نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 24. Ayet
Daralt
X
-
“Onlara kısa bir süre hayatın nimetlerini tattırır, sonra da onları çok ağır bir azaba katlanmaya mecbur bırakırız!'
Onlara kısa bir süre hayatın nimetlerini tattırırız. Yani bu dünyada. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın nitelediği üzere dünya menfaati önemsizdir: “De ki: Dünya menfaati önemsizdir”. Yani bunda az bir süre faydalanıyor ve ömür sürüyorlar. Sonra da onları çok ağır bir azaba katlanmaya mecbur bırakırız. O, bunu cennetlikler için bildirdiğinin mukabilinde bildirmiştir. Nitekim O, bu hususta meâlen şöyle buyurmuştur: “Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler”. Cenâb-ı Hak cehennemliklerin ateşe kendi tercihleriyle girmediklerini, mecbur bırakıldıklarını ve buraya itildiklerini bildirmektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecekler”. Çok ağır. Bu beyanın azabın uzun sürmesinden kinâye olması mümkündür. Yine bunun, azabın şiddetinden, acı vericiliğinden veya yaralayıcı oluşundan kinâye olması da mümkündür. Tıpkı “ateş yüzlerine vuracak” meâlindeki İlâhî beyan gibi. Denildi ki: Onlara sert muamele yapılarak türlü şekillerde azap edilecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Numettiuhum (نُمَتِّعُهُمْ)
İbn Fâris, m-t-a kökünün Arapça sözlükte "insana geçici bir süre fayda sağlayan, kalıcı olmayan menfaat ve haz" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kökten türeyen "meta", tükenmeye ve yok olmaya mahkum olan her türlü dünyevi donanım ve zevk için kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, "temettu" kavramını, hayatta kalmayı ve anlık hazları tatmayı sağlayan geçici nimetlerden faydalanmak olarak tanımlar. Ayetteki "numettiuhum" (onları faydalandırır/yaşatırız) fiili, inkar eden kimselere dünyada verilen mal, mülk ve yaşam süresinin, Allah'ın onlardan razı olmasından değil; sadece onlara tanınmış ontolojik bir mühletten ibaret olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde "meta" kavramının eskatolojik (ahiret eksenli) kalıcılığın tam zıddı olarak konumlandırıldığını tahlil eder. Müşrik zihniyet, dünyadaki refahını mutlak bir başarı ve ilahi bir onay sanırken; Kur'an bu fiili kullanarak dünyevi hazzı, kaçınılmaz bir sonun öncesindeki yanılsamalı ve kısa bir perde, ilahi bir oyalama (istidrac) aracı olarak yeniden tanımlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, meta ve temettu kavramlarının Kur'an'daki kullanımına değinerek, bu kelimenin dünyevi yaşamın (hayatü'd-dünya) aldatıcı ve uçucu doğasını vurgulamak için seçildiğini aktarır. İnkarcılara verilen bu geçici yaşatma eylemi, aslında onların kendi sonlarını hazırladıkları trajik bir serüvendir.
Kalîlen (قَلِيلًا)
İbn Fâris, k-l-l kökünün "sayıca az olmak, miktar olarak yetersiz kalmak ve süresi kısa olmak" manalarına geldiğini ifade eder. Bu kelime, çokluk ve uzunluk bildiren "kesret" kelimesinin zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kalîl" kelimesinin hem fiziksel hacimdeki küçüklüğü hem de zamansal kısalığı ifade ettiğini belirtir. Burada dünyevi faydalanmayı (meta) niteleyen bir zarf olarak kullanılması, insan ömrü ne kadar uzun görünürse görünsün, ahiretin sonsuzluğu karşısında ontolojik olarak "kısacık, değersiz ve yetersiz" bir an hükmünde olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki psikolojik işlevine dikkat çeker. Mekke'nin zengin ve kibirli elitleri, sahip oldukları servetin ve gücün büyüklüğüyle övünmekteydiler. Kur'an, onların bu devasa gördükleri dünyevi iktidarlarını ve yaşamlarını "kalîlen" (kısacık/pek az) sıfatıyla niteleyerek, onların kibrini sarsar ve dünyevi varoluşlarını ilahi zaman cetvelinde adeta bir hiçliğe indirgeyerek psikolojik bir küçültme operasyonu yapar.
Nadtarruhum (نَضْطَرُّهُمْ)
İbn Fâris, d-r-r kökünün "zarar, ziyan, darlık ve sıkıntı" manalarına geldiğini, fayda (nef) kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen "ıztırar" (iftial babı), bir kimsenin çaresizlik içinde, kendi iradesi dışında şiddetli bir baskıyla bir şeye mecbur bırakılması, sürüklenmesi demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "ıztırar" kavramını insanın elinden tüm tercih hakkının alınması, kaçış yolunun kalmaması ve dışsal mutlak bir gücün tahakkümüne zorunlu olarak boyun eğmesi şeklinde tanımlar. "Nadtarruhum" (onları mecbur bırakırız/sürükleriz) fiili, inkarcıların ahiretteki konumunu çizer; dünyadayken keyfi olarak hareket edenler, hesap anında hiçbir direnç gösteremeden, ite kaka ve zorla cezaya sürükleneceklerdir.
Dücane Cündioğlu, kelimeyi varoluşsal bir irade kaybı bağlamında felsefi olarak tahlil eder. Dünyadayken kendilerine verilen cüzi iradeyi şirke ve kibre saplanarak (özgürlük sanrısıyla) kötüye kullananlar, ahiret boyutunda mutlak bir "ıztırar" (zorunluluk) alanına hapsolurlar. Cündioğlu'na göre bu fiil, öznenin eyleyici vasfını tamamen yitirip, ilahi adaletin pasif, çaresiz ve sürüklenen bir nesnesine dönüşmesini anlatan ontolojik bir çöküş tablosudur.
Azâbin (عَذَابٍ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün asıl manasının "birini bir eylemden engellemek, onu yaşamın doğal akışından ve konforundan alıkoymak" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını, insana derin bir elem veren, bedenine ve ruhuna ağır bir yük bindirerek ona acı çektiren ceza durumu olarak açıklar. Bu ceza, kişinin dünyadaki bilinçli inkar ve kibir eylemlerinin kozmik adalet terazisindeki karşılığıdır.
Toshihiko Izutsu, azap kavramının bu bağlamdaki işlevini "nedensellik" üzerinden okur. İnsanın dünyadaki "geçici hazları" (meta) mutlaklaştırıp ilahi otoriteyi reddetmesinin kaçınılmaz sonucu, varoluşsal bir tıkanıklık ve sarsıcı bir acıdır. Dünyadaki o kısa süreli keyfiyet, ahirette tam zıddı olan mutlak bir kısıtlanmaya ve azaba dönüşür.
Ğalîz (غَلِيظٍ)
İbn Fâris, ğ-l-z kökünün "kalınlık, yoğunluk, sertlik, kaba saba olma ve nüfuz edilemezlik" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelime, incelik, şeffaflık ve yumuşaklık ifade eden rikkat ve letafet kelimelerinin tam karşıtıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ğılzet" kavramını, cisimlerin yoğun ve sert yapısını ifade etmesinin yanı sıra, manevi ve psikolojik olarak tahammülü imkansız, ağır, kaba ve şiddetli durumlar için kullanır. Azabın "ğalîz" sıfatıyla nitelenmesi, o cezanın sadece acı verici değil; aynı zamanda insanın üzerine çöken, nefes aldırmayan, hiçbir boşluk veya hafifleme payı bırakmayan katı ve ezici bir kütle olduğunu simgeler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayet içindeki edebi zıtlık (tıbak) sanatındaki kusursuz işlevine dikkat çeker. Ayetin başında yer alan ve yumuşak, keyifli ama uçucu bir hazzı anlatan "kısacık faydalandırma" (numettiuhum kalîlen) ifadesi, ayetin sonunda yer alan sert, katı, kaba ve ebedi "ğalîz" azapla şiddetli bir biçimde çarpıştırılır. Bu söz sanatıyla Kur'an, geçici dünya ile ebedi cehennem arasındaki sarsıcı dokusal ve varoluşsal farkı muhatabın hislerine doğrudan kazır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ğalîz" sıfatının Kur'an'da genellikle çok ağır yeminler (misâkan ğalîzâ) veya kaçışın imkansız olduğu mutlak cezalar için kullanıldığını aktarır. Bu kelime, azabın yoğunluğunu ve şiddetini zirveye taşıyarak, inkarcıların maruz kalacağı ilahi hükmün ağırlığını tesciller.
Yorum
Yorum