وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا وَلّٰى مُسْتَكْبِراً كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَاَنَّ ف۪ٓي اُذُنَيْهِ وَقْراًۚ فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
“Böyle birine âyetlerimiz okunduğunda sanki kulaklarında ağırlık varmış da onu işitemiyormuş gibi büyüklük taslayarak sırt çevirir. Ona acıklı bir azabı müjdele!”
Böyle birine âyetlerimiz okunduğunda büyüklük taslayarak sırt çevirir. Yani büyüklük taslayarak ve kibirlenerek yüz çevirir. Sanki kulaklarında ağırlık varmış da onu işitemiyormuş gibi. Bu beyanın, bildirim (takrir) mânasına gelmesi de hakikat anlamı dışında bir mânada anlaşılması da mümkündür. Eğer bu beyan, bildirim mânasındaysa dinlemeyi terketmek şeklinde anlaşılmalıdır. Eğer hakikat mânasının dışında kabul edilirse Cenâb-ı Hak birçok âyette bunu açıklamıştır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir” İlâhî beyanı gibi. Bu da iki mânaya açıktır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak bu kimseyi şiddetli azap ile tehdit etmiş ve şöyle buyurmuştur: Ona acıklı bir azabı müjdele!
Yorum
-
Tutlâ (تُتْلَىٰ)
İbn Fâris, t-l-v kökünün Arapça sözlükte "bir şeyin ardına düşmek, peşinden gitmek ve onu izlemek" anlamlarına geldiğini belirtir. Okuma eylemine "tilavet" denilmesinin sebebi, harflerin, kelimelerin ve anlamların birbirini ardışık ve düzenli bir şekilde izlemesinden kaynaklanmaktadır.
Râgıb el-İsfahânî, "tilavet" kavramını salt bir metin okuma eylemi olan "kıraat"ten ayırarak daha spesifik bir çerçeveye oturtur. Ona göre tilavet, özellikle ilahi vahyi, onun içerdiği hükümleri, uyarıları ve müjdeleri bir nizam içinde, anlamına nüfuz ederek ve o anlama tabi olma (peşinden gitme) niyetiyle okumayı ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kurumsal kullanımının kökenini tarihi-eleştirel bir yaklaşımla tahlil eder. Jeffery, bu kökün Sami dillerinde yaygın olduğunu kabul etmekle birlikte, "tilavet" kelimesinin dini metinlerin resmi ve litürjik okunuşunu ifade eden bir terim olarak, Süryanice "tla" (sesli okumak, ilahi söylemek) kelimesinin kilise geleneğindeki kullanımından Arap dini terminolojisine uyarlandığını ileri sürer.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette meçhul (edilgen) formda kullanılmasının nüzul ortamındaki sosyolojik karşılığına değinir. Vahyin "okunması", Hz. Peygamber veya inananlar tarafından gerçekleştirilen aktif bir tebliğ faaliyeti olmakla birlikte, burada failin gizlenmesiyle asıl vurgunun okunan metnin (ayetlerin) nesnel varlığına ve muhatabı sarsan ilahi otoritesine yapıldığını değerlendirir.
Vellâ (وَلَّىٰ)
İbn Fâris, v-l-y kökünün temelinde "iki şeyin arasında hiçbir engel kalmayacak şekilde birbirine yakın olması, bitişmesi" anlamı bulunduğunu aktarır. Ancak kelime, zıt anlamlı (eżdâd) kullanımlara müsait bir yapıdadır; bu ayette olduğu gibi "tevelli" formunda kullanıldığında birine sırtını dönmek, yüz çevirmek ve uzaklaşmak manasına evrilir.
Râgıb el-İsfahânî, bu eylemi hem fiziksel olarak bedeni çevirip gitmek hem de metaforik olarak sunulan bir fikri, inancı veya çağrıyı reddetmek olarak açıklar. Ayetteki "vellâ" fiili, muhatabın Kur'an ayetlerine karşı gösterdiği bedensel uzaklaşmanın altındaki derin zihinsel ve inançsal kopuşu simgeler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki-semantik evreninde bu kelimenin İslam'ın talep ettiği varoluşsal teslimiyetin (islam/yönelme) tam zıddı olan aktif bir reddedişi ifade ettiğini belirtir. Cahiliye zihniyeti, ilahi çağrıya karşı pasif bir ilgisizlikten ziyade, bilinçli ve eylemsel bir "sırt dönme" tavrı içindedir.
Mustekbiran (مُسْتَكْبِرًا)
İbn Fâris, k-b-r kökünün "büyüklük, yücelik ve azamet" anlamlarına geldiğini, bunun küçüklük (sığar) kelimesinin zıddı olduğunu ifade eder. İnsanın kendi konumunu olduğundan büyük görmesi (istikbar) ve başkalarını küçümsemesi de bu kökten türemiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "istikbar" kavramını, kişinin kendisinde bulunmayan bir büyüklüğü iddia etmesi ve hakikati kabul etmeyi kendi egosuna yedirememesi durumu olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla mustekbir, ilahi otorite karşısında acziyetini kabul etmeyip sahte bir tanrılık veya mutlak bağımsızlık vehmine kapılan kişidir.
