Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Lokman Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Lokman Sûresi, 10. Ayet

    خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ḣaleka-ssemâvâti biġayri ‘amedin teravnehâ(s) veelkâ fî-l-ardi ravâsiye en temîde bikum vebeśśe fîhâ min kulli dâbbe(tin)(c) veenzelnâ mine-ssemâ-i mâen feenbetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm(in)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O, gökleri görebileceğiniz herhangi bir destek olmadan (duracak şekilde) yarattı, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi, orada her türlü canlının çoğalmasını sağladı. Biz, gökten su indirip (bununla) yeryüzünde her türden faydalı bitkiler bitirdik.”

      Allahın Eşsiz Yaratması: Gökler, Yer ve İçerisindeki Varlık Âlemi

      O, gökleri görebileceğiniz herhangi bir destek olmadan (duracak şekilde) yarattı. Bazıları şöyle demiştir: O, gökleri göremeyeceğiniz bir direkle yarattı. Denildi ki: Belki göklerin bir direği vardır, fakat siz bunu görmezsiniz. Bazıları şöyle demiştir: O, herhangi bir direk olmaksızın yarattı. Fakat Onun sizin göremeyeceğiniz direkle yaratmasındaki olağanüstülük, direksiz yaratmasındakinden daha aşağı değildir. Çünkü bunun gibi bir varlığı direkli olarak )dikseltmek, lütuf ve kudret bakımından direksiz bir şekilde yaratmaktan daha büyük görülmez. Zira direk bir tüy veya saç teli kadar bile olsa görülür. Dolayısıyla göklerin ağırlığına, büyüklüğüne ve kabalığına rağmen görülemeyen bir direk üzerine yükseltilmesi olağanüstülük bakımından direksiz yaratmaktan daha büyük bir lütuf ve büyüklük açısından daha öndedir. Bu durumlardan hangisi olursa olsun bunda, yaratılmış varlıklara ait güçlerini Allah’ın gücü ve kudretiyle; onlara ait hükümranlığını O nun hükümranlığıyla karşılaştırılmasının imkânsız olduğuna dair delil vardır. Bilakis O, dilediği şekilde ve dilediği keyfiyette her şeye gücü yetendir. Hiçbir şey O nu aciz bırakamaz.

      Sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak “onda sâbit dağlar meydana getiren O’dur” buyurmuştur. “Ravâsî” sâbit varlıklar demektir. Yani O, yeryüzünü dağlarla sâbit kılmıştır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi”. Yani sâbit kıldı. Sizi sarsmaması için. Yani sizi sarsmasın diye. Cenâb-ı Hak burada sarsılmayı bildirdi. “el-Meyd” kelimesi kayma ve sallanma mânasına gelir. Yerin tabiatında kayma ve sallanma yoktur. Aksine yerin tabiatında bölük bölük olma ve aşağı çökme vardır. Yeryüzünün başlangıçta durumunun nasıl olduğu ve bilinemeyen kısımlarında onu sarsılmaya ve sallanmaya götüren durumların ne olduğu bilinemez. Nasıl bir durum vardı ki Cenâb-ı Hak onu dağlarla sâbit kılmıştır. Bunu en doğru şekilde Allah bilir.

      Orada her türlü canlının çoğalmasını sağladı. Bazıları şöyle demiştir: Yayıp çoğalttı. Yani yarattı. Denildi ki: Yaydı. Yani ayrı ayrı yaptı. Bunda Cenâb-ı Hakkın yeryüzünü, imtihan edilen ve edilmeyen, iradeli ve iradesiz bütün canlı çeşitlerinin mekânı ve kaynağı yaptığı bildirilmektedir. Gök ise sadece bir çeşit varlık için yaratılmıştır. Onlar da ibadet ehlidir (meleklerdir). Biz, gökten su indirip (bununla) yeryüzünde her türden faydalı bitkiler bitirdik. Yani burada zikredilen her çiftten bitkiler bitirdik. Faydalı. Dilediği ve umduğu her şeyi onda bulması, nezdindekilere ulaşılması umulan ve tercih edilmeye elverişli olması mânasındadır. Bazıları şöyle demiştir: Kerîm, bakanın güzel gördüğü ve zevk duyduğu her güzel renkten bitkiler bitirdik. Bir diğer âyette bildirildiği gibi: “Orada her türden güzel bitkiler yetiştirdik”. Yani her bakanın güzel gördüğü ve bununla mutluluk duyduğu bitkiler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3192

