Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Lokman Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Lokman Sûresi, 27. Ayet

    وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev ennemâ fî-l-ardi min şeceratin aklâmun velbahru yemudduhu min ba’dihi seb’atu ebhurin mâ nefidet kelimâtu(A)llâh(i)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, deniz de -ardından ona yedisi daha eklenmek üzere- mürekkep olsaydı yine de Allah'ın sözleri tükenmezdi; Allah Azizdir, Hakimdir.”

      Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, deniz de -ardından ona yedisi daha eklenmek üzere- mürekkep olsaydı yine de Allah’ın sözleri tükenmezdi. Bu beyanın bir durum, bir soru veya daha önce söz konusu topluluğun bir hitabı olmaksızın başlangıç cümlesi olarak Cenâb-ı Hak tarafından buyurulmuş olması muhtemel değildir. Fakat bunun Cenâb-ı Hak tarafından indirilme sebebi, hikâyesi ve işin aslının ne olduğunu bilmiyoruz. Bununla birlikte İbn Abbâs (r.a.) şöyle demektedir: Allah’ın düşmanı Yahudiler Resûlullah’a ruhun ne olduğunu sordular. Bunun üzerine “De ki: ‘Ruhun ne olduğunu ancak Rabb’im bilir” meâlindeki âyet nâzil olmuştur. Yani Rabb’imin bileceği hususlardandır, benim bunun hakkında bilgim yoktur. Bunun akabinde o şu ilâhı beyanı okumuştur: “Size ise pek az bilgi verilmiştir". Yani Allah’ın bilgisi hakkında size çok az bir bilgi verilmiştir. Hz. Peygamber onlara bu âyeti okuyunca dediler ki: Sen “Kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nail olmuş demektir” diye iddia ettiğin halde bunu nasıl söylersin? Bu nasıl bir araya gelebilir. Yani az bilgi ile çokça hayır. O [İbn Abbâs] şöyle dedi: Bunun üzerine eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı mealindeki İlâhî beyan nâzil olmuştur. [Cenâb-ı Hak], şöyle buyuruyor: Eğer ağaçlar kalem olarak yontulsaydı ve deniz de -ardından ona yedisi daha eklenmek üzere- mürekkep olsaydı, böylece hepsi Allah’ın bilgisini yazan mürekkep olsaydı, kalemler kırılır ve mürekkep tükenirdi. Ama yine de Allah’ın bilgisi tükenmezdi. Dolayısıyla Allah’ın ilmine nispetle size verdiği bilgi pek azdır. Sizde bulunan bilgiye nispetle de Allah’ın ilmi çoktur. Çoğunluk bu görüşü benimsemektedir. Fakat bunun dışında sanki bu, nüzûl sebebinden ve bildirilmesinden dolayı daha uygundur. Yine bu, iki yoruma açıktır. Bunlardan biri “göklerde ve yerde bulunan nesnelerin hepsi Allah’ındır” meâlindeki beyanda belirttiğimiz durumdur. Şöyle ki Allah’ın mülkü ve hükümranlığı öyle bir seviyeye ulaştı ki bütün ağaçlar kalem olsa ve denizlerin hepsi mürekkep olsa, bununla O’nun yarattıklarının isimleri, mülkü ve hükümranlığı yazılsa bütün bunlar tükenir, fakat O’nun yarattıkları tükenmez ve bunların sonuna ulaşamaz. Veya Cenâb-ı Hak bu beyanı, bu Kur’ân için bildirmiştir. Şöyle ki: Bunun sebebi Kur’ân’ın kendi içinde az oluşuna ve Allah’ın onda yazdığı hususların azlığına dair inkârcıların şöyle demeleridir: Bu ölçüde bir kitap nasıl olur da önceki kitaplarda bulunan bilgilerin hepsini içerir. Oysa o kitaplar taşınması zor ağır yükler halinde iken bu Kur’ân ise sadece tek cilt bir kitaptır? Dolayısıyla -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak bu Kur’ânda birçok mânayı, bilgiyi ve hikmeti bir araya getirdiğini bildirmiştir. Şöyle ki bunu tefsir edip içerdiği bilgileri açıklamak üzere yeryüzündeki bütün ağaçları kalem, bütün denizleri mürekkep kılsa ve bununla bu kitabın içerdiği bilgileri yazsa, bütün bu kalem ve mürekkepler tükenir, fakat Allah’ın bu kitapta yazdığı bilgiler tükenmez. En doğrusunu Allah bilir ya, yapılan açıklama bu beyanın yorumu ve nüzûl sebebi olmaya uygundur. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Allah Azizdir, Hakimdir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3192

