لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 26. Ayet
Daralt
X
-
‘‘Göklerde ve yerde olan her şey yalnız Allah’ındır; kuşkusuz hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah*tır
Göklerde ve yerde olan her şey yalnız Allah’ındır; kuşkusuz hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah’tır. Sanki Cenâb-ı Hak, onlara şunu bildirmekte ve hatırlatmaktadır: O emrettiği ve yasakladığı fiillerde ve çeşitli şekillerde onları sınamasında kendi zatına dönük bir ihtiyaç veya yarar yahut bir zararı giderme amacı yoktur. Aksine bu emir ve yasaklarla, imtihan edilen varlıkların ihtiyaçları ve yararları bulunmasından dolayıdır ve onlardan bir zararı giderme amacı taşımaktadır. Zira mülkü, zenginliği ve hükümranlığı belirtilen seviyeye ulaşmış -gökler ve yerdeki her şey O’nundur-. Varlığın, kendi ihtiyacı için insanlara emir ve nehiyde bulunması ve onları sınaması mümkün değildir. Aksine bunu, bir yarar elde etme ve bir zararı gidermeye insanların ihtiyacı bulunmasından dolayı yapmaktadır. Veya Cenâb-ı Hak onlara nimetlerini hatırlatıyor ve buna karşın kendisine şükredilmesini talep ediyor. Zira O, gökleri, yeri ve içindekileri insanın hizmetine sunmuştur. Bunların hepsinin gerçek mülkiyeti O’na aittir. Kuşkusuz hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah’tır. O, zatı itibariyle hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan bir varlıktır. Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Veya O, kendisine ihtiyaç duymayana ihtiyacı yoktur. Her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah’tır. Denildi ki: Yani zatından dolayı övgüye ve şükredilmeye lâyık olan O’dur. Yine denildi ki: Fiillerinde ve yaptıklarında övgüye lâyık olan O’dur. “Hamîd” kelimesi övgüde bulunan mânasına geldiği gibi “övgüde bulunulan” anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Lillâhi (لِلَّهِ)
İbn Fâris, e-l-h kökünün "kulluk etmek, yönelmek ve sığınmak" manalarına geldiğini belirtir. Gerçek mabuda "Allah" denilmesi, yaratılmışların ihtiyaç anında O'na sığınmaları ve mutlak saygıyla O'na yönelmeleri sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, "Allah" lafzının gerçek yaratıcının özel ismi olduğunu belirtir. Ayette bu ismin başına gelen "li" (için/ait) harf-i cerinin, mutlak mülkiyeti, aidiyeti ve ihtisası (sadece O'na ait olmayı) ifade ettiğini açıklar. Buna göre göklerde ve yerde ne varsa sadece varoluşsal olarak değil, mülkiyet ve tasarruf hakkı olarak da yalnızca O'na aittir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki etimolojik serüvenini tarihi-eleştirel bir yaklaşımla tahlil eder. "Allah" isminin Arap yarımadasındaki kullanımının, köken olarak Aramice veya Süryanicedeki "Alaha" kelimesiyle bağlantılı olduğunu ve Ortadoğu monoteizminde mutlak yaratıcıyı ifade eden en köklü dini terim olarak Arap dilinde kurumsallaştığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, "Lillâhi" (Allah'a aittir) vurgusunu Cahiliye zihniyetiyle Kur'an arasındaki çatışma bağlamında okur. Cahiliye Arapları Allah'ın yaratıcı olduğunu kabul etmekle birlikte, yeryüzündeki mülkiyet ve egemenlik haklarını putlar, kabile şefleri veya doğa güçleri arasında paylaştırıyorlardı. Bu kelime, evrendeki tüm parçalı otoriteleri reddederek, mülkiyeti ve egemenliği tek bir ontolojik merkeze (Allah'a) toplayan radikal bir tevhid ilanıdır.
es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, s-m-v kökünün asıl manasının "yükseklik, yücelik ve yukarıda olmak" olduğunu aktarır. Bir şeyin üstünde yer alan, onu gölgeleyen ve kapsayan her şeye "sema" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, sema kelimesinin yeryüzünün üstünde bulunan tüm kozmik tavanı ifade ettiğini belirtir. Çoğul (semâvât) formunda kullanılması, ilahi mülkiyetin sadece insanın görebildiği yakın gökyüzüyle sınırlı olmadığını, idrak ötesi tüm fiziksel ve metafiziksel katmanları, yıldız sistemlerini ve galaksileri kapsadığını gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, mülkiyetin göklerden başlatılmasının teolojik anlamına dikkat çeker. İnsanın erişemediği, hükmedemediği ve uçsuz bucaksızlığı karşısında aciz kaldığı semâvâtın Allah'a ait olduğunun belirtilmesi, O'nun kudretinin sınır tanımazlığını muhatabın zihnine kazıyan bir azamet vurgusudur.
vel-Ardı (وَالْأَرْضِ)
İbn Fâris, e-r-d kökünün "zemin, alt tabaka ve ayak basılan yer" manalarına geldiğini ifade eder.
