هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ فَاَرُون۪ي مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ بَلِ الظَّالِمُونَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır. Şimdi gösterin bana, O’ndan başkası ne yaratmış? Hayır, zâlimler açık bir sapkınlık içindedirler.”
İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır. Yani sözü edilen göklerin ve yerin yaratılması, canlıların çoğaltılıp yayılması, her türden faydalı bitkilerin yaratılması. Şimdi gösterin bana, O’ndan başkası ne yaratmış? Cenâb-ı Hak onların akılsızlıklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Sizler O’nun bildirmiş olduğu gökler, yer ve bunlardaki bütün varlıkların tümünü Allah’ın yarattığını, O’nun bütün bunların yaratıcısı olduğunu, taptığınız putların bunlardan hiçbir şeyi yaratamadığını ve onların hiçbir şeyi yaratma gücü bulunmadığını bilmektesiniz. Öyleyse Allah’ı bırakıp bunlara nasıl taparsınız? Bunları ilâh olarak nasıl nitelersiniz? İbadet ve ulûhiyette sizlerin, göklerin, yerin ve içindekilerin yaratıcısı olan Allah’tan başkasına nasıl yönelirsiniz? Zira bu sözü edilen varlıkları yaratması dolayısıyla ulûhiyete ve rubûbiyete lâyık olan sadece O’dur. Putlar hiçbir şeyi yaratamaz. Öyleyse bunları nasıl ilâh olarak nitelediniz? Ve Allah’ı bırakıp bunlara nasıl taptınız? En doğrusunu Allah bilir ya, bu şimdi gösterin bana, O’ndan başkası ne yaratmış? mealindeki ilâhî beyanın yorumudur. Yani hiçbir şey yaratmamıştır. Cenâb-ı Hak onların akılsızlıklarını, bilgisizliklerini, söz ve fiillerindeki aşırılığı bildiriyor. En doğrusunu Allah bilir.
Hayır, zâlimler açık bir sapkınlık içindedirler. Zâlimler sözü farklı anlamlara gelir. Bunlardan biri şudur: Onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Zira onlar, kendilerini, Allah’ın emretmiş olduğu konuma yerleştirmemiş, başka yere koymuşlardır. Bu, onların kendilerini putlara tapma konumuna yerleştirmeleridir. Bir diğer yorum şudur: Onlar Allah’ın kendileri için koymuş olduğu sınırları aşarak zulmettiler. Bu sınırlara riayet etmediler, aksine bu sınırları aştılar. Bu beyana ilişkin diğer yorum şudur: Cenâb-ı Hak onları zâlimler diye niteledi, çünkü onlar Allah’ın nimetlerine karşı zulmettiler ve bu nimetlerin şükrünü eda etmediler. En doğrusunu Allah bilir.
Açık bir sapkınlık içindedirler. Yani apaçık bir şaşma içindedirler. Veya apaçık bir helâk içindedirler.
Yorum
-
Halku (خَلْقُ)
İbn Fâris, h-l-k kökünün Arapçada iki temel anlama sahip olduğunu belirtir: Birincisi, bir şeyin ölçüsünü, biçimini ve sınırlarını takdir edip belirlemek; ikincisi ise bir şeyi pürüzsüz ve düzgün hale getirmektir. Yaratma eylemine "halk" denilmesi, bu eylemin rastgele bir var ediş değil, varlığın doğasını, sınırlarını ve işlevini kusursuz bir ölçüyle belirleme (takdir) sürecinden ibaret olmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramını bir şeyi yoktan, daha önce hiçbir modeli ve örneği olmadan varlık alanına çıkarmak (ibda) olarak tanımlar. Ayetteki "hâzâ halkullah" (İşte bu Allah'ın yaratmasıdır) ifadesi, bir önceki ayette sayılan devasa kozmik ve biyolojik sistemleri (gökler, dağlar, canlılar) kapsayan muazzam tasarıma işaret eder. Bu kullanım, yaratılan eserin (mahlûk) ihtişamı üzerinden yaratıcının (Hâlık) eşsiz sanatını ve otoritesini tesciller.
