وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızdan gördüğümüze uyarız’ dediler. Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa!”
Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, ‘Hayır, biz atalarımızdan gördüğümüze uyarız’ dediler. Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa! Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa”. O, bir diğer âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz. Peygamber, ‘Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi?’ diye sordu”. O, sanki resûlüne onlara şöyle demesini emrediyor: Sizler, şeytanın atalarınızı alevli ateşin azabına çağırdığı ve onların cehennem ehli oldukları ortaya çıktığı halde onlara uymakta ve onları taklit etmektesiniz. Yine sizler, benim benimsediğim ve size getirip davet ettiğim din atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrudur. Veya atalarınızın hiçbir konuda akıllarını kullanmadıkları ve doğru yolda olmadıkları ortaya çıkmış olsa da sizler onlara uymaktasınız. Tâ ki onlar “evet, senin bildirdiğin gibi olsalar da biz onlara uyarız” derlerse onların atalarına uymakta inatçılıkları ve büyüklenmeleri ortaya çıkar. Zira gerçek açıkça ortaya çıktığı halde onlar gerçeğe uymamış, bilakis arzularına uymuşlardır. Böylece onların “Allah da bize bunu emretti” sözlerinde yalancı oldukları ortaya çıkar. Veya atalarının da kendilerinin bulundukları yol üzere olduklarına dair sözlerinde yalancı oldukları ortaya çıkar. Aksine onların ataları arasında kendilerinin şu an bulundukları halin aksi bir durumda olanlar da vardır. Eğer derlerse ki: Senin belirttiğin durumda iseler biz onlara uymayız. Bu durumda gerçek ortaya çıkmış olur ve kesin delillerle onlar açısından sabit olmuş olur. Bunda fetret ehlinin dini ve şer’î kuralları terketmeleri sebebiyle sorumlu tutulacağına ve azap edileceğine dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın cehennemlik olduklarını bildirdiği kimseler, Hz. îsâ (a.s.) ile Hz. Muhammed (s.a.) arasındaki dönemde yaşayan fetret ehliydiler. Müfessirler şöyle demektedir: Peki ama ya şeytan onları çağırıyorsa! Yani, evet kesinlikle şeytan onları alevli ateşin azabına çağırmaktadır.
Yorum
-
Kîle / Kâlû (قِيلَ / قَالُوا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün Arapça sözlükte "ağızdan çıkan ses, söz söylemek ve kelam" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu eylem, gizli bir düşünceyi değil, dışa vurulmuş, sesli ve taraflar arası iletişimi temsil eden bir ifade biçimidir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesini akıl ve dilin uyumuyla ortaya çıkan, harflerden oluşan anlamlı sözcük dizisi olarak tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki meçhul (kîle/denildi) ve malum (kâlû/dediler) formlarının karşılıklı kullanımını tahlil eder. Bu diyalog formu, Mekke dönemindeki tevhid ile şirk arasındaki polemik ve çatışma ortamının edebi bir yansımasıdır. Vahyin rasyonel çağrısına karşı, müşriklerin inatçı ve statükocu savunması bu fiiller üzerinden sahnelenir.
İttebiû / Nettebiu (اتَّبِعُوا / نَتَّبِعُ)
İbn Fâris, t-b-a kökünün "birinin izinden gitmek, ardına düşmek, ona uymak ve peşinden ayrılmamak" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" eylemini birine inanç, ahlak ve eylem olarak uymak şeklinde açıklar. Ayette bu kelime etrafında bir epistemolojik (bilgisel) çatışma yaşanır: İnananlar, Allah'ın indirdiğine "ittibâ" etmeye çağırırken; müşrikler bu çağrıyı reddedip atalarının yoluna "ittibâ" edeceklerini haykırırlar.
Toshihiko Izutsu, ittibâ kavramının Cahiliye zihniyetindeki karşılığını inceler. Müşrik Arap toplumu için hakikatin ölçüsü ilahi vahiy veya bireysel akıl değil, kabilenin geçmişten getirdiği geleneklerdir. İttibâ, bu bağlamda eleştirel düşünceyi yok eden, ataların bıraktığı mirasa körü körüne ve mutlak bir teslimiyetle bağlanmayı (taklit) ifade eden sosyo-psikolojik bir kilitlenmedir.
Enzele (أَنْزَلَ)
İbn Fâris, n-z-l kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere yerleşmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" fiilini bir şeyi yüksek bir makamdan veya konumdan daha aşağı bir seviyeye indirmek olarak tanımlar. İndirilen şeyin (mâ enzelallah) vahiy olması, onun beşeri bir düşünce veya toplumsal bir gelenek olmadığını, doğrudan ilahi, yüce ve aşkın bir otoriteden yeryüzüne müdahale eden mutlak hakikat olduğunu kanıtlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, vahyin "inzâl" eylemiyle ifade edilmesinin, inancın kaynağına dair net bir sınır çizdiğini aktarır. Müşriklerin savunduğu gelenekler yatay, beşeri ve tarihsel iken; Allah'ın indirdiği dikey, ilahi ve evrenseldir.
Vecednâ (وَجَدْنَا)
İbn Fâris, v-c-d kökünün "bir şeyi arayıp bulmak, ona rastlamak ve elde etmek" manalarına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "vicdan", "vecd" ve "vücûd" kelimelerinin aynı kökten beslendiğini belirtir. Müşriklerin atalarının inancını "bulduklarını" (vecednâ) iddia etmeleri, o inancın akli bir sürecin, felsefi bir sorgulamanın veya ilahi bir arayışın sonucu olmadığını; aksine, doğduklarında hazır bir şekilde karşılarında buldukları ve hiç sorgulamadan içselleştirdikleri bir miras olduğunu gösterir.
