وَمَا يُغْن۪ي عَنْهُ مَالُـهُٓ اِذَا تَرَدّٰىۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Leyl Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
5. "Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa;"
6. "Bunların güzel karşılığına da inanırsa;"
7. "Biz onu işin kolayına yönlendiririz."
8. "Ama kim cimrilik eder, kendisiyle yetinirse;"
9. "Güzel karşılığı da yalan sayarsa;"
10. "Biz onu zora sokarız."
11. "Kabir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez."
Sonra karşılığı farklı olan çabanın ne olduğunu şöyle buyurarak beyan etti:
Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; Bunların güzel karşılığına da inanırsa; Biz onu işin kolayına yönlendiririz. Bu ilâhî beyanlar farklı şekillerde yorumlanabilir. Kim cömert davranır ve günah işlemekten sakınırsa. [Birincisi] yani kendisine verilmesi emredileni verir, O’na isyandan ve küfrân-ı nimetten ya da esirgemekten sakınır. Yahut kendi özünde tevhidi sadece Allah Teâlâ'ya ait kılar, şirkten ve küfrân-ı nimetten sakınır. İnanırsa Allah Teâlâ’nın vâdettiği cenneti tasdik ederse. Biz onu işin kolayına yönlendiririz. Yani amelleri ve şer'î hükümleri ona kolay kılarız. Yahut onun göğsünü tevhide ve İslâm’a açarız ve onu ona kolaylaştırırız. Ama kim cimrilik eder ve tevhidin gereğini yerine getirmez ve kendisiyle yetinirse; yani Allah’ın katında olanları bırakıp kendi sahip olduklarıyla kendini Allah’tan müstağni sanırsa ve Allah’ın vâdettiğini yalanlarsa o takdirde Biz de onu zora sokarız, işlerini zorlaştırırız. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi: Görevlerini yerine getirmekte kabul ve azim göstermesine dairdir. Bu da şu sözüyledir: Kim cömert davranırsa. Yani vermeyi kabul eder ve onu tam olarak ifaya azmederse ve Allah Teâlâ'ya karşı günah ve haramlarını işlemekten sakınmakta azimli olursa, bunların güzel karşılığına inanırsa. O’nun vâdettiklerini tasdik ederse. Biz onu işin kolayına yönlendiririz, azmettiği şeyi yerine getirmesini kolaylaştırırız... Kim de cimrilik eder vc kendisiyle yetinirse. Cimrilik eder ve esirgemekte azmederse ve kendisinde ve kendisi için olanla yetinip kendini müstağni görürse, bir de Allah Teâlâ’nın vâdettiğini yalanlarsa bu takdirde de Allah’a muhalefet etmek ve O’na karşı mâsiyette bulunmak azmini gerçekleştirmekte onun işini kolaylaştırırız. Hz. Peygamber’den (a.s.) rivayet edilen şu hadis de işte bu mânaya göre yorumlanmalıdır: Bu konuda kendisine sorulduğu zaman: “Her şey, ne için yaratıldı ise onun yolu ona kolaylaştırılır”. Ya da yaptığı ameli herkese kolaylaştırılır şeklinde.
Üçüncüsü: Hak olarak vermesi gerekeni gerçekten vermek veya gerçekten bunu engellemek anlamında kullanılmış olmasıdır. Allah şöyle buyuruyor: Yani Allah Teâlâ’nın malından verilmesini vacip kıldığı miktarı veren kimse Günah işlemekten sakınan. Allah’ın gazabından, öfkesinden ve azabından sakınan kimse Bunların güzel karşılığına inanan. Allah Teâlâ’nın vâd buyurduğu cenneti tasdik eden kimse var ya işte biz onun hayırlı işlerde ve taatte yapıp ettiklerini kolaylaştıracağız. Cimrilik eden. Yani malında Allah Teâlâ’nın takdir buyurmuş olduğu hakkı (zekât vb.) vermeye yanaşmayan ve bu uğurda vâdedilenleri yalanlayan var ya işte ona da kendisine vâdedileni yerine getirme işini zora sokarız.
