اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةًۜ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
“Allah'ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini görmez misiniz? İnsanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi, bir rehber ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar.”
Allah’ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini görmez misiniz? Görmez misiniz? Bu beyanın iki mânaya geldiğini daha önce açıkladık. Bunlardan biri haber verme mânasında olmasıdır. Yani onlar Allah’ın, belirtilen nesneleri kendilerinin hizmetine verdiğini gördüler ve bildiler. İkincisi emir mânasında olmasıdır. Yani Allah’ın göklerde ve yerde bulunan nesneleri hizmetinize verdiğine bakın ve bunu görün. Böylece O, onlara vermiş olduğu nimetleri hatırlatmaktadır. Yine O, bununla onların şükretmelerini talep ediyor. Çünkü O, göklerde ve yerde bulunan nesneleri onların hizmetine vermiştir ki diledikleri şekilde ve diledikleri yollarla ihtiyaçlarını karşılasınlar ve yararlarını elde etsinler. Bunların Allah’ın kudreti, düzenleme ve bunların dışındaki her şeye güç yetiren varlığın düzenlemesi olduğunu da bilmeleri için. Yine bu varlıkları böylece hizmetimize sunmaya güç yetiren varlığın, ölümden sonra insanları diriltmeye de güç yetirir ve O’nu hiçbir şey aciz bırakamaz. Veya bu beyan, O’nun hikmetinin ve ilminin bildirilmesi mânasına gelir. Şöyle ki böyle bir hizmete sunma ancak Onun hikmetiyle mümkün olabilir. Eğer yeniden diriliş ve beklenen netice olmasaydı varlığın yaratılması ve insanın emrine nimetlerin verilmesi boş bir oyun olurdu. Nitekim daha önce bunu açıkladık. Göklerde bulunan nesneler. Göklerde bulunan nesnelerden insanın hizmetine verilenler, muhtemelen yağmur, bulut, güneş, ay ve benzeri göğün yararlarının yeryüzünün yararlarıyla birleştirildiği nesnelerdir. Öyle ki yerin yararları ancak göğün yararları sayesinde var olur. Veya bundan maksat meleklerdir. Çünkü onlar insanların yararlarının söz konusu olduğu bazı durumlarla imtihan edilmektedirler. En doğrusunu Allah bilir.
O, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca sermiştir. İbn Abbâs’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah’a sorarak dedim ki: “Yâ Resûlallah, bu gizli ve açık olan nimetler nelerdir?” O, şöyle buyurdu: “Ey İbn Abbâs açık olanlar İslâm, senin bu yaratılışın ve önünüze rızkın bolca serilmesidir. Gizli nimetlere gelince bunlar, Allah’ın senin kötü amellerini gizlemesi ve seni bunlarla rezil etmemesidir”. Eğer rivayet sahihse başka bir delile ihtiyaç duymaksızın âyetin yorumu bu olur. Müfessirlerin çoğu da bu görüşü benimsemiştir. Açık nimetin görünen güzellik ve temizlik; gizli nimetin de gizli olan necaset ve pislikler olması da mümkündür. Öyle ki bunlar ortaya çıksa pisliğinden ve necasetinden dolayı hiç kimse bunlara yaklaşmaz. Bazıları şöyle der. Açık olanı dil ile, gizli olanı da kalp ile olandır. Mücâhid şöyle demiştir: Açık nimet, İslâm ve rızıktır. Gizli nimet, örtülüp gizlenen günahlar ve kusurlardır. Bu, merfû hadiste bildirilen duruma yakın bir yorumdur. En doğrusunu Allah bilir.
İnsanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi olmadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar. Allah hakkında tartışma Allah’ın birliği hakkında olması mümkündür. Veya nübüvvet hakkında olabilir. Yani Peygamber’in nübüvveti. Veya diriliş hakkında olabilir. Yani O, ölümden sonra diriltir mi? Veya bu insanlar Allah’ın kitabı hakkında tartışmaya kalkışırlar. Bir bilgi, bir rehber ve aydınlatıcı bir kitap olmadan. Bilgi kaynakları üçtür: Akıl, sünnet ve Kur’ân. Bir kişi aklıyla düşünüp akıl yürüterek bilebilir. Yine sünnetin açıklamasıyla bilebilir. Aydınlatıcı kitap da açıklar. Allah hakkında Resûlullah’la tartışmaya kalkışan bu kimselerde bunların hiçbiri yoktu. Özellikle Mekke ahalisi peygamberlere ve kitaplara inanmıyorlardı. Dolayısıyla O, sanki şöyle buyurmaktadır: İnsanlardan öyleleri vardır ki kendilerinde aklî bir delil, sünnetten ve kitaptan herhangi bir beyan olmadığını bildikleri halde Allah hakkında tartışmaya kalkışıyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
Muhammed b. İshak şöyle demektedir: Allah’ın, göklerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini görmez misiniz? Yani güneşi, ayı, yıldızları, bulutları ve rüzgârları. Yine O, yerde bulunan şeyleri de hizmetinize vermiştir. Yani dağları, nehirleri, denizleri, bunlardaki gemileri, ağaçları ve yıldan yıla biten bitkileri. O, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca sermiştir. Açık olarak. Yani insanları eşit kılması, rızık ve İslâm. Gizli olarak. Yani insanoğlunun yapmış olduğu günahların örtülmesi. Bunları hiç kimsenin bilmemesi ve onun da bunlar sebebiyle cezalandırılmaması. Bütün bunlar nimetlerdendir. Ona lâyık olduğu şekliyle bunlardan dolayı Allah’a çokça hamdolsun. O, insanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi olmadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar meâlindeki ilâhı beyan hakkında şöyle demiştir: Allah’ın kızlarının -yani meleklerin- olduğu iddiasına dair tartışmaya kalkışırlar. Bir rehber olmadan. Yani söylediği sözlerde, kendisinde Allah katından gelen bir açıklama bulunmamaktadır. Bir kitap olmadan. Kendisi için onda delil bulunan. Bu beyanın aslı belirtmiş olduğumuz yorumdur. Allah hakkında tartışmaya kalkışıyor. Belirtmiş olduğumuz çeşitli açılardan. Bir bilgi olmadan. Akıl açısından. Bir rehber olmadan. Yani sünnetten bir açıklama olmadan. Bir kitap olmadan. Yani kendisi için onda delil bulunan, Allah katından inmiş bir kitap olmadan. Bilgi kaynakları bunlardır. Dolayısıyla Allah hakkında tartışmaya kalkışan kişide Cenâb-ı Hakk’m bildirdiği bu durumların hiçbiri yoktur. Hatalardan korunma ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.
Ebû Avsece şöyle demiştir: “Esbeğa” fiili önünüze serer, demektir. Yani genişletir. "es-Sâbiğ” geniş, tam olarak uzun ve enli demektir.
Yorum
-
Terav (تَرَوْا)
İbn Fâris, r-e-y kökünün Arapça sözlükte "gözle görmek, idrak etmek, bir şeye bakıp onun ne olduğunu kavramak" ve "zihinsel olarak bilmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" eyleminin hem fiziksel gözle (basar) algılamayı hem de akıl ve kalple (basiret) derinlemesine kavramayı içerdiğini açıklar. Bu ayetin bağlamında göklerin ve yerin insanın emrine verilmesinin "görülmesi", salt bir biyolojik bakış değil; evrendeki kusursuz işleyişi akıl süzgecinden geçirerek, onun arkasındaki ilahi iradeyi zihnen idrak etme eylemidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki "Görmediniz mi?" (E lem terav) şeklindeki soru formunun retorik bir işlev taşıdığına dikkat çeker. Bu kullanım, muhataptan bir bilgi talep etmez; aksine, müşriklerin her gün şahit oldukları halde körleştikleri kozmik hakikatleri sarsıcı bir biçimde onların yüzüne çarparak zihinsel bir uyanış hedefler.