        #4
        Haleka (خَلَقَ)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün Arapça sözlükte iki temel anlamı olduğunu belirtir. Birincisi bir şeyin ölçüsünü, biçimini ve miktarını takdir edip belirlemek; ikincisi ise bir şeyi düzgün ve pürüzsüz hale getirmektir. Yaratma eylemi, bir varlığın varoluşsal sınırlarını, formunu ve işlevini hassas bir ölçüyle belirlemek olduğu için bu kökten türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" kavramını, bir şeyi daha önce hiçbir örneği ve modeli yokken, hiçlikten varlık alanına çıkarmak (ibda) olarak tanımlar. Ayrıca bu kelimenin, var olan bir maddeden yeni bir şey inşa etmek manasında da kullanıldığını belirtir. Ayette göklerin ve yerin yaratılışı bağlamında kullanılması, Allah'ın mutlak ve eşsiz sanatına, yoktan var etme kudretine işaret eder.

        Toshihiko Izutsu, yaratma fiilinin Kur'an'ın ontolojik (varlıkbilimsel) sistemindeki en kritik kavram olduğunu tahlil eder. Ona göre "halk", yaratıcı (Hâlık) ile yaratılan (mahlûk) arasındaki aşılmaz ontolojik sınırı çizer. Cahiliye dönemi Arapları da dünyayı yaratan bir güce inanmakla birlikte, Kur'an bu fiili kullanarak evrenin kendi kendine işleyen statik bir yapı olmadığını, her an ilahi iradenin aktif müdahalesi ve tasarrufu altında olan bağımlı bir sistem olduğunu vurgulamıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, yaratma kavramının kelami çerçevesini çizer. Allah'ın "haleka" fiiliyle nitelendirilmesi, evrendeki mükemmel düzenin, göklerin ve yerin tesadüfen değil, bilinçli, kudretli ve neyi nasıl yapacağını bilen mutlak bir iradenin eseri olduğunun tescilidir.

        es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün asıl manasının "yükseklik, yücelik ve yukarıda olmak" olduğunu aktarır. Bir şeyin üstünde yer alan, onu gölgeleyen ve kapsayan her şeye lügatte "sema" denilir.

        Râgıb el-İsfahânî, sema kelimesinin yeryüzünün üstünde bulunan, gözle algılanan veya algılanamayan tüm kozmik tavanı ve gök tabakalarını ifade ettiğini belirtir. Kelimenin çoğul (semâvât) formunda kullanılması, evrenin tek bir katmandan ibaret olmadığını, kendi içinde farklı fiziksel veya metafiziksel boyutlara, sistemlere ve derinliklere sahip devasa bir yapı olduğunu gösterir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki kökenlerini inceleyerek, Arapçadaki "sema" sözcüğünün Aramice veya Süryanicedeki "şemaya" kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu belirtir. Ortadoğu'nun kadim dini metinlerinde gökyüzü, daima ilahi otoritenin, erişilmezliğin ve mutlak gücün sembolü olarak kullanılmıştır.

        Amedin (عَمَدٍ)

        İbn Fâris, a-m-d kökünün "dayanmak, desteklemek, bir şeyi ayakta tutmak için altına konulan direk" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "amed" kelimesini çadırı veya bir yapıyı ayakta tutan dikey sütunlar olarak tanımlar. Ayette göklerin "görünen direkler olmaksızın" (biğayri amedin teravnehâ) yükseltildiğinin belirtilmesi, fiziksel dünyada her büyük yapının bir desteğe ihtiyaç duymasına karşın, ilahi kozmolojide bu desteğin görünmez çekim kuvvetleri veya ilahi kudretin doğrudan tutması şeklinde gerçekleştiğine dair derin bir tasvirdir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki Arap zihniyetiyle olan bağına dikkat çeker. Çölde yaşayan ve hayatı çadır (hıme) etrafında şekillenen Bedevi için bir tavanın/çadırın direksiz ayakta durması imkansızdır. Kur'an, muhatabın dünyasındaki bu en temel mimari zorunluluğu (direk) kullanarak, gökyüzü gibi muazzam bir tavanın direksiz durmasının arkasındaki sarsıcı ilahi kudreti muhatabın idrakine sunmuştur.