        #4
        Şeceratin (شَجَرَةٍ)

        İbn Fâris, ş-c-r kökünün Arapça sözlükte "birbirine girmek, karışmak, iç içe geçmek ve dallanıp budaklanmak" manalarına geldiğini belirtir. Bitkilere veya ağaçlara "şecere" denilmesi, dallarının, yapraklarının ve köklerinin karmaşık bir biçimde birbirine sarılarak büyümesinden ileri gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi gövdesi sert olan, ayakta duran ve dallanan bitki türleri olarak tanımlar. Ayette "yeryüzündeki bütün ağaçlar" (mâ fil-ardı min şeceratin) ifadesinin kullanılması, insanın gözlemleyebildiği en devasa, en çok sayıdaki ve en kalabalık organik yapıyı (ormanları ve tüm bitki örtüsünü) temsil ederek, ilahi bilginin yazılması için kurgulanan devasa sahnenin somut hammaddesini oluşturur.

        Toshihiko Izutsu, ağaç kavramını Kur'an'ın doğa tasavvurundaki yeri bağlamında tahlil eder. Kur'an, doğadaki varlıkları statik nesneler olarak değil, ilahi sanatın dinamik işaretleri (ayetler) olarak görür. Yeryüzündeki tüm ağaçların birer "kalem" olması metaforu, insanın fiziksel çevreye (doğaya) bakışını dönüştüren, ontolojik sınırlılığı sonsuzluk fikriyle çarpıştıran felsefi bir imgedir.

        Aklâmun (أَقْلَامٌ)

        İbn Fâris, k-l-m kökünün temel manasının "bir şeyin ucunu kesmek, budamak ve sert bir nesneyi yontmak" olduğunu belirtir. Tırnak kesme eylemine "taklîm" denildiği gibi, yazı yazmaya yarayan kamışın veya dalın ucunun yontularak (kesilerek) sivriltilmesi sebebiyle bu alete de "kalem" ismi verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, kalem kelimesini katı nesnelerden yontularak elde edilen ve manaları kaydedip somutlaştıran yazı aleti olarak açıklar. Yeryüzündeki milyarlarca ağacın budanarak/yontularak kaleme dönüşmesi tasviri, insanın bilgiyi kaydetmek için kullandığı en temel aracın, evrensel ve kozmik bir boyuta taşınmasıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini ve Arap diline geçişini tarihi-eleştirel bir yaklaşımla inceler. Jeffery'ye göre "kalem" kelimesi, kök olarak Arapça formlara uydurulmuş olsa da, esasen Antik Yunancadaki "kalamos" (kamış, yazı kalemi) kelimesinin Aramice veya Süryanice üzerinden Arap kültür havzasına girmesiyle oluşmuş ve tam anlamıyla Arapçalaşmış (muarreb) kültürel bir alıntıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ağaçların kalem olması mecazını tefsir geleneği çerçevesinde değerlendirir. Yaratılmış en geniş fiziksel kütlenin (ağaçların), bilgiyi kaydetme aracına (kaleme) dönüşmesi, sınırlı olan fiziki dünyanın (maddenin), sınırsız olan metafiziksel bilgiyi (Allah'ın kelimelerini) ihata etmekteki (kavramaktaki) mutlak yetersizliğini zihinlere kazıyan muazzam bir edebi tasvirdir.

        el-Bahru (الْبَحْرُ)

