Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Lokman Sûresi, 18. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Lokman Sûresi, 18. Ayet

    وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tusa’’ir ḣaddeke linnâsi velâ temşi fî-l-ardi merahâ(an)(s) inna(A)llâhe lâ yuhibbu kulle muḣtâlin feḣûr(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme, unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez.

      Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme. “Ve lâ tüsâ'ir” ve “ve lâ tüsa'ir” “elif” harfiyle veya “elif” harfi olmaksızın her iki şekli de dilde mevcut bir kullanımdır. Müfessirlerin tamamı veya çoğunluğu şöyle demektedir: Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma. Yani büyüklenerek ve gurura kapılarak insanlardan yüz çevirme. Aynı şekilde ortalıkta çalım satarak yürüme meâlindeki âyet hakkında şöyle derler: Yani kendini beğenmişlik ve kibir içerisinde günahlarla şımararak, aşırı bir sevinç duyarak, büyüklenerek ve zorbalaşarak yürüme. Ebû Avsece şöyle demiştir: “el-Merah” haddini aşan bir neşe içinde olmak demektir. Bu, ancak büyüklük taslamaktan doğar, çünkü çalım satarak yürür. Müfessirlerin çoğunluğu bu beyanı kibirden ve zorbalıktan dolayı yüz çevirmek olarak yorumlamaktadırlar. Hasan-ı Basrî de bu görüştedir. O, şöyle demiştir: Bu, kibirden dolayı, insanları küçük görerek ve onları hafife alarak onlardan yüz çevirmek demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “el-Asar” yüz çeviren demektir. Zeccâc şöyle demektedir: “es-Sa‘ar” devenin yakalandığı bir hastalıktır. Bu, devenin boynunu eğmektedir. Zeccâc’m yorumuna göre gurura kapılarak insanlara burun kıvırma meâlindeki İlâhî beyanın mânası şöyledir: Yani insanlara karşı boynunu eğip durma. Ebû Avsece de buna yakın bir mânadan söz etmiştir. O, şöyle diyor: Gurura kapılarak burun kıvırma. Yani büyüklenerek zorbalaşma. Bu, gurura kapılmak suretiyle boyunu eğip çevirerek onlara bakmamandır. Yine o şöyle der: "es-Saar" boyundaki eğriliktir. "Boynu eğri adam, boynu eğri deve ve onda boyun eğriliği vardır” denilir. Yine eğer bir kişi büyüklenerek insanlardan kafasını eğip çevirdiğinde, onlara bakmadığında "yüzünü eğip çevirdi" denilir. O da Zeccâc’ın söylediği gibi demektir: "es-Sa‘ar" devenin yakalandığı bir hastalıktır. Bu, devenin boynunu eğmektedir. Bunun aslı müfessirlerin ve dilcilerin dediği gibi yüz çevirmektir. Ayrıca bu beyanın iki şekilde yorumlamaya ihtimali vardır: Bunlardan biri şudur: Müfessirlerin belirttiği gibi bu, onların gururları ve büyüklenmeleri, insanları küçük ve hakir görmeleri dolayısıyla hakikat mânasına göre yüz çevirmeleridir. Çünkü onlar diğer insanları kendilerine denk görmüyorlardı. Buna göre ortalıkta çalım satarak yürüme meâlindeki İlâhî beyan da belirttiğimiz gibi hakikat anlamında büyüklenerek ve zorba bir şekilde yürümek mânasına gelir. İkinci yorum şudur: Bu beyan hakikat mânası itibariyle onlardan yüz çevirme ve ayaklarla yürüme anlamına gelmez. Bilakis iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma işinde geri durmaktan ve bunları yapmamaktan kinâyedir. Yoksa bu beyan, büyüklenme ve onlara karşı zorbalaşma, diğerlerini hafife alma anlamında değil, aksine onlardan çekinme ve korkma mânasına gelir. Eğer bu beyan, iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma hususunda geri durma ve bundan yüz çevirme mânasında olsaydı onlardan çekindikleri ve korktukları için bunu yapmadıklarında mâzur görülmezler.

      Muhammed b. İshak şöyle demektedir: Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma. Yani seninle konuştuklarında fakir insanlara karşı büyüklenerek yüzünü çevirme. Çalım satarak. Yani büyüklük taslayarak, gurura kapılarak. Unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez. Yani Allah’ın nimetleri karşısında şımaran, gurur ve kibre kapılan, bu nimetlere karşı şükretmeyen kimseyi sevmez.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3192

        #4
        Tusa''ır (تُصَعِّرْ)

        İbn Fâris, s-a-r kökünün temelinde "boynun eğrilmesi, bir tarafa bükülmesi" manasının bulunduğunu belirtir. Kelime aslında develerde görülen ve hayvanın boynunun kasılarak bir yana doğru bükülmesine (sa'ar) neden olan biyolojik bir hastalığın adıdır. Daha sonra bu kelime, insanların kibrinden ve büyüklenmesinden dolayı başkalarına bakmamak için yüzünü ve boynunu kasılarak başka bir tarafa çevirmesi eylemini anlatan ahlaki bir metafora dönüşmüştür.

        Râgıb el-İsfahânî, "sa'ar" kavramını, insanın kendisini diğerlerinden üstün görerek, muhatabını küçümseme amacıyla yüzünü ondan çevirmesi olarak tanımlar. Bu fiil, içsel kibrin (büyüklenmenin) bedene yansımış en kaba ve somut göstergesidir.

        Toshihiko Izutsu, bu eylemi Cahiliye döneminin kabileci ve kibirli (kibr) ahlak anlayışı üzerinden tahlil eder. Cahiliye elitleri, kölelere ve alt tabakadan insanlara karşı sürekli bir "yüz çevirme" ve bedensel bir üstünlük taslama halindeydiler. Kur'an, tevazu (alçakgönüllülük) ahlakını inşa ederken, devenin fiziksel hastalığını anlatan bu kelimeyi kullanarak, kibirlenerek yüz çevirmeyi aslında ahlaki ve ruhsal bir "hastalık" (maraz) olarak nitelendirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyolojik karşılığına değinir. Ayetteki bu uyarının, Mekke'nin şımarık elitlerinin sıradan insanlara ve zayıf müminlere karşı takındıkları iğrenme ve aşağılama jestlerine (beden diline) doğrudan bir müdahale olduğunu, İslam'ın sosyal eşitlik ilkesinin bedensel hareketler düzeyinde bile sıkı bir şekilde düzenlendiğini ifade eder.

        Haddeke (خَدَّكَ)

        İbn Fâris, h-d-d kökünün asıl manasının "yarmak, kazımak ve yeryüzünde uzunca bir çukur/hendek açmak" olduğunu belirtir. Yüze ve yanağa "hadd" denilmesinin sebebi, gözyaşlarının akarken yanakta adeta bir iz veya yol (çukur) bırakmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hadd" kelimesini yüzün bir tarafı, yanak olarak tanımlar. Ayette yüz çevirme eyleminin doğrudan "yanak" kelimesiyle ifade edilmesi, kibrin anatomik detayına dikkat çeker; kişi muhatabına tam cepheden bakmaya tenezzül etmez, ona sadece yanağının bir kısmını göstererek iletişimi fiziksel olarak da asgariye indirir.

        Lin-nâsi (لِلنَّاسِ)

        İbn Fâris, n-v-s (hareket etmek) veya ü-n-s (alışmak, sosyalleşmek) köklerinden türediğini belirttiği bu kelimenin, topluluk halinde yaşayan, birbirine muhtaç olan ve ünsiyet kuran varlıklar (insanlar) anlamına geldiğini aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette "müminlere" değil de genel olarak "insanlara" (lin-nâsi) vurgu yapılmasının evrensel bir ahlak ilkesine işaret ettiğini belirtir. İslam ahlakında tevazu ve nezaket, sadece inanç kardeşlerine özgü kapalı devre bir tutum değildir; inancı, statüsü veya ırkı ne olursa olsun, yaratılmış her bir "insana" karşı asgari saygıyı göstermek ontolojik bir zorunluluktur.

        Temşi (تَمْشِ)

        İbn Fâris, m-ş-y kökünün "yürümek, adım atmak, bir yerden bir yere gitmek" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, yürüme eyleminin hem fiziksel olarak ayaklar üzerinde ilerlemeyi hem de mecazi olarak insanın hayat içindeki genel gidişatını, tutumunu ve varoluşsal yürüyüşünü ifade ettiğini açıklar.

        Fil-ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün "yeryüzü, zemin, ayak basılan alt tabaka" anlamlarına geldiğini aktarır.