Kibir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine fayda vermez. Helâk olup öldüğü zaman yahut ateşe düştüğü zaman fayda görmeyecektir. Malı kendisine fayda vermez sözünün zâhirinde şuna işaret vardır: Bu âyet, maldan gerçekten vermeye ve malı vermeyip engellemeye dairdir.
Bazı dilciler dediler ki: “Teraddâ fi’n-nâri” (تَرَدَّى فِي النَّارِ), yani ateşe düştü demektir. “Radâ” (رَدَى) kökünden ve tefa‘‘ul babından “teraddâ” denilir, helâk oldu anlamındadır. “Yüsrâ” “teysîr”den, “usrâ” da “ta‘sîr” kökünden gelir.
Bazıları “el-hüsnâ”nın cennet olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da maksadın “Şehâdetü en lâ ilâhe illallâh” demek olduğunu söylemiştir. İnfak edilen malın yerine konulan yeni mal olduğunu söyleyen de olmuştur. “Yüsrâ”nın (يُسْرَى) cennetin bir ismi olması da mümkündür. “Hüsnâ” da aynı şekildedir. ‘“Usrâ” (عُسْرَى) ve “suâ” (سُوأَى) da cehennem adıdır. “Yüsrâ”nın yapılan işlerden hoş ve güzel olanı, ‘“usrâ”nın da pis ve çirkin olanı karşılığında kullanılmış olması da mümkündür.
Kimi de şöyle demiştir: Âyet Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hakkında inmiştir. O Hz. Bilal’i Ümeyye b. Halef ve Übey b. Halef’ten bir “bürde” ve on “ukıyye” karşılığında satın almış ve onu Allah Teâlâ’nın rızası için âzat etmişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi: “Ve’l-leyli izâ yağşâ... inne sa‘yeküm leşettâ” (إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّىٰ ... وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَىٰ). Yani Hz. Ebû Bekir ile Ümeyye ve Übeyy’in çabaları farklı farklıdır. Sûrenin konusu sonuna kadar aynı olayla ilgilidir. “Fe emmâ men a‘tâ ve’t-tekâ ve saddeka bi’l-hüsnâ fesenüyyessiruhû li’l-yüsrâ” (فَأَمَّا مَنْ أَعْطَىٰ وَاتَّقَىٰ * وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَىٰ * فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَىٰ) âyetleri Hz. Ebû Bekir’i “ve emmâ men bahile ve’steğnâ ve kezzebe bi’l-hüsnâ fesenüyessiruhû li’l-usrâ” (وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنَىٰ * وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَىٰ * فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَىٰ) âyetleri de Ümeyye b. Halef ile Übey b. Halef’i anlatmaktadır. Bunu Abdullah b. Mesûd rivayet etmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Yuğnî (يغني)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "ğayn-nûn-yâ" kökünün temel etimolojik manasının ihtiyaçsızlık, yetkinlik, zenginlik ve bir şeyin eksikliğini giderip onun yerine geçmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin bir kimsenin ihtiyacını gidermek, ona fayda sağlamak ve başkasına muhtaç olmaktan kurtarmak anlamına geldiğini, ancak ayetin olumsuzluk bağlamı içerisinde insanın sıkı sıkıya sarıldığı servetin onu ilahi azaptan korumaya yetmeyeceğini ve hiçbir fayda sağlamayacağını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki sisteminde bu fiilin, daha önceki ayetlerde geçen insanın kendi kendine yettiğini sanması (istiğna) kibrinin trajik bir ironisi olarak kullanıldığını, kişinin dünyada kendisine sahte bir güven veren malının, nihai helak anında hiçbir kurtarıcı veya koruyucu işlev göremeyeceğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin cimrilik edip servet biriktiren insanın ilahi gerçeklikle yüzleştiği andaki çaresizliğini anlattığını, zenginliğin insana sağladığı dünyevi otonominin ahiret düzleminde tamamen geçersiz ve işlevsiz kalacağını kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, dünyevi mülkün insana kazandırdığı sahte koruma kalkanının ontolojik bir illüzyon olduğunu, kişinin kendi elleriyle biriktirdiği değerlerin varoluşsal bir kriz anında ona en ufak bir fayda veremeyeceği gerçeğini vurgular.
