وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍۙ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواًۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Lokman Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlence vesilesi kılmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar; işte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor:
İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar. Eğlendirici sözleri alıp kullananlar meâlindeki ilâhı beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Burada alışveriş hakikat mânasına değil, aksine tercih etme mânasındadır. Çünkü alışveriş, bir malın ve paranın alışı ve verişi mânasındaki değiş tokuştur. Fakat onlar, oyun ve eğlendirici sözleri, hikmetli ve hak sözlere tercih etmişlerdir. “Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır” meâlindeki âyet de bu mânadadır. Yani kötülüğüne rağmen sapkınlığı, güzel olduğu halde hidâyete karşı tercih ettiler. Buna göre onlar eğlendirici sözleri hak ve hikmetli sözlere tercih etmişlerdir. Yine onlar fâni olanı bâki olana tercih etmişlerdir. Böylece Cenâb-ı Hak bunu alım-satım olarak nitelemiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, hakikat mânasına göre alım-satımdır. Bununla birlikte farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, kadın ve erkek şarkıcıların alınması mânasındadır. Onlar bunları eğlenmek ve oyun oynamak için alıyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Bazı kimseler acemlerin sözlerinden bâtıl ve eğlendirici sözleri alıyor ve yazıyordu. Sonra da gelip bu sözleri Kureyşlilere söyleyip şöyle diyordu. Muhammed size Âd ve Semûd kavminin sözlerini söylüyor, ben de size Fars ve Rumların sözlerini söylemekteyim. Dolayısıyla bu durum, söz konusu kişinin eğlendirici sözleri alması ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyması demektir. Böylece insanlar Kur’ân’dan ve Hz. Muhammed’e iman etmekten alıkonmaktaydı.
O yolu eğlence vesilesi kılmak için. Kur’ân’dan bir şey işittiğinde onu eğlence vesilesi kılıyordu. Bu, inkârcıların ve münafıkların âdetiydi. Onlar Kur’ân’la, Resûlullah’la ve ashapla alay ediyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak onları şiddetli bir şekilde tehdit etmiş ve şöyle buyurmuştur: İşte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor.
İbn Mesûd ve İbn Abbâs (r.a.) İnsanlar arasında öyleleri vardır ki eğlendirici sözleri alıp kullanırlar meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Bu, kadın şarkıcı veya şarkı alınması mânasındadır. Merfû bir hadis olarak Kâsım’dan o da Ebû Ümâme’den o da Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Şarkıcı kadınları satmayın, onları satın almayın, onlara bunu öğretmeyin. Bu kadınlarla ilişkili ticarette hayır yoktur. Bunların bedelleri de haramdır”. Bu gibi durumlar için söz konusu âyet nâzil olmuştur: İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar. Eğer bu rivayet sahihse âyette belirtilen eğlendirici sözler meâlindeki beyanın yorumu bu olur.
Yorum
-
Yeşterî (يَشْتَرِي)
İbn Fâris, ş-r-y kökünün Arapçada zıt anlamlı (eżdâd) kelimelerden olduğunu, hem "satmak" hem de "satın almak" manasında kullanıldığını belirtir. Temel anlamı, bir değeri verip karşılığında başka bir değeri alarak takas etmektir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu ayetteki kullanımının ticari bir eylemden ziyade metaforik bir tercih ve takas işlemi olduğunu ifade eder. Râgıb'a göre bu "satın alma", insanın elindeki değerli bir gerçeği (hidayeti) vererek yerine değersiz ve zarar verici bir şeyi (boş sözü ve dalaleti) kendi hür iradesiyle seçmesini, manevi bir iflası simgeler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ticari terimleri dini ve ahlaki bir çerçevede nasıl dönüştürdüğünü tahlil eder. Cahiliye toplumunun ticaret odaklı zihniyetine aşina olan Kur'an, "satın alma" (iştira) fiilini eskatolojik bir boyuta taşıyarak, inanç ve inkar meselesini ontolojik bir kar-zarar tablosu içinde sunar. Bu kelime, insanın dünyevi hazları uğruna ebedi kurtuluşunu feda etmesinin altındaki iradi seçimi vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel karşılığına değinir. Ayetteki "satın alma" fiilinin bizzat gerçek bir harcama eylemine işaret edebileceğini, nitekim Nadr b. Hâris gibi müşriklerin İran bölgesinden Rüstem ve İsfendiyar hikayelerini, masal kitaplarını veya şarkıcı cariyeleri bizzat parayla satın alıp, insanları Kur'an dinlemekten alıkoymak için bir yatırım aracı olarak kullandıklarını aktarır.
