يَا بُنَيَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَٓا اَصَابَكَۜ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
“Yavrucuğum, namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir!'
Yavrucuğum, namazını özenle kıl. Namazı kılma emrinin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Bu, Araplar’ın bildiği namazdır. Bu, dua ve niyazda bulunmak, Allah’ı övmek, O’na hamdetmek ve O’nu yüceltmektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar. Bu âyette bildirilen salât, ona dua ve istiğfar etmek, merhamet ve mağfiret dilemektir. Buna göre salât getirme emrinin, ihtiyaçlarını karşılamasını, bağışlamasını ve merhametini Allah’tan talep etmek mânasında olması uygundur. Bu durum söz konusu kişinin devamlı bir şekilde ve her durumda Allah’a niyazda bulunan, ihtiyaçlarını O’na arz eden, O’nu öven, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini anlatan bir kimse olması içindir. İkincisi, Cenâb-ı Hak burada bilinen, kuralları ve şartlarıyla ortaya konulmuş bulunan namazı murat etmiştir. Eğer bu beyan, sözü edilen mânada ise yine önceki yorumda belirtilen Allah'a dua ve övgüde bulunma, O'nun büyüklüğünü ve yüceliğini anlatma anlamlarını da içerir. Çünkü başından sonuna kadar namaz bu hususlar için emredilmiştir. Eğer bu beyandaki namazdan, bilinen namaz murat edilmişse, bize farz kılınan namazın önceki ümmetlerde de olduğunu gösterir. Buna göre İbrahim’in (a.s.) şu sözü de bu mânadadır: Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle. Yine îsâ’nın (a.s.) şu sözü de böyledir: “Bana namazı ve zekâtı emretti”. En doğrusunu Allah bilir.
İyi olanı emret, kötü olana karşı koy. Mâruf, iyi ve hayırlı olan, akıl ve yaratılış bakımından güzel görülen her şeyin ismidir. Münker ise kötü olan, akıl ve yaratılış bakımından kötü görülen her şeyin ismidir. Ayrıca iyi olanı emret, kötü olana karşı koy meâlindeki İlâhî beyanın farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Mâruf, peygamberlerin Allah katından getirmiş oldukları, insanlar için kural haline getirdikleri ve insanları davet ettikleri iyiliktir. Münker, peygamberlerin reddettikleri ve insanların yapmasını yasakladıkları davranışlardır. Veya mâruf, her selim aklın kabul ettiği ve her bozulmamış tabiatın güzel gördüğü her fiildir. Münker, her selim aklın reddettiği ve her bozulmamış tabiatın çirkin gördüğü ve kabul etmediği fiillerdir. Bunun kötülüğü ve iyiliği bedihî bilgi ile bilinir. Veya düşünüp tefekkür etmekle bir fiilin mâruf veya münker olduğu bilinir. Bütün bunlar birdir ve bizim başta açıkladığımız anlama döner. Fakat belirttiğimiz sebepler noktasında farklılaşır.
Başına gelene sabret. Yani iyiliği emretme kötülükten alıkoyma sebebiyle başına gelen eziyetlere sabret. Çünkü böyle bir kişi akılsız ve günahkâr kimselere iyiliği emretmekte, böylelerini kötülükten alıkoymaktadır. Dolayısıyla bu işi üstlenenin başına mutlaka eziyet gelir. Bu durum, iyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın gerekli hususlardan olduğunu ve bu konuda başına eziyet gelse dahi kişinin bunu terketmesine cevaz verilemeyeceğini göstermektedir.
İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir. Bazıları şöyle demiştir: “İnne zâlike min hazmi’l-umûr”. “Hazm” bir işi sağlam ve düzgün yapmak demektir. O, sanki şöyle buyuruyor: Bu, sağlam ve düzgün yapılması gereken işlerdir. Çünkü bir şey, iyice sağlamlaştırılıp bağlandığında düşmesinden ve ortadan kalkmasından emin olunur. Belirtilen husus da böyledir. Bazıları şöyle demiştir: “el-Azm” bir şeyde kesinlik ve sebat demektir. Düzenlemesi, görüşü kesinleşip tereddütlerden arındığında ve bunu dünyevî bir durum için geriye dönmeyecek ve kendisi için değişmeyecek hale getirdiğinde “falan azmetti ve şu işe azmetti” dersin. İşte böyle bir durum, kişinin azmettiği ve kesinleştirdiği kararda sâbit olunca buna “azim" denir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Ekımi (أَقِمِ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün Arapça sözlükte "doğrulmak, ayakta durmak, kıvamında olmak ve bir işte sebat etmek" manalarına geldiğini belirtir. Bu bağlamda bir eylemi "ikame" etmek (ekımi), onu eğriltmeden, savsaklamadan ve eksiksiz bir şekilde, sağlam bir temel üzerine ayağa kaldırmaktır.