        İbn Fâris, b-h-r kökünün "genişlemek, yarılmak, enginlik ve sınırları gözle görülemeyecek kadar yayılmak" manalarına geldiğini ifade eder. Deniz veya okyanus için bu kelimenin kullanılması, suların yeryüzünü yararak devasa bir havza oluşturması ve uçsuz bucaksız bir enginliğe sahip olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "bahr" kelimesini suyu çok ve engin olan toplanma alanı olarak tanımlar. Ayrıca Arapçada ilmi veya cömertliği çok olan kişiler için de bu kelimenin mecazen kullanıldığını belirtir. Ayette denizin mürekkebe dönüşmesi tasviri, insan idrakinin kavrayabileceği en büyük akışkan kütlenin (okyanusların), ilahi bilginin yazımında kullanılacak devasa bir hammadde deposu olarak kurgulanmasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, deniz kelimesinin nüzul ortamındaki (çöl hayatındaki) psikolojik ve sosyolojik ağırlığına dikkat çeker. Hayatı susuzluk ve kısıtlı kaynaklar üzerine kurulu olan bir Bedevi için "deniz/okyanus", bitmez tükenmezliğin, ulaşılamazlığın ve mutlak sonsuzluğun yeryüzündeki en somut sembolüdür. Kur'an, muhatabın zihnindeki bu "sonsuzluk" algısını alıp, onu ilahi sonsuzluğun karşısında nasıl bir hiçliğe dönüştüğünü göstermek için kullanır.

        Yemudduhu (يَمُدُّهُ)

        İbn Fâris, m-d-d kökünün "uzatmak, çekip sündürmek, sürekli olarak ekleme yapmak ve bir şeyin ardı arkasının kesilmemesi" anlamlarına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "medd" eylemini bir şeye kendi cinsinden olan başka bir şeyi sürekli olarak katarak onu desteklemek, çoğaltmak ve takviye etmek olarak açıklar. Denizlerin mürekkep olması yetmezmiş gibi, arkasından yedi denizin daha onu "desteklemesi/beslemesi" (yemudduhu), tükenme ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak için kurulan kesintisiz ve devasa bir tedarik zinciri tasviridir.

        Seb'atu (سَبْعَةُ)

        İbn Fâris, s-b-a kökünün bilinen matematiksel rakam olan "yedi" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin spesifik bir sayı olmakla birlikte, Arap dilinin yapısı gereği her zaman matematiksel bir kesinlik bildirmediğini aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "yedi" (seb'a) ve "yetmiş" (seb'în) gibi sayıların klasik Arap retoriğinde ve Kur'an üslubunda "çokluk, sınırsızlık, kesret ve mükemmellik" ifade eden sembolik (kinayeli) sayılar olduğunu tahlil eder. "Yedi deniz daha eklense" ifadesi, tam olarak yedi adet denizi değil; evrendeki okyanusların sonsuz kere katlanarak çoğaltılmasını, bitmez tükenmez bir takviyeyi imler.

        Ebhuhurin (أَبْحُرٍ)

        İbn Fâris, b-h-r kökünden türeyen "bahr" (deniz) kelimesinin çoğulu (cemi kıllet/azlık çoğulu formunda) olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatikal formuna (çoğul yapısına) edebi bir incelikle yaklaşır. Ayette denizin "bihâr" (çokluk çoğulu) yerine "ebhur" (azlık çoğulu) formuyla gelmesini tesadüf olarak görmez. Ona göre yeryüzündeki tüm denizler ve ona eklenecek devasa okyanuslar bile, Allah'ın sınırsız kelimeleri (bilgisi) karşısında ontolojik olarak "az, küçük ve yetersiz" kalacağı için metin, denizlerin küçüklüğünü hissettiren bu özel formla kusursuz bir anlamsal uyum (tenasüp) yakalamıştır.

        Nefidet (نَفِدَتْ)

        İbn Fâris, n-f-d kökünün "bir şeyin tamamen tükenmesi, bitmesi, sona ermesi ve geriye hiçbir kalıntısının kalmaması" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefâd" kavramını, var olan bir nesnenin kullanılarak veya harcanarak nihai sınırına ulaşması ve yokluğa karışması olarak tanımlar. "Tükenmezdi" (mâ nefidet) vurgusu, yaratılmış olan her şeyin (ağaçların, okyanusların, zamanın ve mekanın) bir sonu, sınırı ve tükenişi olduğu gerçeğini; Allah'ın ise tüketilemez ve sınırlandırılamaz mutlak varlık olduğu hakikatiyle çarpıştırır.