        Revâsiye (رَوَاسِيَ)

        İbn Fâris, r-s-y kökünün "sabit olmak, yerinden oynamamak, ağırlaşmak ve sağlam bir şekilde yerleşmek" manalarına geldiğini belirtir. Geminin demir atıp sabitlenmesi eylemi de bu kökten türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "revâsi" kelimesini, yeryüzüne derinlemesine kök salmış, ağırlıklarıyla yeryüzünün dengesini sağlayan ulu dağlar olarak açıklar. Bu kelime, dağların sadece birer coğrafi yükselti olmadığını, aynı zamanda gezegenin jeolojik dengesini kuran sabitleyici unsurlar olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, dağlar için neden "cibâl" yerine "revâsi" kelimesinin tercih edildiğine değinir. Revâsi sıfatı, dağların kütlesel varlığından ziyade, onların yeryüzündeki "sabitleme, dengeleme ve sarsıntıyı önleme" şeklindeki dinamik fonksiyonlarına vurgu yapan işlevsel bir isimlendirmedir.

        Temîde (تَمِيدَ)

        İbn Fâris, m-y-d kökünün "sallanmak, çalkalanmak, şiddetle sarsılmak ve dengesini yitirmek" anlamına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "meyd" kavramını bir şeyin sağa sola şiddetle yatması, çalkantıya girmesi olarak tanımlar. Ayette dağların (revâsi) yeryüzüne yerleştirilme gerekçesi olarak "sizi sarsmaması için" (en temîde bikum) formunda kullanılması, üzerinde yaşanan zeminin aslında son derece hareketli ve kaotik bir potansiyele sahip olduğunu, ancak ilahi müdahale ile yaşanabilir, stabil bir dengeye oturtulduğunu gösterir.

        Dücane Cündioğlu, kelimeyi varoluşsal ve psikolojik bir okumaya tabi tutarak, yeryüzünün sarsılması (meyd) halini insanın ayağının altındaki zemini kaybetmesi, güvensizlik ve ontolojik kaos olarak değerlendirir. Dağların sabitleyici gücü, evrendeki fiziksel düzenin olduğu kadar, insanın güven içinde yaşamasını sağlayan ilahi rahmetin de bir tezahürüdür.

        Besse (بَثَّ)

        İbn Fâris, b-s-s kökünün "bir şeyi dağıtmak, yaymak, saçmak ve her tarafa ulaştırmak" manalarına geldiğini ifade eder. Rüzgarın tozu veya bulutları savurup yayması bu kelimeyle anlatılır.

        Râgıb el-İsfahânî, "bess" eylemini bir şeyi bir yerden çıkarıp geniş alanlara çoğaltarak dağıtmak olarak tanımlar. Allah'ın yeryüzünde canlıları "besse" fiiliyle var etmesi, hayatın tek bir noktaya sıkışmadığını, yeryüzünün her köşesine, her iklimine uygun çeşitlilikte canlıların serpiştirildiğini ve ekolojik bir yayılımın gerçekleştirildiğini gösterir.

        Dâbbetin (دَابَّةٍ)

        İbn Fâris, d-b-b kökünün "yavaşça yürümek, debelenmek, karınca veya sürüngen gibi yere yakın hareket etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Zamanla yeryüzünde hareket eden tüm canlılar için genel bir isim olmuştur.

        Râgıb el-İsfahânî, "dâbbe" kelimesini yeryüzünde kımıldayan, yürüyen, sürünen veya ayakları üzerinde hareket eden insan, hayvan ve haşerat dahil tüm biyolojik varlıklar olarak tanımlar. Bu kelimenin kullanımı, yeryüzünün statik bir kaya parçası olmadığını, sürekli hareket halinde olan canlı formlarla kaynayan dinamik bir yaşam alanı olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın doğa tasavvurunda "dâbbe" kavramının yerini tahlil eder. Ona göre Kur'an'da yeryüzünde hareket eden her canlı, salt biyolojik bir organizma değil; Allah'ın yaratma kudretini, rızık vericiliğini ve sanatsal çeşitliliğini gösteren canlı birer "ayet"tir (işaret). Canlıların yeryüzüne yayılması, ilahi iradenin yaşamı her yere nüfuz ettiren aktif tezahürüdür.

