اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَاَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
‘Allahın geceyi gündüze kattığını, gündüzü de geceye kattığını; her biri belirli bir süreye kadar hareketini sürdürmek üzere güneşi ve ayı (buyruğuna) boyun eğdirdiğini ve Allah'ın yapıp ettiklerinizden kesin olarak haberdar olduğunu bilmez misin?”
Allah’ın geceyi gündüze kattığını, gündüzü de geceye kattığını, güneşi ve ayı (buyruğuna) boyun eğdirdiğini bilmez misin? Cenâb-ı Hak kudretini, hükümranlığını, ilmini ve yaratıcı düzenlemesini hatırlatıyor. Bunda ayrıca yeniden dirilişe dair delil vardır. Kudretine gelince O’nun, geceyi gündüze, gündüzü de geceye katması bunu göstermektedir. Sonra da O, bunları tek bir (seyir) sınırı ve tek bir ölçü üzere korumuştur. Bunda hiçbir farklılık ve değişim söz konusu olmaz. Buna güç yetiren varlığı hiçbir şey aciz bırakamaz ve ondan hiçbir şey gizli kalmaz. Aynı şekilde güneşin ve ayın boyun eğdirilmesini, bunların bir gün ve bir gecede beş yüz senelik bir mesafe kat etmelerini, bu süre içerisinde böyle bir mesafe almayı, insanlar zihinlerinde tasavvur edemezler. Bunlardan biri hiçbir izi kalmayacak şekilde tamamen ortadan kalktıktan sonra diğerinin var edilmesi, Allah’ın, kişi öldükten ve kendine ait izi ortadan kalktıktan sonra diriltmeye kadir olduğunu göstermektedir. Bunda çeşitli yönlerden deliller vardır. Bunlardan biri Allah’ın kudretine delil oluşudur. Zira O, bunlardan birini diğerine katmakta ve bunları tek bir düzen ve tek bir ölçüde korumaktadır. Bunlarda bir farklılaşma ve değişim de söz konusu olmamaktadır. Bu durum, O’nun kudretine, ilmine ve düzenlemesine delil teşkil etmektedir. Yine bunlardan her birinin diğerinin ortadan kalkmasından sonra var edilmesi, yeniden dirilişe güç yetirmeye de delil oluşturmaktadır.
Her biri belirli bir süreye kadar hareketini sürdürmektedir. Yani kendisi için var edilmiş süreye kadar. Bu süre ne öne alınır ne de geciktirilir. Allah yapıp ettiklerinizden kesin olarak haberdardır. Gizli ve açık. Bu, devamlı bir şekilde korkmaları, dikkatli ve ihtiyatlı olmaları için bir tehdittir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Tera (تَرَ)
İbn Fâris, r-e-y kökünün "gözle görmek, bakıp idrak etmek ve zihinsel olarak bilmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin sadece biyolojik bir bakıştan ibaret olmadığını, akıl ve kalple (basiret) eşyanın hakikatini kavramayı da içerdiğini açıklar. Ayetteki "Gömedin mi?" (e lem tera) ifadesi, muhatabın gözü önünde her gün gerçekleşen devasa kozmik olayların, aklın süzgecinden geçirilerek ilahi kudretin birer delili olarak okunmasına yönelik epistemolojik bir çağrıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki formunun retorik bir soru (istifham-ı takrîrî) işlevi taşıdığına dikkat çeker. Bu kullanım, muhataptan bir cevap veya bilgi talep etmez; aksine, müşriklerin her gün şahit oldukları halde kanıksadıkları ve körleştikleri evrensel hakikatleri (gece ve gündüzün döngüsünü) sarsıcı bir biçimde onların idrakine sunarak zihinsel bir uyanış hedefler.
Yûlicu (يُولِجُ)
İbn Fâris, v-l-c kökünün asıl manasının "bir şeyin içine girmek, dahil olmak ve nüfuz etmek" olduğunu aktarır. Bir mekana girmeye "vülûc" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "îlâc" eylemini (if'al babında), bir şeyi başka bir şeyin içine sokmak, girdirmek ve yerleştirmek olarak tanımlar. Ayette gecenin gündüze, gündüzün de geceye girdirilmesi (yûlicu); aydınlık ile karanlığın keskin sınırlarla birbirinden ayrılmış statik kütleler olmadığını, birbirinin içine nüfuz eden, uzayıp kısalan ve hassas bir ölçüyle birbirini dengeleyen akışkan ve dinamik bir kozmik mekanizmayı ifade eder.
Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın doğa felsefesindeki yerine odaklanır. Eski Arap toplumunda gece ve gündüzün döngüsü, kör ve şuursuz bir kaderin (dehr) veya zamanın mekanik bir ilerleyişi olarak görülüyordu. Kur'an, "yûlicu" fiiliyle bu döngüyü mekanik bir tesadüf olmaktan çıkarır; zamanın uzayıp kısalmasının ve mevsimlerin değişiminin bizzat Allah'ın anlık ve aktif müdahalesiyle yönetildiğini ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelami anlamına değinerek, gecenin gündüze katılması eyleminin Allah'ın "tekvinî" (yaratılışa ait ve ontolojik) kudretini simgelediğini belirtir. İnsanın müdahale edemeyeceği bu devasa göksel mühendislik, vahyin doğruluğunu ispatlayan en büyük şahitlerden biri olarak sunulur.
el-Leyle (اللَّيْلَ)
İbn Fâris, l-y-l kökünün "karanlığın çökmesi, etrafı bürümesi ve gece" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, leyl kelimesini güneşin batışından doğuşuna kadar geçen, karanlığın yeryüzünü örttüğü zaman dilimi olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini Sami dilleri havzasında inceleyerek, "leyl" kavramının Aramice ve Süryanicedeki "layla" veya İbranicedeki "laila" kelimeleriyle doğrudan akraba olduğunu, bu dillerin tamamında gecenin karanlığı ve istirahat vaktini ifade eden çok kadim ve ortak bir kavram olduğunu aktarır.
en-Nehâri (النَّهَارِ)
İbn Fâris, n-h-r kökünün "genişlemek, açılmak, akmak ve ışığın yayılması" manalarına geldiğini ifade eder. Suyun bolca akıp geniş bir yatak oluşturmasına "nehir" denildiği gibi, ışığın yeryüzüne yayılıp karanlığı yarmasına da bu kökten hareketle "nehâr" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, nehâr kavramını gün doğumundan gün batımına kadar geçen, ışığın varlığıyla eşyanın görünür olduğu aydınlık zaman dilimi olarak açıklar.
Dücane Cündioğlu, gece ve gündüz kelimelerinin ardışık kullanımını (diyalektiğini) felsefi bir boyutta tahlil eder. Gece (leyl) ve gündüz (nehâr), evrendeki zıtların birliğinin ve muazzam uyumunun sembolleridir. İnsanın kendi hayatındaki karanlık (hüzün/daralma) ve aydınlık (sevinç/genişleme) evreleri gibi, makrokozmostaki bu ışık ve karanlık döngüsü de tek bir mutlak iradenin elinde birbirini besleyen ve tamamlayan ontolojik bir harmoniye dönüşür.
Sehhara (سَخَّرَ)
İbn Fâris, s-h-r kökünün temel manasının "bir varlığa boyun eğdirmek, onu kendi iradesi dışında bir işe zorlamak ve itaat ettirmek" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "teshîr" kavramını, bir şeyi kendi doğasından kaynaklanmayan bir amaç doğrultusunda, başkasının menfaati için zorunlu hizmete koşturmak olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, teshîr fiilinin Kur'an'ın "de-sakralizasyon" (kutsallıktan arındırma) sürecindeki en güçlü araç olduğunu belirtir. Antik dinlerde ve Cahiliye çevresindeki kültürlerde güneş ve ay birer tanrı veya doğaüstü bilinçli varlıklar olarak tapınma nesnesiydi. Kur'an, "sehhara" fiiliyle bu devasa gök cisimlerini tanrılık tahtından indirir; onların sadece ilahi bir kanuna (sünnetullah) zorunlu olarak boyun eğmiş, insanın yaşamı için sisteme "memur edilmiş" devasa kozmik aletler olduğunu ilan eder.
eş-Şemse (الشَّمْسَ)
İbn Fâris, ş-m-s kökünün lügatte gökyüzündeki bilinen en büyük ışık ve ısı kaynağı olan "Güneş" anlamına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin tarihi ve mitolojik arka planını tahlil eder. Sami dillerinde Güneş kelimesinin kökü olan "ş-m-ş" (Akkadca: Şamaş, İbranice: Şemeş), antik Mezopotamya'da doğrudan güneş tanrısının ismidir. Kur'an, bu kadim kelimeyi kullanarak onun mitolojik ve tanrısal çağrışımlarını tamamen silmiş, Güneş'i "teshîr edilmiş" (boyun eğdirilmiş) sıradan bir yaratılmış varlık (mahlûk) kategorisine indirgeyerek devrimci bir teolojik dil inşa etmiştir.
vel-Kamera (وَالْقَمَرَ)
İbn Fâris, k-m-r kökünün "beyazlık, aydınlık ve ışık" manalarına geldiğini ifade eder. Ayın ilk göründüğü haline (hilal) veya son hallerine değil; gökyüzünde belirgin bir beyazlık ve ışık kaynağı olarak parladığı evrelerine "kamer" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, kamer kelimesini, güneşten aldığı ışığı yansıtan ve geceyi aydınlatan gök cismi olarak tanımlar. Güneş ve Ay'ın art arda zikredilmesi, evrendeki enerji (ısı/ışık) ile zamanın (takvim/ayların) ölçülmesine yarayan bu iki devasa saatin birbiriyle çatışmadan, kusursuz bir ilahi yazılımla işlediğini gösterir.