Râgıb el-İsfahânî, "ikame" kavramının sıradan bir eylem yapmaktan farklı olduğunu vurgular. Lokman'ın oğluna namazı "kıl" (if'al) yerine "ikame et" demesi, ibadetin sadece şekilsel rükünlerinin yerine getirilmesini değil; onun taşıdığı ruhun, huşunun ve ahlaki bilincin hayatın merkezine yerleştirilerek sürekli canlı tutulmasını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımını insanın ontolojik duruşu bağlamında tahlil eder. Çocuğa verilen inanç eğitiminin (tevhid) ardından gelen ilk pratik emrin "ikame" olması, kulun Allah karşısındaki varoluşsal dik duruşunu ve ahlaki kararlılığını temsil eder.
es-Salâte (الصَّلَاةَ)
İbn Fâris, s-l-v kökünün "ateşe girmek/ısınmak" ve "sırtın alt kısmı/uyluk kemikleri" olmak üzere iki temel lügat anlamı barındırdığını aktarır. İbadet esnasında rükû ve secdeye giderken bedenin bu kısımlarının bükülmesinden dolayı bu kurumsal eyleme "salat" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin en genel anlamının dua ve yakarış olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında ise Lokman'ın oğluna emrettiği salat, bireyin yaratıcısıyla kurduğu en somut, disiplinli ve düzenli iletişim formudur; içsel imanın dışa vuran en temel göstergesidir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini tahlil ederken, Arapçadaki kurumsal ibadet anlamının kökenini tarihi-eleştirel bir yaklaşımla inceler. Ona göre bu terim, dönemin dini dil havzasında, özellikle Aramice veya Süryanicedeki "tslotha" (eğilme, rükû etme, litürjik dua) kelimesinden Arap dini terminolojisine aktarılmıştır.
Toshihiko Izutsu, salat kavramını Cahiliye zihniyetinden İslam'a geçiş sürecinde değerlendirir. Putperest Arapların pragmatik ve bireysel yakarışlarının yerini alan bu kavram, tevhid inancını içselleştiren bireyin (Lokman'ın oğlunun) egosunu kırmasını ve mutlak otoriteye kayıtsız şartsız teslimiyetini simgeleyen sosyal ve manevi bir terbiye aracıdır.
Ve'mur (وَأْمُرْ)
İbn Fâris, e-m-r kökünün "bir işin yapılmasını istemek, talimat vermek, yönlendirmek" manasına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, emir fiilini birini belirli bir eyleme sevk etmek ve o doğrultuda yönlendirmek olarak tanımlar. Ayette Lokman'ın oğluna sadece kendi ibadetini (namazı) yapmasını söylemekle yetinmeyip "emretmesini" de öğütlemesi, İslam ahlakının bireysellikle sınırlı kalmadığını; inanan kişinin toplumun ahlaki inşasında aktif bir özne, bir yönlendirici (fail) olması gerektiğini gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, emretme (iyiliği emretme) eyleminin buradaki kullanımının zorbalık veya tahakküm kurmak olmadığını; bireyin içinde yaşadığı topluma karşı taşıdığı ahlaki sorumluluğu, doğruyu savunma ve yayma cesaretini ifade eden sosyal bir farz olduğunu aktarır.
bil-Ma'rûfi (بِالْمَعْرُوفِ)
İbn Fâris, a-r-f kökünün "bir şeyi iç huzuruyla, sükunetle ve aşinalıkla tanımak, bilmek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ma'rûf" kavramını, hem aklın hem de ilahi yasanın (şeriatın) iyi, güzel ve doğru olarak kabul ettiği, insan fıtratının yadırgamadığı evrensel erdemler olarak açıklar. Lokman'ın oğlundan toplumda yaymasını istediği şey, marjinal veya anlamsız kurallar değil, insan doğasının zaten aşina olduğu (ma'rûf) iyilik, adalet ve dürüstlüktür.
Toshihiko Izutsu, ma'rûf kelimesini Kur'an ahlakının temel taşlarından biri olarak analiz eder. Cahiliye toplumunda "ma'rûf", sadece kabilenin geleneksel olarak iyi kabul ettiği adetler bütünü iken; Kur'an bu kavramı kabilevi sınırlardan kurtarıp, kaynağını ilahi vahiyden alan evrensel, nesnel ve sarsılmaz bir iyilik standardına dönüştürmüştür.
Venhe (وَانْهَ)
İbn Fâris, n-h-y kökünün "bir eylemin son bulması, nihayete ermesi ve birini bir işten alıkoymak, engellemek" manalarına geldiğini belirtir. Aklın bir diğer adının "nüha" olması da insanı zararlı ve akılsızca işler yapmaktan alıkoyması (engellemesi) sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, "nehiy" kavramını, çirkin ve zararlı bir eylemi sözle veya fiili müdahale ile durdurmak, men etmek olarak tanımlar. İyiliği emretmenin tamamlayıcısı olan bu fiil, bireyin toplumdaki yozlaşmaya karşı kayıtsız kalmamasını, kötülük karşısında sadece kalben rahatsız olmakla yetinmeyip önleyici bir irade ortaya koymasını emreder.
anil-Munkeri (عَنِ الْمُنْكَرِ)
İbn Fâris, n-k-r kökünün "tanımamak, yadırgamak, yabancı bulmak ve reddetmek" manasına geldiğini aktarır. Bu kök, bilmek ve tanımak (irfan) kelimesinin tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "münker" kavramını, sağduyunun, temiz aklın ve ilahi şeriatın çirkin bulduğu, insan doğasının reddedip yabancıladığı her türlü kötülük, haksızlık ve ahlaksızlık olarak açıklar. Lokman'ın oğluna bu kavramla verdiği öğüt, fıtrata aykırı olan ve toplumu ifsat eden her türlü eyleme karşı bir ahlaki bariyer oluşturmasıdır.
