Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Leyl Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Leyl Sûresi, 5. Ayet

    فَاَمَّا مَنْ اَعْطٰى وَاتَّقٰىۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-emmâ men a’tâ vettekâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      5. "Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa;"

      6. "Bunların güzel karşılığına da inanırsa;"

      7. "Biz onu işin kolayına yönlendiririz."

      8. "Ama kim cimrilik eder, kendisiyle yetinirse;"

      9. "Güzel karşılığı da yalan sayarsa;"

      10. "Biz onu zora sokarız."

      11. "Kabir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine hiç fayda vermez."


      Sonra karşılığı farklı olan çabanın ne olduğunu şöyle buyurarak beyan etti:

      Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; Bunların güzel karşılığına da inanırsa; Biz onu işin kolayına yönlendiririz. Bu ilâhî beyanlar farklı şekillerde yorumlanabilir. Kim cömert davranır ve günah işlemekten sakınırsa. [Birincisi] yani kendisine verilmesi emredileni verir, O’na isyandan ve küfrân-ı nimetten ya da esirgemekten sakınır. Yahut kendi özünde tevhidi sadece Allah Teâlâ'ya ait kılar, şirkten ve küfrân-ı nimetten sakınır. İnanırsa Allah Teâlâ’nın vâdettiği cenneti tasdik ederse. Biz onu işin kolayına yönlendiririz. Yani amelleri ve şer'î hükümleri ona kolay kılarız. Yahut onun göğsünü tevhide ve İslâm’a açarız ve onu ona kolaylaştırırız. Ama kim cimrilik eder ve tevhidin gereğini yerine getirmez ve kendisiyle yetinirse; yani Allah’ın katında olanları bırakıp kendi sahip olduklarıyla kendini Allah’tan müstağni sanırsa ve Allah’ın vâdettiğini yalanlarsa o takdirde Biz de onu zora sokarız, işlerini zorlaştırırız. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi: Görevlerini yerine getirmekte kabul ve azim göstermesine dairdir. Bu da şu sözüyledir: Kim cömert davranırsa. Yani vermeyi kabul eder ve onu tam olarak ifaya azmederse ve Allah Teâlâ'ya karşı günah ve haramlarını işlemekten sakınmakta azimli olursa, bunların güzel karşılığına inanırsa. O’nun vâdettiklerini tasdik ederse. Biz onu işin kolayına yönlendiririz, azmettiği şeyi yerine getirmesini kolaylaştırırız... Kim de cimrilik eder vc kendisiyle yetinirse. Cimrilik eder ve esirgemekte azmederse ve kendisinde ve kendisi için olanla yetinip kendini müstağni görürse, bir de Allah Teâlâ’nın vâdettiğini yalanlarsa bu takdirde de Allah’a muhalefet etmek ve O’na karşı mâsiyette bulunmak azmini gerçekleştirmekte onun işini kolaylaştırırız. Hz. Peygamber’den (a.s.) rivayet edilen şu hadis de işte bu mânaya göre yorumlanmalıdır: Bu konuda kendisine sorulduğu zaman: “Her şey, ne için yaratıldı ise onun yolu ona kolaylaştırılır”. Ya da yaptığı ameli herkese kolaylaştırılır şeklinde.

      Üçüncüsü: Hak olarak vermesi gerekeni gerçekten vermek veya gerçekten bunu engellemek anlamında kullanılmış olmasıdır. Allah şöyle buyuruyor: Yani Allah Teâlâ’nın malından verilmesini vacip kıldığı miktarı veren kimse Günah işlemekten sakınan. Allah’ın gazabından, öfkesinden ve azabından sakınan kimse Bunların güzel karşılığına inanan. Allah Teâlâ’nın vâd buyurduğu cenneti tasdik eden kimse var ya işte biz onun hayırlı işlerde ve taatte yapıp ettiklerini kolaylaştıracağız. Cimrilik eden. Yani malında Allah Teâlâ’nın takdir buyurmuş olduğu hakkı (zekât vb.) vermeye yanaşmayan ve bu uğurda vâdedilenleri yalanlayan var ya işte ona da kendisine vâdedileni yerine getirme işini zora sokarız.

      Kibir çukuruna düştüğü zaman da malı kendisine fayda vermez. Helâk olup öldüğü zaman yahut ateşe düştüğü zaman fayda görmeyecektir. Malı kendisine fayda vermez sözünün zâhirinde şuna işaret vardır: Bu âyet, maldan gerçekten vermeye ve malı vermeyip engellemeye dairdir.

      Bazı dilciler dediler ki: “Teraddâ fi’n-nâri” (تَرَدَّى فِي النَّارِ), yani ateşe düştü demektir. “Radâ” (رَدَى) kökünden ve tefa‘‘ul babından “teraddâ” denilir, helâk oldu anlamındadır. “Yüsrâ” “teysîr”den, “usrâ” da “ta‘sîr” kökünden gelir.