Mâl (مال)
İbn Fâris, kelimenin türediği "mîm-vav-lâm" kökünün temel etimolojik anlamının kişinin sahip olduğu, elinde tuttuğu, mülkiyetine geçirdiği ve üzerinde tasarruf hakkı bulunduğu her türlü servet ve nesne olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslen mülk edinilen ve biriktirilen fiziki kıymetleri tanımladığını, ayet bağlamında insanın cimrilik ederek başkalarıyla paylaşmaktan kaçındığı ve uğruna mutlak iyiliği yalanladığı dünyevi zenginliği ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin temel Sami dillerinden ziyade kadim Arap dilinin kendi iç yapısında mülkiyet ifade etmek üzere gelişmiş özgün bir kavram olduğunu, Kur'an'da da dünyevi meta ve birikim manasında sıklıkla kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın eleştirel değerler sistemindeki yerini analiz ederken, cahiliye dönemi Arap zihninde insanı felaketlerden ve unutulmaktan kurtaracak yegane ebediyet gücü olarak görülen servetin, bu ayet bağlamında insana sahte bir kibir aşılayan, onu ilahi hakikatten koparan ve nihayetinde sahibini yüzüstü bırakan aldatıcı bir araç olarak yeniden konumlandırıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette şımarıklığın, kibrin ve kendini yeterli görme (istiğna) psikolojisinin ana nesnesi olarak ele alındığını, insanın uğruna sonsuzluğu feda ettiği bu geçici varlığın ilahi adaletin karşısında ne kadar aciz ve hükümsüz olduğunu belirttiğini vurgular.
Tereddâ (تردى)
İbn Fâris, kelimenin dayandığı "râ-dâl-yâ" kökünün esas anlamının yüksek bir yerden aşağı düşmek, yuvarlanmak, uçuruma çakılmak ve neticesinde parçalanıp helak olmak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, fiilin dağ, kuyu veya uçurum gibi yüksek ve tehlikeli bir noktadan dipsiz bir çukura doğru tepe taklak düşmeyi ifade ettiğini, ayet bağlamında kişinin ölümünü, cehennem çukuruna yuvarlanmasını veya manen mutlak bir yıkıma uğramasını tanımladığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, eylemin klasik tefsir usulünde kişinin bizzat ateşe düşmesi veya uçurumdan atılarak helak olması gibi dramatik ve fiziksel bir sonu anlattığını, inkar edenlerin kaçınılmaz akıbetini tasvir ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin insanın ahlaki ve ontolojik çöküşünün son perdesini temsil eden son derece görsel ve sarsıcı bir metafor olduğunu, kendini ihtiyaçsız gören kibirli bilincin kendi ağırlığı ve manevi körlüğüyle o dipsiz azap çukuruna yuvarlanışındaki dramatik çaresizliği analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cimriliğin ve yalanlamanın kişiyi nihayetinde tutunacak hiçbir dalın bulunmadığı mutlak bir düşüşe sürüklediğini, insanın uğruna her şeyini feda ettiği malının bu baş aşağı gidişi durduracak bir fren veya paraşüt işlevi göremediğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin hakikatten kopuşun ve eşyaya tapmanın bir bedeli olarak yaşanan ontolojik irtifa kaybını sembolize ettiğini, varoluşsal bir çukura çakılan insanın bu korkunç düşüşünün sadece ahirete dair bir ceza değil, aynı zamanda ruhun dünyadaki tedrici yozlaşmasının nihai sonucu olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla