Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Lokman Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Lokman Sûresi, 22. Ayet

    وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۜ وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen yuslim vechehu ila(A)llâhi vehuve muhsinun fekadi-stemseke bil’urveti-lvuśkâ(k) ve-ila(A)llâhi ‘âkibetu-l-umûr(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "'Her kim kendini iyiliğe adayarak özünü Allah'a teslim ederse sağlam kulpa yapışmış demektir. İşlerin sonu Allah'a varır."

      Her kim özünü Allah’a teslim ederse. Âyette geçen yüzünü anlamındaki sözünün “kendini” mânasına gelmesi mümkündür. O, sanki şöyle buyurmuştur: Her kim kendini Allah’a teslim ederse ve bunda başkasını ortak ve hak sahibi kılmazsa. Kendini iyiliğe adayarak. Kendine yönelik işlerde. Yani kendi canını sadece Allah’a kullukta ve O’nun emirlerini yerine getirmeye harcayarak. Eğer böyle davranırsa sağlam kulpa yapışmış demektir. Yani kulpların en sağlamına yapışmış ve sağlamlaştırmış demektir. Cenâb-ı Hak bu durumu başka bir âyet-i kerîmede bildirmiştir: “Hiç kopmayan”. Yani hiç kopmayan, kesilmeyen ve yok olmayan bir kulpa yapışmıştır. Çünkü bu, hevâ ile değil, kesin delillerle sabit olmuştur. Dolayısıyla kesin delillerle sabit olan her şey, ebediyen sübut bulmuş, kesintiye uğraması ve yok olması mümkün olmayan şeydir. Hevâ ile sabit olan şey ise hevânın ortadan kalkması sebebiyle yok olur ve hemen kesintiye uğrar. Özünü Allah’a teslim ederse ilâhı beyanının şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani işini Allah’a teslim ederse. Buradaki yüz onun işinden kinâyedir. Yani işini Allah’a havale eder. Veya bu ifade, onun kendisinden kinâyedir. Bunun yorumu ilk başta belirttiğimizdir. Tevil ehli şöyle demektedir: Her kim özünü Allah’a teslim ederse. Yani dinini Allah’a ait kılarsa. Yani dinini Allah’a has kılarsa. Tıpkı “herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü vardır” İlâhî beyanı gibi. Yani her din ve mezhep müntesibinin. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendini iyiliğe adayarak. Bu beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri belirtmiş olduğumuz şu yorumdur: Kendine iyilik ederek. Yani O, kendi canını sadece kendisine emredileni yerine getirmek için kullanmaktadır ki bu da Allah’a kulluktur. O, canını yok olmaya götürecek tehlikelere atmaz. Veya o, insanlara iyilik yapmak üzere kendisini iyiliğe adamıştır. Veya “muhsin” kelimesi “yoksa iman edip de dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimseye zulümden ve hakkının çiğnenmesinden korku yoktur” meâlindeki âyetteki iman etmesi gibidir: “Ahsene”, yani bildi. Bu, bilerek iş yapan kimse demektir. Her kim özünü Allah’a teslim ederse, yani mümin olarak, dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince, o sağlam bir kulpa yapışmıştır. Mukâtil şöyle demektedir: Her kim özünü Allah’a teslim ederse. Yani dinini Allah’a has kılarsa. Kendini iyiliğe adayarak. Amelinde. Sağlam kulpa yapışmış demektir.

      Sağlam kulpa yapışmış demektir. Belirttiğimiz üzere o, kulpların en sağlamına yapışmış demektir. Çünkü bu, hevâ ve arzularla değil, kesin delillerle sübut bulmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      İşlerin sonu Allah’a varır. Bu beyanın farklı yorumlara gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: İşlerin neticesinin düzenlenmesi ve takdiri, insanlara değil, Allah’a aittir. İkincisi şudur: Düzenleme ve takdir yetkisi kiminse işlerin sonu da ona varır. Bu beyana ilişkin bir diğer yorum şudur: Cenâb-ı Hak, işlerin sonunun kendisine varışını, gidişin ve dönüşün O’na oluşunu, O’nun huzuruna çıkışı ve ebedî hayata varışı özel olarak bildirmiştir. Her ne kadar bütün vakitlerde bu durumlar Allah’a dönükse de O, bunları özel olarak âhiret için belirtmiştir. Çünkü belirttiğimiz gibi bu âlemin yaratılış gayesi ikinci âlem; bu dünyanın yaratılış amacı âhirettir. Zira onunla bu hayat hikmet ve gerçek olmaktadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu durumları kendine ait kılmış ve kendi zatına nispet etmiştir. Yine bu beyan şöyle de yorumlanabilir: Cenâb-ı Hak bunu, o günde tartışma olmasın diye bildirmiştir. Zira bu dünyada tartışılmış, bu sebeple Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah’ındır!

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3192

        #4
        Yuslim (يُسْلِمْ)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün Arapçada "sağlamlık, her türlü afet ve hastalıktan korunmuş olmak, barış ve birine boyun eğip teslim olmak" manalarına geldiğini belirtir. Bu eylem, kişinin kendi iradesini ve gücünü bir kenara bırakarak daha üstün bir gücün korumasına girmesi ve ona itaat etmesi fikrinden doğar.

        Râgıb el-İsfahânî, "islam" kavramını, kişinin inkarı ve isyanı terk ederek Allah'ın hükmüne ve otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğmesi, kendini O'na emanet etmesi olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dini-ahlaki sisteminde bu fiilin oynadığı merkezi role dikkat çeker. Ona göre "yuslim" eylemi, Cahiliye Araplarının en belirgin özelliği olan kibir, aşırı özgüven ve hiçbir otoriteye boyun eğmeme (istikbar/hamiyet) ahlakının tam zıddıdır. İnsanın mutlak yaratıcı karşısında ontolojik acziyetini kabul etmesi ve varoluşsal bir teslimiyet (islam) sergilemesi, Kur'an'ın inşa ettiği yeni insan modelinin ilk ve en hayati adımıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki formuna odaklanarak, teslimiyetin sadece dille yapılan şekilsel bir ikrar (kabul) değil; bütün benliği, iradeyi ve eylemleri kapsayan, kişinin hayatını ilahi rızaya göre yeniden programladığı aktif ve dinamik bir yöneliş olduğunu belirtir.

        Vechehu (وَجْهَهُ)

        İbn Fâris, v-c-h kökünün "yüz, çehre, bir şeyin ön tarafı ve yönelinen taraf" anlamlarına geldiğini aktarır. Yüz, insanın kimliğini, şerefini ve en belirgin organlarını taşıdığı için bedenin en değerli kısmıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "vech" kelimesinin anatomik bir organ olmasının ötesinde, insanın asıl benliğini, özünü, maksadını ve tüm varlığını temsil eden bir metafor olarak kullanıldığını açıklar. "Yüzünü teslim etmek", kişinin sadece bedeniyle değil, zihniyle, kalbiyle ve tüm iradesiyle tek bir noktaya (Allah'a) kilitlenmesi, başka hiçbir güce veya puta iltifat etmemesidir.

        Toshihiko Izutsu, bu tamlamanın (yüzünü teslim etmek) semantik derinliğini tahlil eder. İnsanın yüzü, onun egosunun ve gururunun merkezidir. Yüzün mutlak otoriteye teslim edilmesi, insanın kendi sahte tanrılığından vazgeçmesi ve varoluşsal kibrini tamamen sıfırlaması anlamına gelir. Bu eylem, tevhid inancının insanın iç dünyasındaki en radikal yansımasıdır.

        Muhsinun (مُحْسِنٌ)

        İbn Fâris, h-s-n kökünün "güzellik, iyilik ve bir şeyin hoşa giden, arzu edilen nitelikte olması" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihsan" eylemini hem başkasına iyilikte bulunmak hem de kişinin kendi fiillerini en mükemmel, en estetik ve kusursuz biçimde yerine getirmesi olarak tanımlar. Muhsin, eylemlerini bu bilinçle güzelleştiren kişidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin iç mantığındaki kusursuz dengeye dikkat çeker. "Yüzünü Allah'a teslim etmek" içsel ve teolojik bir duruş (iman) iken; "muhsin olmak", bu teslimiyetin dış dünyaya, pratik hayata ve topluma "iyilik/güzellik" olarak yansımasıdır (amel). Kılıç'a göre İslam ahlakında teslimiyet, kişiyi pasifliğe sürüklemez; aksine, onu yeryüzünde estetik ve ahlaki bir nizam kurmakla görevli aktif bir "muhsin" karakterine dönüştürür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, muhsin kelimesinin Kur'an'daki tasavvufi ve kelami boyutunu inceler. Bu kelime, dini vecibeleri asgari düzeyde yapan sıradan bir itaati değil, Allah'ı görüyormuşçasına derin bir murakabe (farkındalık) ile yaşayan, niyetini ve amellerini zirveye taşımış seçkin bir mümin profilini temsil eder.

        Fekadistemseke (فَقَدِ اسْتَمْسَكَ)

        İbn Fâris, m-s-k kökünün "bir şeyi sımsıkı tutmak, kavramak, elinden kaçırmamak ve bırakmamak" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "istimsâk" fiilini, bir nesneye olanca gücüyle sarılmak, hiçbir şartta onu terk etmemek ve ona tutunarak korunmak olarak açıklar. Bu fiil, içinde güçlü bir irade, gayret ve kopma korkusu barındırır.