Toshihiko Izutsu, istikbar kavramını Cahiliye ahlakının en kilit psikolojik unsuru olarak analiz eder. Ona göre müşrik Arap elitlerinin Kur'an'a karşı çıkışının temelinde entelektüel bir şüphe değil, kabilevi gurur, aşırı özgüven ve ilahi bir kudrete boyun eğmeyi onursuzluk sayan bu hastalıklı büyüklük kompleksi yatmaktadır. Bu kavram, Allah'a kul olmayı reddeden mutlak kibrin varoluşsal adıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı antropolojik bir perspektifle ele alarak, mustekbir karakterinin hakikate ulaşmasının önündeki en büyük engelin bilgi eksikliği değil, ahlaki yozlaşma olduğunu vurgular. Kişinin egosunu putlaştırması, zihinsel melekelerini kilitleyerek ayetlerin dönüştürücü gücüne karşı aşılmaz bir duvar örmesine neden olur.
Vakran (وَقْرًا)
İbn Fâris, v-k-r kökünün temel manasının "ağır olmak, bir şeyin yükünün fazla olması" olduğunu belirtir. Kulağın ağırlaşması ve sağır olması da kulağın içine sanki bir ağırlık çökmüş gibi işitme yetisinin engellenmesi bağlamında bu kökten neşet etmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "vakr" kelimesini kulaktaki ağır işitme veya tamamen sağırlık durumu olarak tanımlar. Ancak Kur'an'daki kullanımı itibarıyla bu sağırlık, biyolojik ve fiziksel bir kusur değil; inat, önyargı ve kibir sebebiyle kişinin kalbine giden idrak yollarının tıkanmasıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin Kur'an'daki epistemolojik kullanımını tahlil ederek, buradaki sağırlığın "işitememek" değil, "dinlemeyi reddetmek" olduğunu savunur. Vahyin hakikati karşısında kendi konfor alanını bozmak istemeyen mustekbir özne, ilahi sese karşı kendi zihnine ve duyularına bilinçli bir "ağırlık" (vakr) indirerek suni bir sağırlık üretir; bu, ontolojik bir körleşme ve sağırlaşma halidir.
Febeşşirhu (فَبَشِّرْهُ)
İbn Fâris, b-ş-r kökünün sözlük anlamının "insanın dış derisi, cildinin yüzeyi" olduğunu ifade eder. Sevindirici bir haber veya müjde verildiğinde insanın yüzündeki kan akışının değişmesi, derisinde aydınlık ve tebessüm belirmesi sebebiyle müjdeleme eylemine "beşaret/tebşir" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin esasen insanın yüzünü güldüren ve derisini tazeleyen sevinçli haberler için kullanıldığını belirtir. Ancak bu ayette azap ve acı ile birlikte kullanılmasının, edebi bir sanat olan alay (tehakküm) ve kınama (tevbih) maksadı taşıdığını açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tebşir kelimesinin Kur'an'ın retorik dünyasındaki ironik kullanımına değinir. Normal şartlarda cennet ve lütuf için kullanılan bu müjdeleme fiili, ayetlerle alay eden ve kibirlenen kimselere yönelik kullanıldığında, muhatabın beklentisini tersine çevirerek yaşayacağı fiziksel cezanın (azabın) öncesinde uygulanan ağır bir psikolojik yıkım ve edebi bir sarsıntı işlevi görür.
Azâbin (عَذَابٍ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün asıl manasının "birini bir eylemden engellemek, onu alıkoymak" olduğunu aktarır. Azap kelimesi de kişinin hayatındaki doğal akışı, refahı ve konforu kesintiye uğratan, onu şiddetle sarsıp normal durumundan men eden ceza anlamını taşır.
Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını nefse çok ağır gelen, kişiye derin acı veren şiddetli ceza olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, azap kelimesinin Kur'an'ın eskatolojik ceza lügatinde merkezi bir yer tuttuğunu belirtir. Izutsu'ya göre, dünyada vahye karşı kibirlenmenin ve ilahi çağrıyı alaya almanın kozmik karşılığı, ontolojik bir çöküştür. Ebedi alemdeki azap, aslında kişinin dünyadaki istikbarının ve hakikate kapattığı kulaklarındaki sağırlığın ete kemiğe bürünmüş nihai sonucudur.
Elîmin (أَلِيمٍ)
İbn Fâris, e-l-m kökünün "acı çekmek, şiddetli sızı duymak ve dertlenmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "elem" kavramını bedene ve ruha nüfuz eden şiddetli acı olarak açıklar. "Elîm" kelimesi, bu acının sürekli, yakıcı ve son derece tesirli olduğunu ifade eden mübalağalı bir sıfattır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da azap kelimesini niteleyen çeşitli sıfatlar (muhîn/aşağılayıcı, şedîd/şiddetli vb.) bulunduğunu, "elîm" sıfatının ise cezanın tahrip edici, can yakıcı ve sarsıcı boyutuna dikkat çektiğini aktarır. İlahi ayetleri duymazdan gelen kibrin, duyuları hiçe sayan sağırlığın cezası, tam zıddı bir şekilde bütün hücrelerde hissedilecek keskin ve "elîm" bir acı olarak tasvir edilmiştir.
Yorum
Yorum