Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Leyl Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Leyl Sûresi, 12. Ayet

    اِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدٰىۘ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne ‘aleynâ lelhudâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Doğru yolu göstermek bize aittir."

      Bu beyan değişik yorumlara tâbidir. Birincisi, buradaki “aleynâ” (عَلَيْنَا) kelimesinin “lenâ” (لَنَا) anlamında olması mümkündür. Böyle bir kullanım şekli caizdir ve uygulamada mevcuttur. Meselâ şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “... dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış...”. Bu âyetin metninde geçen “ale’n-nusub”, “li’n-nusub” anlamındadır. “Senin görevin sadece tebliğ etmektir; hesaba çekmek bize aittir”; “Kuşkusuz onların dönüşü ancak bizedir. Daha sonra onları sorgulamak da ancak bize aittir”. Bu iki âyetteki “aleyne’l-hisâb” ve “aleynâ hisâbuhum” tabirleri de “lenâ muhasebetühum” yerindedir. “Doğru yol Allaha aittir”. Bu âyetteki “ala’llâhi kasdu’s-sebîl” ifadesi “lillâhi kasdu’s-sebîl” takdirindedir. “Rab’lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!”. Bu âyetteki “alâ rabbihim” “li rabbihim” takdirindedir. Şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “O gün insanlar âlemlerin Rabb’inin huzuruna çıkacaklar”. “Aleynâ”nın “lenâ” anlamında kullanıldığını gösteren bu ve benzeri örnekler çoktur. Buna göre Allah Teâlâ sanki “inne lenâ le’l-hüdâ” (إِنَّ لَنَا لَلْهُدَى) buyurmuş gibidir. Şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır”-'^ ve “İtaat da daima ve yalnız O’na yapılır”‘. Buna göre âyette hidâyetin Allah’a ait olduğu, halis dinin de sadece O’na özgü olduğu, sair dinlerin ise Allah’ın değil şeytanın yolları olduğu bildirilmiş olur. Âyetin bu şekilde yorumlanması mümkündür.

      Diğer iki yorum ise “alâ” harf-i cerrinin hakikat anlamında kullanılmasıdır. Ancak ikisinden birine göre hidâyetin belirtilmesi “beyan ve yolun açıklanması” anlamında kullanılmış olur. Diğerinde ise küfrün zıddı ve mukabili olan hidâyet hakikat anlamında kullanılmış olur. Beyanın irade edilmesi anlamında sanki şöyle denilmiş gibi olur: Hikmet hakkında beyanın nihaî noktası bizim üzerimizedir. Sınandıkları konularda adaletin beyanı yine bize aittir. Öyle ki eğer taksir ve tefrit olursa bilsinler ki o Allah Teâlâ’dan değil ancak kendilerindendir. Yani Allah onlara, şüpheleri yok olsun diye her şeyi son noktasına kadar beyan ediyor. En doğrusunu Allah bilir.

      Bir başka izah daha mümkündür: Bizim hidâyetimizi isteyen ve onu talep yolunda çaba gösteren kimseyi hidâyete erdirmek bize düşer. Bu yorum şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz”.

      Bir diğer yorum da şöyledir: Hidâyeti bulup da onu seçen ve hayatını o şekilde sürdüren kimse için vâdettiklerimizi gerçekleştirmek bizim üzerimizedir.

      Bu âyet hakkında beyanın irade edilmesi diye yapılan yorumu esas aldığımızda şu bahsettiğimiz ihtimaller söz konusu olur. Küfrün mukabili olan hidâyetin hakikat anlamının murat edilmesi halinde sanki şöyle demiş olur: Lütuf ve ihsanda bulunma babında muvaffak kılma, yardım ve koruma altına alma bize düşer, yoksa bu onların Allah üzerinde bir hakkı değildir.

      İbn Mesûd un mushafı ise şöyledir: “İn aleynâ beyânu mâ li’l-âhirati ve’l-ûlâ key lâ yezûle an kasdi’t-tarîk fetehlike nefsuhû fî külli madîk” (ان علينا بيان ما للآخرة والاولى كيلا يزول عن قصد الطريق فتهلك نفسه في كل مضيق) “Doğru yoldan sapmaması ve her çıkmaz yerde nefsini helâk etmemesi için âhiret ve dünya için ne lâzımsa onun açıklanması bize aittir”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnne (إنّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir şeyi pekiştirmek, şüpheyi gidermek ve haberi zihne yerleştirmek için kullanılan bir tekit edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ifadenin arkasından gelecek olan hükmün kesinliğini ve değişmezliğini vurguladığını, ilahi bir vaat veya uyarının sarsılmaz doğasını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın hitap stratejisinde muhatabın zihnindeki tereddüdü yok eden ve beyan edilen hakikatin mutlaklığını perçinleyen anlamsal bir ağırlık taşıdığını analiz eder.

        Aleynâ (علينا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "ayn-lâm-yav" kökünün yükseklik ve üstünlük belirttiğini, bir şeyin üzerinde olmayı ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının Allah Teâlâ hakkında kullanıldığında, O'nun kendi iradesiyle üzerine aldığı bir sorumluluğu veya lütfettiği bir ilahi yasayı (sünnetullah) ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "üzerimize" ifadesinin, Allah'ın kullarına rehberlik etmeyi ve doğru yolu göstermeyi kendi uluhiyetinin bir gereği ve rahmetinin bir sonucu olarak bizzat üstlendiğini anlattığını, bunun bir zorunluluktan ziyade ilahi bir taahhüt olduğunu vurgular.

        Hüdâ (الهدى)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "he-dâl-yâ" kökünün temel etimolojik anlamının birine yol göstermek, ona rehberlik etmek ve bir şeyi nezaketle takdim etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hedefe ulaştıracak doğru yolu açıklamak, hak ile batılı birbirinden ayıracak kanıtları sunmak manasına geldiğini, bağlam içerisinde Allah'ın kullarına kurtuluş yollarını beyan etmesini ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerinde de benzer şekilde rehberlik ve yol gösterme anlamlarında köklü bir geçmişe sahip olduğunu, Kur'an'da ise insanı dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak ilahi nur ve vahiy şeklinde en yüksek mertebesine ulaştığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kavramın Kur'an'ın ahlaki coğrafyasında "dalâlet" (sapıklık) kavramının tam zıttı olarak konumlandığını, insanın varoluşsal yönünü belirleyen en temel ilahi işaret sistemi olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayette mutlak bir ifade olarak yer almasının, doğru yolu gösterme yetkisinin ve imkanının sadece Allah'a ait olduğunu, O'nun vahiyle sunduğu bu rehberliğin insan için yegane kurtuluş reçetesi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Hüdâ"nın insanın ontolojik boşluğunu dolduran, ona varlık içindeki konumunu ve amacını fark ettiren metafiziksel bir ışık olduğunu, Allah'ın bu ışığı sunmasının varlığa olan rahmetinin en büyük tezahürü olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X