Lehve (لَهْوَ)
İbn Fâris, l-h-v kökünün temel manasının "insanı asıl meşgul olması gereken önemli işlerden alıkoyan, oyalayan ve gaflete düşüren her türlü eğlence ve meşguliyet" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, lehv kavramını insanın nefsine hoş gelen, geçici bir haz veren ancak akli, ahlaki ve ruhi tekamülüne hiçbir katkı sağlamayan, bilakis onu hakikatten uzaklaştıran içi boş uğraşlar olarak tanımlar.
Celaleddin el-Suyuti, tefsir geleneğindeki ağırlıklı görüşleri derleyerek "lehvel hadis" (boş/eğlendirici söz) ifadesinin kapsamına şarkıların, çalgı aletlerinin, asılsız mitolojik hikayelerin, masalların ve insanı Allah'ı anmaktan, ayetleri dinlemekten alıkoyan her türlü batıl sözün girdiğini aktarır.
Dücane Cündioğlu, kavramı felsefi ve psikolojik bir düzlemde tahlil ederek, "lehv"in hakikatin ağırlığına ve sorumluluğuna katlanamayan insanın ürettiği bir kaçış mekanizması olduğunu savunur. Ona göre boş söz ve eğlenceye sığınmak, sahte gerçeklikler ve sanal dünyalar üreterek varoluşsal bir uyuşma hali talep etmektir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kavramın sadece spesifik olarak müzik veya masal ile sınırlandırılamayacağını; genel anlamda Kur'an'ın mesajını perdeleyen, insanı dini yükümlülüklerinden alıkoyan ve popüler kültürün ürettiği oyalayıcı her türlü unsurun bu kapsama girdiğini belirtir.
el-Hadîsi (الْحَدِيثِ)
İbn Fâris, h-d-s kökünün "yeni olmak, sonradan meydana gelmek, eskisi olmayan bir şeyi icat etmek" anlamlarına geldiğini ifade eder. Söz ve haber aktarımına "hadis" denilmesi, dudaktan dökülen her cümlenin veya anlatılan her olayın zaman içinde yeni bir varlık kazanmasından ileri gelir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi söz, haber ve aktarılan bilgi olarak tanımlar. Ayette "lehv" (boş/oyalayıcı) kelimesiyle tamlama halinde kullanılması (lehvel hadis), aktarılan bu sözlerin veya kurgulanan hikayelerin epistemolojik olarak asılsız, ahlaki olarak da saptırıcı bir nitelik taşıdığını gösterir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'ın kendi ayetlerini "ahsenül hadis" (sözün en güzeli/en doğrusu) olarak nitelendirmesine karşılık, müşriklerin buna karşı "lehvel hadis"i (oyalayıcı sözü) konumlandırdığına dikkat çeker. Bu durum, edebi bir rekabetten ziyade, vahyin dönüştürücü gücünü ve sesini bastırmak için uydurulmuş sistematik bir antipropaganda ve dezenformasyon aracıdır.
Liyudille (لِيُضِلَّ)
İbn Fâris, d-l-l kökünün "yoldan çıkmak, kaybolmak, doğru yönden sapmak ve amacından uzaklaşmak" manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, dalalet kavramını istemeyerek, cehaletle veya kasten hakikat çizgisinden ayrılmak şeklinde açıklar. Ayette fiilin başında bulunan "li" (için) edatı, bu saptırma eyleminin rastgele bir sonuç değil; bilinçli, planlı, kasıtlı ve art niyetli bir operasyon olduğunu vurgular. Kişi sadece kendisi sapmakla kalmaz, aktif bir şekilde başkalarını da saptırmayı hedefler.
Toshihiko Izutsu, dalalet kavramının Kur'an'daki hidayet (doğru yol) kavramının tam zıddı olarak işlev gördüğünü belirtir. Müşrik zihniyetin "lehvel hadis" üzerinden yürüttüğü bu faaliyet, sadece bir fikri tartışma değil, inananları ontolojik bir körlüğe ve kaosa sürüklemek için kurulmuş kurumsal bir tuzaktır.