Dücane Cündioğlu, arzın (yeryüzünün) sema ile birlikte zikredilmesini insanın ontolojik kuşatılmışlığı üzerinden felsefi bir okumaya tabi tutar. Arz, insanın hammaddesi (toprak), yuvası ve üzerinde mülkiyet kavgası verdiği mekandır. İnsanın kendi tapusunda sandığı, sınırlarını çizdiği ve uğruna savaştığı bu yeryüzünün asıl ve tek sahibinin Allah olduğunun hatırlatılması, insanın yeryüzündeki sahte mülkiyet kibrini yerle bir eden ontolojik bir ihtardır.
el-Ganiyyu (الْغَنِيُّ)
İbn Fâris, ğ-n-y kökünün "başkasına ihtiyaç duymamak, kendi kendine yetmek, eksiklik hissetmemek ve müstağni olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Fakirliğin ve muhtaçlığın (fakr) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "Gani" ismini, mutlak anlamda hiçbir şeye muhtaç olmayan varlık olarak tanımlar. Evrenin (göklerin ve yerin) O'na ait olması, O'nun bu varlıklara, mekâna, zamana veya mülke ihtiyacı olduğu için değil, tüm bu varlıkların O'nun yaratışına ve sürdürüşüne muhtaç olmasındandır.
Toshihiko Izutsu, Gani kavramının Kur'an'ın Allah tasavvurundaki ontolojik bağımsızlığı temsil ettiğini tahlil eder. Müşriklerin inkarına, inanların ibadetine veya evrenin varlığına Allah'ın zerre kadar ihtiyacı yoktur. Din, ibadetler ve ahlaki kurallar Allah'ın bir eksiğini gidermek için değil, ontolojik olarak zayıf ve muhtaç (fakir) olan insanın kendi ruhsal ve toplumsal kemalatını sağlaması için vazgeçilmezdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelami (teolojik) çerçevesini çizer. Gani sıfatı, Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde yaratılmışlık özelliklerinden (hudûs) tamamen münezzeh olduğunu gösterir. O'nun zenginliği, mülkün çokluğuyla değil, mülke muhtaç olmamakla açıklanan mutlak ve ezeli bir zenginliktir.
el-Hamîdu (الْحَمِيدُ)
İbn Fâris, h-m-d kökünün "birini güzel, erdemli ve üstün sıfatlarıyla övmek, yüceltmek ve ona rıza göstermek" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Hamîd" kelimesini hem öven hem de zatı gereği her türlü övgüye en layık olan (övülen) anlamında açıklar. İnsanlar O'nu bilse de bilmese de, övse de övmese de Allah, yarattığı kusursuz nizam ve bahşettiği sayısız lütuf sebebiyle kendiliğinden "Hamîd"dir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Gani" ve "Hamîd" isimlerinin yan yana gelmesindeki teolojik ve sosyolojik inceliğe dikkat çeker. İnsanlık tarihinde, mutlak güç ve zenginlik sahibi olan (gani) muktedirler genellikle zorba, kibirli ve minnetsiz olma eğilimindedir. Allah ise mutlak ihtiyaçsızlığına ve evrenin yegane sahibi olmasına (Gani) rağmen, yarattıklarına karşı eşsiz bir lütuf, merhamet ve adaletle muamele ettiği için övülmeye, sevilmeye ve bağlanılmaya en layık olan (Hamîd) tek otoritedir. Bu iki ismin birlikteliği, ilahi gücün diktatörce değil, hikmet ve inayetle işlediğini kanıtlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Hamîd isminin antropolojik boyutuna odaklanır. Kılıç'a göre, göklerdeki ve yerdeki kusursuz ilahi mülkiyeti ve O'nun mutlak bağımsızlığını (Gani) idrak eden kamil bir insanın (muhsinin) bu azamet karşısında verebileceği yegane ahlaki ve varoluşsal tepki, kibrini terk edip mutlak Yaratıcı'yı "hamd" (övgü ve şükür) ile yüceltmektir. Hamîd ismi, insanın kainattaki yerini bulmasını sağlayan nihai ahlaki pusuladır.
Yorum
Yorum