        Enzelnâ (أَنْزَلْنَا)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere yerleşmek ve konaklamak" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" fiilini bir şeyi yüksek bir makamdan veya konumdan daha aşağı bir seviyeye indirmek olarak açıklar. Yağmurun gökten indirilmesi fiziksel bir inişi ifade ederken, aynı zamanda bu suyun yüce bir lütuf makamından (Allah'tan) muhtaç durumdaki yeryüzüne gönderilen bir rahmet olduğunu da imler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da suyun/yağmurun indirilmesi (inzâl) fiilinin sıklıkla vahyin indirilmesiyle paralel bir semantik yapıda kullanıldığına dikkat çeker. Nasıl ki gökten inen su ölü toprağa biyolojik hayat veriyorsa, ilahi makamdan inen vahiy (Kur'an) de ölü ve çorak kalplere manevi hayat verir. İkisi de "inzâl" fiiliyle ifade edilen hayat bahşedici ilahi müdahalelerdir.

        Mâen (مَاءً)

        İbn Fâris, m-v-h kökünün "su" anlamına geldiğini, hayatiyetin ve akışkanlığın temel kaynağı olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, suyu, yeryüzündeki tüm bitkisel ve hayvansal yaşamın temel maddesi, oluşumun ve büyümenin zorunlu şartı olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, su kavramının nüzul ortamındaki (çöl) psikolojik ve sembolik karşılığını analiz eder. Kuraklık ve ölümle iç içe yaşayan Arap toplumu için su, mutlak kurtuluş ve yeniden diriliştir. Kur'an, bu derin psikolojik algıyı kullanarak suyu sadece fiziksel bir madde olarak değil, "ilahi rahmetin" ontolojik bir kanıtı ve ahiretteki "yeniden dirilişin" (ba's) dünyevi bir provası, görsel bir argümanı olarak sunar.

        Zevcin (زَوْجٍ)

        İbn Fâris, z-v-c kökünün "tek olan şeyin eşi, ikilinin her bir teki, birleşerek tamlık oluşturan çift" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelime tekin (ferd) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kavramını, ister hayvanlarda erkek-dişi olsun, ister bitki ve eşyalarda birbirini tamamlayan zıtlıklar (tatlı-acı, aydınlık-karanlık) olsun, kainattaki ikili ve eşli sistemlerin tamamı için kullanır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "zawga" veya Antik Yunanca "zeugos" kelimeleriyle bağlantısını kurarak, eşleşme ve çift olma mefhumunun Sami dillerindeki tarımsal ve toplumsal köklerine işaret eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın ontolojisinde "zevc" (çift/eş) kavramının kritik bir yeri olduğunu belirtir. Yaratılan her şeyin çiftler ve zıtlıklar halinde var edilmesi, hem evrendeki birbirine muhtaç tamamlayıcılığı gösterir hem de "Tekil/Ferd" olmanın, hiçbir eşe ve zıdda sahip olmamanın yalnızca ve yalnızca Allah'a (Tevhid) mahsus bir özellik olduğunu kanıtlayan felsefi bir argümandır.

        Kerîmin (كَرِيمٍ)

        İbn Fâris, k-r-m kökünün temelinde "şeref, asalet, iyilik, cömertlik ve bir şeyin kendi cinsinin en nadide, en kaliteli örneği olması" anlamının yattığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kerîm" sıfatını, bir şeyde övülmeye değer hangi özellik varsa onu kendinde toplayan, kusursuz ve faydalı nitelik olarak tanımlar. Bitkiler ve ekinler için "zevcin kerîm" (kerim çiftler/türler) denilmesi; o bitkilerin göz alıcı güzelliğe sahip, bol ürün veren, zararsız, besleyici ve doğanın işleyişine en estetik biçimde katkı sağlayan üstün türler olmasından ileri gelir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, doğadaki varlıklara ahlaki bir sıfat olan "kerîm" isminin verilmesini estetik bir tefsirle açıklar. O'na göre Allah'ın yarattığı bitkiler, sadece mekanik bir biyolojik süreç işletmezler; verdikleri ürünlerle, sergiledikleri renkler ve kokularla ilahi cömertliğin yeryüzündeki "kerem" (ikram) elçileridirler. Bu sıfat, evrenin kör bir makine değil, ilahi sanatın ve zarafetin sergilendiği estetik bir sahne olduğunu vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X