Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Leyl Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Leyl Sûresi, 19. Ayet

    وَمَا لِاَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزٰىۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ li-ehadin ‘indehu min ni’metin tuczâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      19. "Onun üzerinde birine ait olup karşılığı verilecek bir lütuf yoktur."

      20. "Ancak yüce Rabb'inin rızasını kazanmak için verir."

      21. "Bu hoşnutluğa da mutlaka erecektir!"


      Onun üzerinde birine ait olup karşılığı verilecek bir lütuf yoktur. Ancak yüce Rabb’inin rızasını kazanmak için verir. [Birincisi], yani hiçbir kimse, Allah Teâlâ katında karşılığını alacağı bir nimet ya da sevabı hak edeceği bir fiil (el) sahibi değildir. Hal böyle olmakla birlikte kul, Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlerinden birini sırf Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu talep ederek bir başkasına vermek suretiyle onun hakkını ifa ederse Cenâb-ı Hak sanki katında bunun karşılığında onu mükâfatlandıracağı bir nimet varmış gibi lütuf ve ihsanının bir sonucu olarak ödüllendirir.

      İkincisi: Bu beyanın “malını Allah yolunda verip arınan” meâlindeki âyetle bağlantılı olması mümkündür. Yani o Allah’ın rızasını isteyerek, kendisinin herhangi bir şekilde minnet borcu olmadığı, karşılığını vereceği bir hayır işlemiş olmaksızın yahut kendisine yapmış olduğu bir iyiliğe karşılık olmaksızın bir kimseye tasadduk eder ve zekât verir. Sanki şöyle demiş oluyor: Zekâtı hiçbir kimseye önceden yapılan bir iyiliğe karşılık duyulan bir minnet borcu olarak vermez. Zekât veren, verdiğini bir karşılık olsun diye değil, sırf Allah için verir. Bu beyanda, kişinin, kendisine bir iyilik yapmış ya da bir minnet borcu olan kimseye zekâtını vermeyeceğini belirtir. Çünkü öyle olması halinde salt Allah için olmaz, bir bedel karşılığı elinden çıkarmış gibi olur.

      Bu hoşnutluğa da mutlaka erecektir. Kendisiyle mükâfatlandırıldığı nimet ve kendisine sevk edilen sevap ile hoşnut olurlar. “Sevfe” (سَوْفَ), “le‘alle” (لَعَلَّ), “asâ” (عَسَى) kelimeleri eğer Allah için kullanılmışsa o şey vacip demektir. Sanki şöyle demiş gibi: Razı oluncaya kadar kendisine verir.

      Bazıları şöyle dedi: Bu âyet -ki o “ve mâ li ehadin indehû min ni‘metin tüczâ” (وَمَا لِأَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزَىٰ) âyetidir- Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh hakkında nazil olmuştur. Kimileri de bu âyetin (cennetteki bir hurma karşılığında bahçesini satan) Ebu’d-Dahdâh (r.a.) hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir... En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ehad (أحد)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı hemze-ha-dal kökünün temel etimolojik anlamının teklik, birlik ve parçalanamazlık olduğunu belirtir. Bu kökün, bir varlığın kendi türü içinde tek olmasını veya sayısal olarak birliği ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin nefy (olumsuzluk) bağlamında kullanıldığında, istisnasız tüm fertleri kapsayan genel bir "hiç kimse" manasına geldiğini açıklar. Ayet bağlamında, yapılan iyiliğin arkasında herhangi bir insana karşı duyulan bir minnet veya mecburiyetin bulunmadığını, "hiçbir fert" ile bir çıkar ilişkisi gözetilmediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin ortak Sami dil ailesinde, özellikle İbranicede ehâd ve Aramicede had formlarıyla "bir" ve "tek" anlamında en temel sözcüklerden biri olduğunu, Kur'an'da ise hem ilahi birliği hem de bu ayetteki gibi mutlak bir fert yokluğunu anlatmak için kullanıldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin ayet içerisindeki semantik işlevini analiz ederken, insanın ahlaki eyleminin sosyal çevreden ve insan faktöründen tamamen arındırılarak sadece ilahi merkeze bağlandığını, "ehad" vurgusuyla aradaki tüm beşeri aracıların ve beklentilerin dışlandığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki kullanımının, Hz. Ebubekir gibi şahsiyetlerin köle azat ederken veya iyilik yaparken kimseden bir karşılık beklemediklerini, eylemlerinin merkezinde herhangi bir "şahıs" (ehad) bulunmadığını vurguladığını kaydeder.

        Ni'met (نعمة)

        İbn Fâris, kelimenin türediği nun-ayn-mim kökünün temel manasının yumuşaklık, incelik, bolluk ve rahatlık olduğunu belirtir. Bu kökten gelen kelimelerin, insanın hayatını kolaylaştıran, ona hoşluk ve refah veren unsurları tanımladığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kişiye fayda sağlayan, onu mesut eden ve lütuf olarak verilen her türlü maddi veya manevi iyilik anlamına geldiğini açıklar. Ayet bağlamında ise bu kelimenin, bir başkası tarafından önceden yapılmış ve geri ödenmesi gereken bir "iyilik" veya "minnet borcu" manasında kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "nimet" kavramını sadece ilahi bir ihsan olarak değil, aynı zamanda insanlar arasındaki sosyal ve ahlaki ilişkilerde bir "borçluluk" ve "şükran" mekanizması olarak da ele aldığını, buradaki kullanımın ise bu beşeri borçluluk zincirinin kırılmasını temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette "karşılığı ödenmesi gereken bir lütuf" anlamında yer aldığını, ideal müminin yaptığı yardımları geçmişte gördüğü bir iyiliğin diyeti veya teşekkürü olarak değil, saf bir niyetle gerçekleştirdiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ni'met"in burada bir "bağlılık ve yükümlülük" sembolü olduğunu, müttaki insanın ise bu dünyevi yükümlülüklerden özgürleşerek eylemini sadece aşkın bir gayeye adadığını belirtir.

        Tucza (تجزى)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı cim-ze-ye kökünün temel etimolojik manasının yeterli olmak, bir şeyin yerini tutmak ve bir eylemin tam karşılığını vermek olduğunu kaydeder. Kelimenin aslen bir borcun ödenmesi veya bir hizmetin bedelinin verilmesi durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin bir kimseye yaptığı işin (iyi veya kötü) karşılığının eksiksiz bir şekilde verilmesi manasına geldiğini, burada ise "karşılığı ödenen bir nimet" bağlamında, bir borcu kapatma veya bir minneti tazmin etme eylemini anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Arap ahlak sistemindeki "cezâ" (karşılıklılık) ilkesine dayandığını, kadim toplum yapısında iyiliğe iyilikle karşılık vermenin bir zorunluluk olduğunu, ancak bu ayetin bu geleneği aşarak, karşılık beklemeden (veya bir karşılığa mahsuben olmayan) mutlak bir infak modelini sunduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin edilgen formda kullanılmasının, yapılan iyiliğin "karşılık bulma" amacından tamamen bağımsız olduğunu vurguladığını, müminin eyleminin geçmişteki bir iyiliğin "bedeli" (cezâ) olmadığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayetteki işlevinin, ahlaki eylemi bir "ticari mübadele" mantığından çıkarıp, onu tam bir ihlas ve samimiyet zeminine oturtmak olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X