Sebîli (سَبِيلِ)
İbn Fâris, s-b-l kökünün "uzayıp giden, açık, belirgin ve takip edilmesi kolay yol" manasına geldiğini aktarır. Yukarıdan aşağıya inen yağmur damlalarına veya sarkan örtüye de uzayıp gitme vasfından dolayı bu kökten isimler verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kavramını içinde yürümesi kolaylaştırılmış ve kişiyi hedefine götüren meşru yol olarak açıklar. "Sebîlillah" (Allah'ın yolu) tamlaması, insanı ilahi rızaya, hakikate ve varoluşsal güvenliğe ulaştıran dinin, İslam'ın ve Kur'an'ın gösterdiği ahlaki istikamettir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini tahlil ederek, "sebîl" kelimesinin dini bir metafor olarak Arapçaya Süryanice "shbila" veya İbranice "shebil" (yol, patika) kelimelerinden geçmiş olabileceğini değerlendirir. Sami dilleri ailesinde "kutsal yol" veya "şeriat" kavramını fiziksel bir yol metaforuyla anlatmak ortak bir gelenektir.
Huzuven (هُزُوًا)
İbn Fâris, h-z-v kökünün "bir şeyi veya bir kimseyi hafife almak, alay etmek, küçümsemek ve onunla eğlenmek" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu eylemi bir varlıkla, değerle veya sözle, onu küçük düşürmek, kusur bulmak ve itibarını zedelemek amacıyla eğlenmek olarak tanımlar. İlahi ayetleri "huzuv" (alay konusu) edinmek, onların taşıdığı kutsiyeti, ciddiyeti ve ilahi otoriteyi hiçe saymak, vahyi sıradanlaştırarak etkisizleştirmeye çalışmaktır.
Angelika Neuwirth, erken Mekke dönemindeki polemik ve çatışma ortamı bağlamında kelimeyi inceler. Neuwirth'e göre alay etme (istihza/huzuv) eylemi, müşrik elitlerin Kur'an'ın edebi, felsefi ve ahlaki meydan okumasına karşı entelektüel veya teolojik bir cevap üretemediklerinde başvurdukları en temel psikolojik savunma ve itibarsızlaştırma silahıdır.
Azâbun (عَذَابٌ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün asıl manasının "birini bir şeyden engellemek, alıkoymak ve menetmek" olduğunu ifade eder. Ceza ve işkenceye azap denilmesi, kişiyi rahatından, konforundan, mutluluğundan ve yaşama sevincinden zorla alıkoyması sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını insana şiddetli elem ve acı veren, dayanılması güç ceza olarak tanımlar. Bu ceza, insanın işlediği suçlar ve kendi tercihleri sebebiyle ilahi inayet ve rahmetten mahrum bırakılmasının bir sonucudur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik ceza sisteminde azap kavramının rolünü tahlil eder. Izutsu'ya göre dünyada ilahi otoriteye karşı sergilenen kibrin, ayetleri hafife almanın ve insanları saptırmanın ontolojik karşılığı, ahiret boyutunda kaçınılmaz bir varoluşsal çöküşe, tarifsiz bir acıya (azap) dönüşmesidir. Eylem ile ceza arasında mutlak bir nedensellik bağı vardır.
Muhînun (مُّهِينٌ)
İbn Fâris, h-v-n kökünün temelinde "zayıflık, gevşeklik, değersizlik, kolaylık ve aşağılanma" manalarının yattığını belirtir. Bu kökten türeyen "hevân", kişinin haysiyetinin, şerefinin ve onurunun kırılarak değersizleştirilmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "muhîn" kelimesini aşağılayıcı, hor ve hakir kılıcı, rüsva edici olarak açıklar. Bu kelimenin "azap" isminin bir sıfatı olarak kullanılması, ahiretteki cezanın yalnızca ateşte yanmak gibi fiziksel bir elem (acı) boyutu olmadığını, aynı zamanda derin bir psikolojik yıkım, varoluşsal bir utanç ve onur kırılması içerdiğini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın dilindeki "ceza ile suç arasındaki psikolojik denklik" ilkesine dikkat çeker. Dünyada zenginliğine ve gücüne güvenerek ilahi ayetleri hafife alan, onlarla alay edip (huzuv) kibirlenen kimselerin, ahirette tam da bu kibirlerini ve egolarını yerle bir edecek, onları en alt seviyeye düşürüp rezil edecek "aşağılayıcı/alçaltıcı" (muhîn) bir azaba çarptırılmaları ilahi adaletin estetik bir tecellisidir.
Yorum
Yorum