Yecrî (يَجْرِي)
İbn Fâris, c-r-y kökünün "akmak, hızla gitmek, pürüzsüzce ilerlemek ve bir yörüngede hareket etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Suyun nehir yatağında akması bu kökle ifade edilir.
Râgıb el-İsfahânî, "cereyân" fiilini bir cismin kendi yörüngesinde, hiçbir engele takılmadan, suyun akışı gibi akıcı, düzenli ve sürekli bir ivmeyle ilerlemesi olarak açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Güneş ve Ay'ın hareketi için "yecrî" (akıp gider) fiilinin kullanılmasının, uzaydaki yörünge hareketlerini tasvir eden muazzam bir bilimsel/edebi mucize olduğuna dikkat çeker. Gök cisimlerinin boşluktaki süzülüşü, adeta sıvı bir maddede akıp gitmek (cereyân) gibi pürüzsüz ve kesintisiz bir hareket olarak betimlenmiştir.
Ecelin (أَجَلٍ)
İbn Fâris, e-c-l kökünün "bir şeyin ertelendiği, belirlenmiş son vakit, mühlet ve süre sonu" manalarına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "ecel" kavramını bir varlığın, olayın veya sürecin varlığını sürdürebileceği önceden tayin edilmiş azami zaman dilimi olarak tanımlar. Canlılar için ölüm anını ifade ettiği gibi, evrensel sistemler için de varlıklarının son bulacağı kozmik bitiş anını ifade eder.
Musemmen (مُسَمًّى)
İbn Fâris, s-m-v kökünün "yücelik, bir nesneyi diğerlerinden ayırmak için ona isim vermek ve belirginleştirmek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "müsemmâ" kelimesini, sınırları net olarak çizilmiş, adı konulmuş ve belirsizlikten kurtarılmış olan şey olarak açıklar. "Ecelin müsemmâ" (belirlenmiş bir süre) tamlaması, Güneş'in ve Ay'ın yörüngelerindeki akışının sonsuz ve başıboş olmadığını, ilahi ilimde tarihi ve vakti kesin olarak kaydedilmiş bir sona (kıyamete) kadar devam edeceğini tesciller.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamanın evren tasavvurundaki yerine odaklanır. Uzayın derinliklerindeki muazzam sistemlerin "belirlenmiş bir süreye" bağlı olması, evrenin sonsuz (ezeli ve ebedi) olduğu yönündeki antik felsefi iddiaları çürütür. Madde ve evren sonludur (müsemmâdır); sonsuz olan, zamanla ve mekanla kayıtlanamayan yalnızca Allah'tır.
Ta'melûne (تَعْمَلُونَ)
İbn Fâris, a-m-l kökünün "canlı bir varlığın iradeli, kasıtlı ve bilinçli olarak yaptığı her türlü fiil" manasına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesini sıradan ve şuursuz hareketlerden (fiil) ayırır. İnsanın "amel etmesi", onun eylemlerinde bir amaç, bir düşünce ve bir ahlaki tercih barındırdığını gösterir. Kozmik ayetlerin (Güneş, Ay, gece, gündüz) sayılmasının ardından insanın amellerine dikkat çekilmesi, evrendeki bu devasa nizamın aslında insanın ahlaki eylemlerine (amellerine) bir imtihan sahnesi olarak kurulduğunu vurgular.
Habîrun (خَبِيرٌ)
İbn Fâris, h-b-r kökünün "bir şeyin sadece dış yüzeyini değil; içyüzünü, gizli tarafını, mahiyetini ve kökünü bilmek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Habîr" kavramını "Alîm" (Bilen) isminden ince bir farkla ayırır. Habîr, varlığın geçmişinden, arka planından, niyetlerinden ve derinliklerindeki "haberlerden" mutlak surette haberdar olan; bilginin en mikro ve gizli katmanlarına nüfuz eden ilahi özelliktir.
Gabriel Said Reynolds, "Habîr" sıfatını Geç Antik Çağ dini geleneği bağlamında tahlil eder. Reynolds'a göre, makrokozmostaki devasa güçleri (Güneş, Ay) kontrol eden Yaratıcı'nın, aynı zamanda mikro düzeyde insanın en gizli amellerinden "haberdar olması" (Habîr), Kur'an'ın Tanrı tasavvurundaki kusursuz dengeyi gösterir. O, sadece gökleri yöneten uzak ve felsefi bir "İlk Neden" değil; insanın kalbine, niyetlerine ve ahlaki eylemlerine her an nüfuz eden, her şeyin içyüzünü bilen uyanık ve aktif bir Tanrı'dır.
Yorum
Yorum