Toshihiko Izutsu, münker kelimesinin Kur'an'daki semantik alanını ma'rûfun zıddı olarak kurgular. Münker, İslam'ın inşa etmek istediği yeni ahlaki vicdana tamamen yabancı (nekira) olan eylemlerdir. Çocuğa verilen kötülükten sakındırma görevi, bireysel dindarlıktan toplumsal aktivizme geçişin en kritik eşiğidir.
Vasbir (وَاصْبِرْ)
İbn Fâris, s-b-r kökünün asıl manasının "hapsetmek, tutmak, daraltmak ve kısıtlamak" olduğunu ifade eder. İnsanın kendi nefsini, hislerini ve panik halini aklın ve inancın sınırları içine hapsetmesine (kendini tutmasına) sabır denilir.
Râgıb el-İsfahânî, sabır kavramını nefsi aklın ve şeriatın gereklerine göre dizginlemek, yaşanan zorluklar karşısında feryat etmeden dayanıklılık göstermek olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, sabır kavramının Cahiliye'deki "kabile için gösterilen fiziksel ve kör dayanıklılık" anlamından sıyrılarak, Kur'an'da "Allah rızası için ahlaki ve ruhsal bir direniş" anlamı kazandığını tahlil eder. Lokman'ın oğluna sabrı emretmesi, inancın kuru bir felsefe olmadığını, yaşanırken bedeller ödenmesi gereken zorlu bir yolculuk olduğunu gösterir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin iç mantığına dikkat çeker. Toplumda "iyiliği emredip kötülükten alıkoyma" misyonunu üstlenen bir birey, kurulu düzeni, haksız çıkarları ve yozlaşmış statükoyu rahatsız edeceği için kaçınılmaz olarak tepki çekecektir. Kılıç'a göre sabır, bu aktif ahlaki mücadelenin doğuracağı toplumsal linçe, yalnızlaştırmaya veya şiddete karşı bireyin kuşanması gereken en temel psikolojik ve ontolojik zırhtır.
Esâbeke (أَصَابَكَ)
İbn Fâris, s-v-b kökünün "inmek, bir hedefe tam isabet etmek, doğrudan gelip bulmak" manalarına geldiğini belirtir. Atılan okun hedefi vurması, yağan yağmurun toprağa inmesi bu kökten türeyen kelimelerle ifade edilir.
Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin genellikle insanın başına isabet eden, onu hedef alan bela, sıkıntı ve musibetler (acı olaylar) için kullanıldığını açıklar. "Sana isabet eden şeylere" (mâ esâbeke) ifadesi, iyiliği savunan kişinin karşılaşacağı zorlukların rastgele olmadığını, doğrudan onun ahlaki duruşundan dolayı onu bulacak, onu "hedef alacak" kaçınılmaz oklar olduğunu simgeler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, musibet kelimesinin buradaki bağlamını, inanç ve tebliğ yolunda karşılaşılan meşakkatler olarak sınırlar. Lokman'ın öğüdü, inanan genci hayatın romantik bir iyilikler silsilesi olmadığı gerçeğiyle yüzleştirir; hakikati haykırmanın bedeli, kişiye "isabet edecek" olan acı ve sıkıntılardır.
Azmi (عَزْمِ)
İbn Fâris, a-z-m kökünün "kesip atmak, kati karar vermek, bir işi yapmaya kesin ve güçlü bir iradeyle yönelmek" anlamına geldiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "azm" kavramını, kalbin bir eylemi gerçekleştirmek üzere tereddütsüz bir şekilde karar kılması ve bu kararı uygulamak için içsel bir güç toplaması olarak tanımlar. Bu kelime, gevşekliğin ve kararsızlığın tam karşıtıdır.
el-Umûri (الْأُمُورِ)
İbn Fâris, e-m-r kökünün çoğulu olan bu kelimenin "işler, durumlar, eylemler ve önemli meseleler" manasına geldiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "umûr" kelimesini, üzerinde düşünülmesi ve eyleme geçilmesi gereken ciddi hadiseler ve yükümlülükler olarak açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki "azmil umûr" (işlerin en kararlısı/en ağırbaşlısı) nitelemesinin teolojik ve ahlaki ağırlığına dikkat çeker. Öztürk'e göre, namaz kılmak, toplumsal ahlakı savunmak ve bu uğurda gelecek zararlara göğüs germek, sıradan veya tercihe bağlı eylemler değildir. Bunlar, sağlam bir inanç karakteri inşa etmek isteyen her müminin boynuna borç olan, yerine getirilmesi sarsılmaz bir irade (azm) ve kesinlik gerektiren en hayati, en temel yükümlülüklerdir.
Yorum
Yorum