        Dücane Cündioğlu, yeryüzü (arz) kavramını varoluşsal bir ironi üzerinden felsefi olarak tahlil eder. İnsanın hammaddesi "arz"dır (toprak/çamur). Kendi varoluşsal kökeni ayaklar altındaki toprak olan bir canlının, yine o toprağın üzerinde kibirle ve böbürlenerek yürümesi, kendi aslına ve fıtratına karşı sergilediği en büyük çelişkidir. Topraktan geldiğini unutan insan, toprak üzerinde ilahlık taslamaya başlar.

        Merahan (مَرَحًا)

        İbn Fâris, m-r-h kökünün "şiddetli ve aşırı sevinç, şımarıklık, taşkınlık ve sınırları aşan neşe" manalarına geldiğini ifade eder. Bu kelime, sükunet ve ağırbaşlılığın (vakar) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "merah" kavramını, insanın elindeki nimetler veya ulaştığı güç sebebiyle kendi sınırlarını unutup böbürlenmesi, aklın ve şeriatın sınırlarını aşan kibirli bir sevinç gösterisi yapması olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, marah kavramının Cahiliye ahlakındaki yerini analiz eder. Cahiliye şiirinde "merah", kahramanın pervasızlığını, hiçbir otoriteye hesap vermeme özgürlüğünü ve bencilce bir yaşam coşkusunu anlatan olumlu bir kabilevi ideali temsil eder. Kur'an ise bu "şımarıkça böbürlenmeyi", ahiret bilincinden (sorumluluktan) yoksun, içi boş ve yıkıcı bir kibir gösterisi olarak mahkum etmiş, yerine takva ve vakar ahlakını ikame etmiştir.

        Muhtâlin (مُخْتَالٍ)

        İbn Fâris, h-y-l kökünün temelinde "kuruntu, vehim, zihinde beliren asılsız görüntü ve kibir" anlamlarının yattığını belirtir. Arapçada ata yürüyüşündeki kasılma ve gösterişten dolayı "hayl", tarladaki korkuluğa da asılsız bir silüet olmasından ötürü "hayal" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "muhtâl" kelimesini, kendisinde gerçekte var olmayan erdemleri, güçleri veya üstünlükleri varmış gibi kurgulayan, kendi ürettiği bu zihinsel kuruntuya (hayale) inanarak insanlara karşı büyüklük taslayan kişi olarak açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kibrin antropolojik ve psikolojik boyutunu bu kelime üzerinden tahlil eder. Kılıç'a göre muhtâl (kibirli) insan, aslında bir "hayalperest"tir. Gerçeklik bağını koparmış, ontolojik acziyetini unutmuş ve kendi zihninde yarattığı sahte (hayali) bir mükemmellik sanrısına hapsolmuştur. Bu haliyle kibir, ahlaki bir kötülük olmanın ötesinde, insanın kendi gerçekliğine karşı geliştirdiği patolojik bir körleşmedir.

        Fahûrin (فَخُورٍ)

        İbn Fâris, f-h-r kökünün "kendinin veya atalarının üstün vasıflarını, soyluluğunu ve yaptıklarını sayıp dökerek başkalarına karşı övünmek" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fahr" eylemini, insanın kendi çabasıyla elde etmediği veya gerçekte kendisine ait olmayan nimetleri (mal, mülk, soy, güzellik) kendi mutlak eseriymiş gibi sahiplenerek şımarıp övünmesi olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, fahr kavramının İslam öncesi Arap toplumunun en temel sosyal kurumlarından biri olduğuna dikkat çeker. Kabileler arasında düzenlenen ve şairlerin atalarının başarılarını yarıştırdıkları "mufâhara" (övünç yarışları), Cahiliye'nin kimlik inşa etme aracıydı. Kur'an, bütün nimetlerin, mülkün ve onurun tek sahibinin Allah olduğunu (tevhid) ilan ederek, insanın kendinden menkul bir güçle övünmesini ontolojik bir saçmalık (şirk kalıntısı) olarak reddeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin sonundaki "muhtâl" ve "fahûr" kelimeleri arasındaki anlamsal işbölümüne dikkat çeker. "Muhtâl", kibrin insanın iç dünyasındaki kuruntusunu ve beden diline yansıyan kasıntılı halini (yürüyüşü) ifade ederken; "fahûr", bu içsel kibrin sözlü olarak dışa vurulmasını, yani dille yapılan övünç ve gösterişi temsil eder. Böylece Kur'an, kibrin hem bedensel hem de sözel formunu aynı ayet içinde kesin bir dille yasaklamıştır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X