        Kelimâtu (كَلِمَاتُ)

        İbn Fâris, k-l-m kökünün "etkilemek, iz bırakmak ve yaralamak" manalarına geldiğini belirtir. Fiziksel bir yaranın bedende iz bırakmasına "kelm" denildiği gibi; harflerden ve seslerden oluşan anlamlı söz dizilerinin de insanın zihninde, kalbinde ve idrakinde silinmez bir iz ve etki bırakması sebebiyle sözcüklere "kelime/kelâm" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi anlam bildiren lafızlar olarak tanımlamakla birlikte, ilahi bağlamda (Kelimâtullah) kullanıldığında bunun beşeri bir konuşma olmadığını vurgular. Allah'ın kelimeleri; O'nun yaratma emirlerini (Kün/Ol), varlık üzerindeki ezeli yasalarını, sonsuz bilgisini, hikmetini ve tecellilerini kapsayan geniş bir ontolojik kavramdır.

        Toshihiko Izutsu, "kelime" kavramını Kur'an'ın ontolojik sistemi içinde tahlil eder. Izutsu'ya göre, Yahudi-Hristiyan geleneğindeki "Logos" mefhumuna benzer şekilde, Kur'an'da da Allah'ın kelimesi sadece iletişim kuran bir ses değil, varlık veren yaratıcı bir enerjidir (creative word). Evrendeki her bir zerre, her bir yasa ve her bir hakikat, Allah'ın tükenmez kelimelerinden biridir. Yeryüzündeki maddelerin (kalemlerin ve mürekkeplerin) bu metafiziksel varoluş çeşitliliğini kaydetmeye gücünün yetmemesi, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki sonsuz kapasite farkını ispatlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimatullah tamlamasını kainatın okunması bağlamında değerlendirir. Kılıç'a göre, Kur'an evreni devasa bir "açık kitap", içindeki her varlığı da bir "kelime" olarak görür. Allah'ın bilgisi ve yaratıştaki sanatı o kadar sonsuzdur ki, bu kelimeleri statik bir yazıya, insan dilinin dar sınırlarına veya fiziki bir kayda dökmek ontolojik olarak imkansızdır.

        Azîzun (عَزِيزٌ)

        İbn Fâris, a-z-z kökünün "şiddet, kuvvet, üstünlük, yenilmezlik ve eşi benzeri bulunmayacak derecede nadir olmak" anlamlarına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "Azîz" ismini, hiçbir gücün karşısında duramadığı, mutlak galip olan, mağlup edilmesi, engellenmesi ve tüketilmesi imkansız yegane otorite olarak açıklar. Allah'ın kelimelerinin denizler dolusu mürekkeple bile tükenmemesinin felsefi temeli O'nun "Azîz" olmasıdır; çünkü mutlak ve yenilmez bir gücün bilgisi ve kudreti de sınırlandırılamaz.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ayetin kapanışındaki ilahi isimlerin metinsel ahengini inceler. Ayet, muazzam bir büyüklük (bütün ağaçlar ve denizler) tasviriyle başlar. Bu devasa kapasiteyi bile çaresiz ve yetersiz bırakan ilahi bilginin sonsuzluğu, ayetin sonunda ancak her şeyi ezip geçen, hudutsuz ve yenilmez bir kudret olan "Azîz" ismiyle mühürlenebilirdi.

        Hakîmun (حَكِيمٌ)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "engellemek, düzeltmek, işleri yerli yerine koyarak fesadı (bozulmayı) önlemek" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, hakîm kavramını, eşyanın hakikatini bilen ve eylemlerini en kusursuz bilgiyle, en doğru amaca yönelik olarak gerçekleştiren varlık olarak tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Azîz" ve "Hakîm" isimlerinin Kur'an'da genellikle ayrılmaz bir ikili olarak (isim tamlaması gibi) kullanılmasındaki teolojik dengeye dikkat çeker. Sınırsız, tükenmez ve yenilmez bir güç (Azîz), kontrolsüz bir kaosu çağrıştırabilir. Ancak bu mutlak gücün, sonsuz kelimelerin ve tükenmez bilginin "Hakîm" sıfatıyla dengelenmesi; evrendeki bu sonsuzluğun başıboş ve anlamsız olmadığını, her bir zerrenin ve her bir "ilahi kelimenin" kusursuz bir nizam, gaye ve hikmet çerçevesinde var edildiğini tesciller.

        Yorum

        İşleniyor...
        X