Sehhara (سَخَّرَ)
İbn Fâris, s-h-r kökünün temel manasının "bir varlığa boyun eğdirmek, onu zorla bir işe koşmak ve karşılıksız/ücretsiz olarak itaat ettirmek" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "teshîr" kavramını, bir şeyi kendi doğasından kaynaklanmayan bir amaç doğrultusunda, bir başkasının iradesi ve menfaati için zorunlu olarak çalışmaya sevk etmek şeklinde tanımlar. Göklerin ve yerin teshîr edilmesi, devasa kozmik sistemlerin kendi başlarına şuurlu ilahlar olmadıklarını; ilahi bir yasa (sünnetullah) ile insanın yaşamını sürdürebilmesi için zorunlu bir hizmete koşturulduklarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, teshîr kavramının Kur'an'ın doğa tasavvurunda yarattığı devrime odaklanır. Cahiliye zihniyetinde veya Antik çağ dinlerinde gök cisimleri (güneş, ay, yıldızlar) tapınılan birer tanrı veya doğaüstü güç iken; Kur'an "sehhara" fiiliyle tüm doğayı kutsallığından arındırır (de-sakralizasyon). Evren tapılacak bir varlık değil, insanın hizmetine boyun eğdirilmiş (musahhar) devasa bir alet ve nimet deposudur.
Esbeğa (أَسْبَغَ)
İbn Fâris, s-b-ğ kökünün "tamlık, eksiksizlik, bolluk ve genişlik" manalarına geldiğini belirtir. Savaşçının bütün bedenini açıkta yer bırakmayacak şekilde örten uzun ve geniş zırhlara "dir'un sâbiğa" denilmesi bu kökten türemiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "isbâğ" eylemini, bir nimetin hiçbir eksiklik bırakmaksızın, bolca ve taşıp dökülecek kadar geniş bir biçimde verilmesi olarak açıklar. Allah'ın nimetlerini esbeğa fiiliyle sunması, insanın sadece asgari hayatta kalma ihtiyaçlarının karşılanmadığını, aksine ilahi lütfun insanı her yönden kuşatan, koruyan ve varoluşunu konforlu kılan geniş bir zırh gibi sarıp sarmaladığını gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin teolojik vurgusuna değinir. Nimetlerin "isbâğ" edilmesi, ilahi cömertliğin ve rahmetin mutlaklığını ifade eder. İnsanın yaşamı boyunca farkında olduğu veya olmadığı sayısız biyolojik, ekolojik ve manevi imkanın tamamı, bu "taşkın ve kuşatıcı" verme eyleminin bir sonucudur.
Niamehu (نِعَمَهُ)
İbn Fâris, n-a-m kökünün "halin iyi olması, refah, bolluk, yumuşaklık ve hayatın pürüzsüzlüğü" anlamlarına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "nimet" kelimesini, insanın hayatını kolaylaştıran, ona mutluluk, huzur ve doyum veren, varoluşsal ihtiyaçlarını karşılayan her türlü ilahi iyilik olarak tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, nimet kavramının Kur'an'daki ontolojik genişliğini tahlil eder. Ona göre nimet, sadece maddi servet veya bedensel sağlık ile sınırlı değildir; insanın fıtratındaki potansiyeli gerçekleştirmesini sağlayan akıl, vahiy, hidayet ve duygusal donanımların tamamı bu kapsamdadır. İnsan, kendi gerçekliğine ancak bu nimetler ağı içinde anlam katabilir.
Zâhiraten (ظَاهِرَةً)
İbn Fâris, z-h-r kökünün "yüksekte olmak, üste çıkmak, belirginleşmek ve gözle görünür hale gelmek" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zâhir" kelimesini beş duyu ile algılanabilen, varlığı herkes tarafından açıkça bilinen ve inkarı mümkün olmayan maddi unsurlar olarak açıklar. Bedensel sağlık, yiyecek, içecek, mal, mülk ve doğadaki kusursuz düzen, zâhir nimetlerin kapsamına girer.