Âbâenâ (آبَاءَنَا)
İbn Fâris, e-b-v kökünün "beslemek, büyütmek, terbiye etmek ve varlığa sebep olmak" manalarına geldiğini belirtir. Babanın ve ataların (âbâ) bu isimle anılması, insanın fiziksel ve sosyal varoluşunun onlara dayanmasından ileri gelir.
Toshihiko Izutsu, atalar (âbâ) kavramını Cahiliye ahlakının en sarsılmaz dogması olarak tahlil eder. Eski Arap toplumunda geçmiş ataların yolu (sünnetü'l-âbâ), hukukun, ahlakın ve dinin yegane meşruiyet kaynağıdır. Ataların yolundan sapmak, sadece dini bir hata değil, aynı zamanda kabile asabiyetine ihanet etmek ve sosyal varoluşu yıkmak demektir. Bu nedenle müşriklerin argümanı teolojik değil, tamamen sosyolojik bir reflekstir.
Dücane Cündioğlu, atalar kültü ile vahiy arasındaki çatışmayı felsefi bir zeminde okur. Müşriklerin en büyük savunma mekanizması rasyonel bir delil üretmek değil, kronolojik bir mazerete sığınmaktır. Hakikatin ölçüsü onlara göre "doğru" veya "yanlış" değil, "eski" ve "atalardan miras kalmış" olmasıdır. Kur'an, aklı ve ilahi vahyi rafa kaldıran bu muhafazakar körleşmeyi şiddetle eleştirir.
eş-Şeytânu (الشَّيْطَانُ)
İbn Fâris, ş-t-n kökünün "uzaklaşmak, hakikaten, hayırdan ve rahmetten sapmak" manalarına geldiğini aktarır. Bir ipin kuyuya sarkıtıldığında uzun ve uzak olması bu kökle ifade edilir. Şeytan ismi, ilahi lütuftan ve doğrudan uzaklaşmış, isyankar her türlü varlık için kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı hakikatten sapan, kibre kapılan, insanlık doğasını bozan ve aklı saptıran görünmez veya görünür her türlü tahripkar güç olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, kelimenin kökenini ve Arap diline geçiş sürecini inceler. Jeffery'ye göre "şeytan" kelimesi kök olarak Arapça yapısına uymakla birlikte, terimsel olarak mutlak kötülüğün, baştan çıkarıcının ve ilahi nizamın baş düşmanının özel ismi (Satan/Şeytan) haline gelmesi, Habeşçe (Śayṭān) veya Aramice (Sāṭānâ) gibi komşu dillerin dini metinlerinin ve Yakın Doğu monoteizminin etkisiyle kurumsallaşmıştır.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki şeytan figürünü Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmaları bağlamında ele alır. Şeytan, sadece soyut bir kötülük sembolü değil; müşrikleri atalarının batıl geleneklerine bağlayarak onları ilahi vahiyden koparan, oyalayan ve cehenneme çağıran "aktif bir aldatıcı" profili çizer.
Yed'ûhum (يَدْعُوهُمْ)
İbn Fâris, d-a-v kökünün "birini çağırmak, seslenmek, talep etmek ve bir eyleme yönlendirmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "davet" eylemini birini belirli bir inanca veya tutuma ikna yoluyla çekmek olarak açıklar. Şeytanın müşrikleri davet etmesi, fiziksel bir zorlama veya cebir değildir. Bu davet, fıtratı bozan telkinler, ataların yolunu süslü göstermeler ve aklı uyuşturan vesveseler yoluyla gerçekleşen, kurbanın kendi rızasıyla katıldığı bir saptırma operasyonudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, davet kelimesinin Kur'an'da genellikle peygamberlerin insanları hakka ve tevhide çağırması bağlamında kullanıldığını, ancak burada şeytanın saptırma eyleminin de bir "davet" olarak nitelendirilmesinin manidar olduğunu belirtir. İnsanın önünde ontolojik olarak iki çağrı vardır: İlahi vahyin aydınlığa çağrısı ile şeytanın karanlığa (geleneğin körlüğüne) çağrısı.
Azâbi (عَذَابِ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün asıl manasının "birini bir eylemden engellemek, onu alıkoymak ve menetmek" olduğunu ifade eder. Ceza, kişiyi hayatın refahından, doğal akışından ve huzurundan koparıp alıkoyduğu için "azap" ismini almıştır.
Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını insanın işlediği suçlar ve yanlış tercihler sebebiyle nefse son derece ağır gelen, bedensel ve ruhsal olarak kişiyi yıpratan şiddetli ceza olarak tanımlar.
es-Seîri (السَّعِيرِ)
İbn Fâris, s-a-r kökünün "ateşi tutuşturmak, harlamak, alevlendirmek ve şiddetini artırmak" manalarına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "seîr" kelimesini sönmek bilmeyen, alevleri sürekli yükselen ve dehşet saçan harlı ateş olarak tanımlar. Bu kelime, Kur'an'ın eskatolojik ceza lügatinde cehennemin en belirgin isimlerinden biri olarak kurumsallaşmıştır.
Toshihiko Izutsu, atalar kültü ile cehennem (seîr) arasındaki nedensellik bağını tahlil eder. Şeytanın davetine ve ataların sorgulanmamış, batıl (şirk) geleneklerine uymanın kozmik karşılığı, sıradan bir hata değil, mutlak bir felakettir. Akıl ve vahiy yerine kör taklidi (ittibâ) seçenlerin zihinsel donukluğu, ahirette "seîr"in (harlanan, aktif ve yakıcı ateşin) dehşetiyle karşılık bulur. Bu durum, yanlış epistemolojinin kaçınılmaz ontolojik yıkımını ifade eder.
Yorum
Yorum