        Toshihiko Izutsu, istimsak kavramını insanın evrendeki varoluşsal güvensizliği bağlamında tahlil eder. Şirk ve dalalet (sapıklık) yolları insanı kaosa, belirsizliğe ve manevi bir uçuruma sürüklerken; teslimiyet (islam), insanı bu düşüşten kurtaran yegane eylemdir. "İstimsak", boşluğa düşmek üzere olan birinin kurtuluş ipine can havliyle ve sarsılmaz bir kararlılıkla tutunmasının teolojik metaforudur.

        bil-Urveti (بِالْعُرْوَةِ)

        İbn Fâris, a-r-v kökünün "bir şeye asılmak, iliştirmek ve tutunmak" manasına geldiğini belirtir. Kovanın sapına veya bardağın kulpuna "urve" denilmesi, o nesnenin en sağlam, en güvenilir ve tutulmaya en müsait yeri olmasındandır. Gömleğin düğmesinin geçtiği iliğe de aynı isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "urve" kelimesini, kopmasından endişe edilmeyen, insanın kendini güvende hissederek yapıştığı sağlam tutamak olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökenini ve dini metinlerdeki kullanımını inceleyerek, "urve" (kulp/tutamak/ip) kelimesinin Sami dilleri havzasında ortak bir metafor olabileceğini değerlendirir. Özellike Süryani ve Hristiyan litürjilerinde Tanrı'nın ipine sarılmak veya ilahi bir kulpa tutunmak, kurtuluşun (salvation) en yaygın sembollerinden biridir. Kur'an, bu edebi ve dini mecazı kendi tevhid akidesini somutlaştırmak için kullanmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, urve kelimesinin Kur'an'da genellikle "vuskâ" (en sağlam) sıfatıyla birlikte anıldığını ve tefsir geleneğinde bu kavramın tevhid kelimesi (La ilahe illallah), iman, Kur'an veya doğrudan İslam dininin kendisi olarak yorumlandığını aktarır.

        el-Vuskâ (الْوُثْقَىٰ)

        İbn Fâris, v-s-k kökünün "sağlamlık, güvenilirlik, bir şeyi sıkıca bağlamak ve pekiştirmek" manalarına geldiğini aktarır. "Vesika" (sağlam belge) ve "güvenmek" anlamındaki kelimeler de bu kökten türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vuskâ" kelimesinin, ism-i tafdîl (en üstünlük) formunda dişil bir kelime olduğunu ve "en sağlam, en kopmaz, kendisine en çok güvenilen" anlamına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Urvetü'l-Vuskâ" (en sağlam kulp) tamlamasının bir bütün olarak İslam'ın sunduğu kurtuluş garantisini sembolize ettiğini belirtir. Diğer bütün ideolojiler, putlar, ataların gelenekleri veya felsefi sistemler zamanla çürümeye, kopmaya ve insanı yarı yolda bırakmaya mahkumken; Allah'a teslimiyetin (islam) sunduğu bu kulp, ilahi bir güvence altında olduğu için ontolojik olarak kopması veya kırılması imkansız yegane tutamaktır.

        Âkıbetu (عَاقِبَةُ)

        İbn Fâris, a-k-b kökünün "bir şeyin hemen ardı sıra gelmek, arkasına düşmek, peşinden takip etmek ve topuk" anlamlarına geldiğini ifade eder. Akıbet, bir eylemin, sürecin veya varlığın ulaştığı nihai son, varış noktasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "akıbet" kelimesini dünyevi bir bitişten ziyade, her işin doğal ve kaçınılmaz olarak varacağı en son merci ve nihai netice olarak açıklar.

        Dücane Cündioğlu, akıbet kavramını teleolojik (gaye bilimsel) ve eskatolojik bir düzlemde okur. Yeryüzünde muhsin olarak yaşayıp sağlam kulpa tutunanların eylemleri, uzay boşluğunda veya zamanın dehlizlerinde kaybolmaz. Akıbet, kainattaki her zihinsel ve fiziksel eylemin, kendi yaratıcısının (Mutlak Varlık) huzuruna doğru çekildiği ve orada nihai anlamını bulduğu büyük ontolojik dönüşün, felsefi ve ilahi bir toparlanışın adıdır.

        el-Umûri (الْأُمُورِ)

        İbn Fâris, e-m-r kökünün çoğulu olan bu kelimenin "işler, durumlar, eylemler ve hadiseler" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "umûr" kelimesini insanın dünyadaki her türlü fiili, gayreti, ilişkisi ve tercihi olarak tanımlar. "İşlerin akıbeti/sonu Allah'a varır" (ilellâhi âkıbetul umûr) vurgusu, insanın kendini ne kadar bağımsız hissederse hissetsin, hangi kulpa tutunursa tutunsun, evrendeki tüm süreçlerin kapandığı ve kesin hükmün verildiği tek mutlak otoritenin Allah olduğunu tescil eden, sarsılmaz bir teolojik kapanış cümlesidir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X