Toshihiko Izutsu, halk kavramının Kur'an ontolojisindeki yerini incelerken, bu kelimenin Yaratıcı ile yaratılan arasındaki sonsuz ve aşılmaz uçurumu belirlediğini ifade eder. Ayetteki ifade, muhataplara yöneltilmiş varoluşsal bir sarsma eylemidir; Allah'ın evrendeki tartışılmaz mutlak yaratıcılığı ile putların acizliği arasındaki ontolojik fark, tam da bu kelime üzerinden keskin bir şekilde çizilir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam ve tefsir geleneğindeki anlamına odaklanarak, "halk" mefhumunun ilahi irade, ilim ve kudretin birleşimiyle ortaya çıkan dinamik bir fiil olduğunu aktarır. Yaratılışın sadece geçmişte olup bitmiş statik bir olay değil, varlığın her an Allah'ın "halk" etme kudretine muhtaç olduğu gerçeğini vurgular.
Feerûnî (فَأَرُونِي)
İbn Fâris, r-e-y kökünün temel manasının "gözle görmek, idrak etmek, bir şeye bakıp onun ne olduğunu kavramak" olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen "irâe" (göstermek), bir nesneyi başkasının görme ve idrak alanına sunmak, onu görünür kılmak demektir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem fiziksel görme (basar) hem de zihinsel/kalbi idrak (basiret) anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki "feerûnî" (bana gösterin) emri, bilgi talep eden gerçek bir soru değil; muhatabın acizliğini, savunduğu fikrin temelsizliğini ortaya çıkarmayı hedefleyen retorik bir meydan okumadır (tahaddi). Allah, müşriklerden putlarının yarattığı somut bir eseri "göstermelerini" isteyerek onların iddialarını rasyonel bir teste tabi tutar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının tarihsel ve sosyolojik bağlamında tahlil eder. Mekke müşrikleri, yeri ve göğü yaratanın "Allah" olduğunu prensipte kabul etmekle birlikte, alt kademedeki tanrısal varlıkların (putların) da kainatın işleyişinde veya ahirette şefaatçi olarak yetki sahibi olduğuna inanıyorlardı. "Bana gösterin" meydan okuması, müşriklerin bu teolojik çelişkisini vurucu bir şekilde yüzlerine çarpan ve sahte ilahların evrendeki sıfır etkisini ispatlayan edebi bir darbedir.
Dûnihî (دُونِهِ)
İbn Fâris, d-v-n kökünün "aşağıda olmak, altta kalmak, bir şeyin berisinde ve daha düşük seviyesinde bulunmak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesini bir mesafenin veya bir değerin altında kalan, o seviyeye ulaşamayan her türlü varlık ve durum için kullanır. "Min dûnihî" (O'nun astından / O'ndan başka) ifadesi, Allah'ın mutlak ve yüce makamının dışında kalan, ontolojik olarak yaratılmışlık ve acizlik seviyesinden kurtulamayan diğer tüm varlıkları ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sisteminde bu kelimenin çok katı bir hiyerarşi kurduğuna dikkat çeker. Evrende yalnızca iki varlık kategorisi vardır: Mutlak yaratıcı olan Allah ve O'nun dışındaki/altındaki her şey (min dûnillah). İnsanın Allah ile arasına koyduğu, dua ettiği veya güvendiği her ne varsa, bu ifadeyle en alt ve değersiz konuma indirgenerek, putperestliğin (şirk) anlamsızlığı vurgulanır.
ez-Zâlimûne (الظَّالِمُونَ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün Arapça sözlükte iki temel anlamı olduğunu aktarır. Birincisi, bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak; ikincisi ise aydınlığın ve nurun zıddı olan "karanlık"tır (zulmet).
Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramını hikmetin ve adaletin tam karşıtı olarak tanımlar. Hikmet bir şeyi doğru yere koymak iken, zulüm onu yanlış yere koymaktır. Bu ayette zâlimler kelimesiyle kastedilenler, yaratma kudreti sıfır olan aciz putlara, mutlak Yaratıcı'ya ait olan ibadet ve tazim hakkını verenlerdir. Bu, ilahi hakkı gasp edip yanlış yere (putlara) koymak olduğundan zulmün en büyüğüdür.
Toshihiko Izutsu, zulüm kavramının Kur'an'daki ahlaki ve teolojik evrimini tahlil eder. Ona göre zulüm, sıradan bir sosyal haksızlığın ötesinde, kozmik hakikatin ve ontolojik düzenin bozulmasıdır. Şirk, en büyük zulümdür çünkü Allah'ın tekliğine (tevhid) karşı işlenmiş bir cinayettir. Bu bağlamda "ez-zâlimûn", sadece başkalarına zarar verenler değil, inanç dünyalarında sahte tanrılar üreterek hakikati karanlığa boğan ve kendi varoluşlarını da mahveden müşriklerdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an terminolojisinde zulüm kelimesinin mutlak formda ve bağlamı içinde kullanıldığında doğrudan "şirk" (Allah'a ortak koşma) ve "küfür" (inkar) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki zâlimler nitelemesi, teolojik bir sapkınlığın, aklı ve vicdanı körleştiren bir adaletsizliğin faillerini işaret eder.
Dalâlin (ضَلَالٍ)
İbn Fâris, d-l-l kökünün asıl manasının "doğru yoldan sapmak, kaybolmak ve hedefi şaşırmak" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramını, bilerek veya cehalet sebebiyle hakikat çizgisinden ayrılmak olarak açıklar. Allah'ın yarattığı devasa evreni görüp de hiçbir şey yaratamayan putlara tapan zihniyet, rasyonel düşünme yetisini kaybetmiş ve varoluşsal bir savrulma (dalalet) içine girmiştir.
Toshihiko Izutsu, dalalet kelimesinin nüzul ortamındaki (çöl hayatı) psikolojik dehşetini analiz eder. Bedevi Araplar için uçsuz bucaksız, izsiz ve acımasız çölde yolunu kaybetmek (dalalet), mutlak ölüm ve yok oluş demektir. Kur'an bu korkutucu çöl metaforunu alarak onu teolojik bir boyuta taşır; zâlimlerin/müşriklerin içinde bulunduğu durum, manevi bir çölde pusulasız kalmak, ontolojik olarak tamamen kaybolmaktır.
Mubînin (مُّبِينٍ)
İbn Fâris, b-y-n kökünün temelinde "iki şeyin birbirinden ayrılması, aralarındaki mesafenin ve farkın açıkça ortaya çıkması" manasının bulunduğunu belirtir. Bir şeyin belirgin ve anlaşılır olması (beyân), onun diğer şeylerden sınırlarıyla ayrılmasından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, "mubîn" kelimesini hiçbir şüpheye, yoruma veya kapalılığa yer bırakmayacak derecede açık, net ve apaçık ortada olan durumlar için kullanır. "Dalâlin mubîn" (apaçık bir sapıklık/kayboluş) tamlaması, müşriklerin düştüğü zihinsel çelişkinin gizli saklı, ince bir teolojik hata olmadığını; aklını kullanan herkesin ilk bakışta görebileceği kadar kaba, mantıksız ve net bir saçmalık olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın retorik yapısında "mubîn" sıfatının pekiştirici (tekit) işlevine dikkat çeker. Bu kelime, zâlimlerin içinde bulunduğu sapkınlığın (dalalet) mazeret kabul etmez boyutunu vurgular; ortada akli bir karmaşa değil, hakikati görmezden gelmeye dayalı, iradi ve apaçık bir körlük söz konusudur.
Yorum
Yorum