Bâtıneten (بَاطِنَةً)
İbn Fâris, b-t-n kökünün "bir şeyin içine girmek, gizli olmak, gözden uzak ve içsel kısım" anlamlarına geldiğini ifade eder. Zâhir kelimesinin tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "bâtın" nimetleri duyularla kavranamayan, ancak akıl, kalp ve sezgi ile idrak edilebilen soyut lütuflar olarak tanımlar. İman, akıl, meleklerin yardımı, ilahi koruma, günahların örtülmesi ve kalbe verilen huzur (sekinet) bu türdendir.
Dücane Cündioğlu, zâhir ve bâtın nimetlerin bir arada zikredilmesini insanın ontolojik ikiliği üzerinden felsefi bir okumaya tabi tutar. İnsan, hem çamurdan/bedenden (zâhir) hem de ilahi ruhtan/şuurdan (bâtın) müteşekkil diyalektik bir varlıktır. Allah'ın nimetlerini bu iki formda eksiksiz (isbâğ) sunması, ilahi inayetin insanın her iki varoluşsal katmanını da kusursuz bir simetri ile beslediğini ve muhatap aldığına işaret eder.
Yucâdilu (يُجَادِلُ)
İbn Fâris, c-d-l kökünün asıl manasının "bir ipi veya nesneyi sıkıca burmak, sağlamlaştırmak ve güreşmek" olduğunu belirtir. Kişiyi güreşte yere çalmaya "cecdel" denilir. Fikirsel tartışmalara "cedel/mücadele" isminin verilmesi, tıpkı güreşteki gibi tarafların argümanlarını eğip bükerek rakibini fikren yere serme ve ona üstünlük kurma çabasından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, "mücadele" eylemini, hakikati aramak ve doğruyu bulmak için yapılan bir fikir alışverişi (müzakere) olarak değil; tamamen düşmanlık, inat ve muhatabı susturarak kendi otoritesini kabul ettirmek amacıyla yapılan sert söz düellosu olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, mücadele eyleminin bağlamını Cahiliye zihniyetinin teolojik kibri üzerinden tahlil eder. Allah hakkında tartışan müşriklerin amacı teolojik bir doğruya ulaşmak değildir. Onların itirazları, kendi kabile geleneklerini ve putperest statükoyu ne pahasına olursa olsun korumaya yönelik, entelektüel dayanaktan yoksun ancak retorik olarak şiddetli bir "sözel güreş" (cedel) pratiğidir.
Munîrin (مُنِيرٍ)
İbn Fâris, n-v-r kökünün "ateş, ışık, aydınlık ve eşyayı görünür kılan parlaklık" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "munîr" kelimesini, kendi zatında ışık barındıran ve etrafındaki karanlıkları yok ederek yol gösteren aydınlatıcı unsur olarak açıklar. Ayette "Aydınlatıcı bir kitaba (kitâbin munîr) dayanmaksızın Allah hakkında tartışanlar" ifadesi, vahyin epistemolojik değerini vurgular; ilahi kitap, aklı cehalet karanlığından çıkaran ve inanç konularındaki zihinsel körlüğü gideren mutlak ışıktır.
Arthur Jeffery, n-v-r kökünün Sami dillerindeki dini kullanımına değinerek, "ışık/nur" metaforunun Aramice ve Süryanice litürjik metinlerde doğrudan ilahi vahyi, bilgeliği ve Tanrı'nın kelamını simgelediğini aktarır. Kur'an, vahyi "munîr" sıfatıyla niteleyerek, bu kadim dini sembolizmi kendi epistemolojisinin merkezine yerleştirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki bu sıfatın zıtlıklar üzerine kurulu retorik işlevine dikkat çeker. "Mücadele" kelimesiyle ifade edilen müşrik tartışmaları karanlığı, kaosu ve kör inadı temsil ederken; "Kitâbin Munîr" sıfatı bu kaosu bitiren, hakikatin sınırlarını net, berrak ve aydınlık bir şekilde çizen ilahi rehberliğin şaşmaz doğasını simgeler.
Yorum
Yorum