin ayetin sonundaki teolojik ve ontolojik konumuna değinir. Müşriklerin taptığı putlar (bâtıl) tabiatın bir parçası, kendi elleriyle yaptıkları nesneler ve dünyevi (süfli/aşağı) varlıklar iken; Allah doğanın ve insan zihninin sınırlarının çok ötesinde, mutlak olarak aşkın (Aliyy) olan Yüce Varlık'tır. İnsanın bu "aşkın" ve yüce varlığı idrak etmek yerine, yeryüzündeki cansız ve aşağılık nesnelere tapması, aklın feci bir çöküşüdür.

        el-Kebîru (الْكَبِيرُ)

        İbn Fâris, k-b-r kökünün "büyüklük, yücelik, azamet ve hacim/kudret genişliği" manalarına geldiğini ifade eder. Bu kelime, küçüklük, değersizlik ve zayıflık bildiren "sığar" kelimesinin tam karşıtıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "Kebîr" ismini, zatı, sıfatları ve yönettiği evren itibarıyla en büyük olan, yaratılmışların idrakini tamamen aşan eşsiz bir azamete sahip olan varlık olarak açıklar.

        Gabriel Said Reynolds, "Aliyy" ve "Kebîr" isimlerinin yan yana kullanımını Geç Antik Çağ'ın teolojik dili bağlamında değerlendirir. Yahudi ve Hristiyan metinlerinde de Tanrı'nın aşkınlığını vurgulamak için sıklıkla başvurulan yüceltme (doksoloji) formülleri vardır. Kur'an, bu iki devasa sıfatı yan yana getirerek muhatabını; tapınılan bâtıl nesnelerin ontolojik darlığı, hiçliği ve küçüklüğü ile, geceyi gündüze katan Yaratıcı'nın idrak edilemez mutlak azametini kıyaslamaya mecbur bırakan güçlü bir retorik final yapar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Aliyy ve Kebîr sıfatlarının bir arada zikredilmesinin tevhidi pekiştirici işlevini aktarır. Şirk zihniyeti, Allah'ın büyüklüğünü takdir edemeyen bir sığlığın ürünüdür. Hakk olan Yaratıcı, hayal edilemeyecek kadar yüce (Aliyy) ve büyükken (Kebîr); O'nun dışında çağrılanların hepsi küçük, aciz ve bâtıldır. Metin, zıtlıkları kusursuzca kullanarak bâtılı siler ve Hakk'ı zirveye yerleştirir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X