      Bazıları “el-hüsnâ”nın cennet olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da maksadın “Şehâdetü en lâ ilâhe illallâh” demek olduğunu söylemiştir. İnfak edilen malın yerine konulan yeni mal olduğunu söyleyen de olmuştur. “Yüsrâ”nın (يُسْرَى) cennetin bir ismi olması da mümkündür. “Hüsnâ” da aynı şekildedir. ‘“Usrâ” (عُسْرَى) ve “suâ” (سُوأَى) da cehennem adıdır. “Yüsrâ”nın yapılan işlerden hoş ve güzel olanı, ‘“usrâ”nın da pis ve çirkin olanı karşılığında kullanılmış olması da mümkündür.

      Kimi de şöyle demiştir: Âyet Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) hakkında inmiştir. O Hz. Bilal’i Ümeyye b. Halef ve Übey b. Halef’ten bir “bürde” ve on “ukıyye” karşılığında satın almış ve onu Allah Teâlâ’nın rızası için âzat etmişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyetleri indirdi: “Ve’l-leyli izâ yağşâ... inne sa‘yeküm leşettâ” (إِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتَّىٰ ... وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَىٰ). Yani Hz. Ebû Bekir ile Ümeyye ve Übeyy’in çabaları farklı farklıdır. Sûrenin konusu sonuna kadar aynı olayla ilgilidir. “Fe emmâ men a‘tâ ve’t-tekâ ve saddeka bi’l-hüsnâ fesenüyyessiruhû li’l-yüsrâ” (فَأَمَّا مَنْ أَعْطَىٰ وَاتَّقَىٰ * وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَىٰ * فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَىٰ) âyetleri Hz. Ebû Bekir’i “ve emmâ men bahile ve’steğnâ ve kezzebe bi’l-hüsnâ fesenüyessiruhû li’l-usrâ” (وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنَىٰ * وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَىٰ * فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَىٰ) âyetleri de Ümeyye b. Halef ile Übey b. Halef’i anlatmaktadır. Bunu Abdullah b. Mesûd rivayet etmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        A'tâ (أعطى)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "ayn-tı-vav" kökünün temel etimolojik anlamının bir şeyi almak, uzanmak ve elden ele aktarmak olduğunu, vermek eyleminin de bu karşılıklı etkileşim ve uzatma fiilinden türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin bir varlığı veya malı başkasına bedelsiz bir şekilde temlik etmek, sunmak manasına geldiğini, ayetin bağlamında insanın sahip olduğu dünyevi imkanları ve zenginliği Allah rızası için cömertçe elden çıkarmasını, infak etmesini anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki kavramsal ağında bu kelimenin sadece maddi bir transferi değil, insanın dünyaya ve maddeye olan bencil bağlılığını kırma yönündeki iradi ve erdemli bir eylemi temsil ettiğini, surenin ilerleyen ayetlerinde gelecek olan cimrilik (buhul) kavramının tam zıttı olarak, kurtuluşa giden yolun temel pratik adımı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin önceki ayette bahsedilen "çabaların farklılığı" temasının olumlu kutbunu inşa ettiğini, bu verme eyleminin insanın bencil doğasına karşı kazandığı ahlaki bir zafer olduğunu ve kişinin varoluşsal yönelimini ilahi rızaya sabitlemesini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, vermek fiilinin bu bağlamda sıradan bir sosyal yardımlaşma sınırını aşarak, insanın kendisini mülkün asıl sahibi değil sadece emanetçisi olarak görmesinden doğan derin bir ontolojik teslimiyet ve arınma eylemi olarak okunması gerektiğini vurgular.

        İttekâ (اتقى)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "vav-kâf-yâ" kökünün esas anlamının bir şeyi korumak, muhafaza etmek ve ona zarar verecek şeylerle arasına bir engel veya kalkan koymak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojik kökenindeki fiziksel korunma anlamının Kur'an terminolojisinde içselleştiğini, bağlam içerisinde nefsi günahlardan, ilahi cezaya sebep olacak kötülüklerden ve cimrilik gibi ahlaki zaaflardan koruma hassasiyetini, yani takvayı ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla kadim Arap dilinde fiziksel bir tehlikeden sakınmayı ifade eden yerel bir kelime olduğunu, ancak Kur'an'ın bu köke İbrahimi geleneğin ahlaki ağırlığını yükleyerek onu ilahi iradeye karşı sorumluluk bilinci ve günahtan kaçınma şeklinde spesifik bir dini terime dönüştürdüğünü ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın anlamsal dünyasında ulaştığı boyutu analiz ederken, başlangıçtaki çöl ortamında somut bir tehlikeden sakınma manasının, Allah'ın gazabından ve ahlaki yozlaşmadan derin bir saygı ve korku ile sakınma şeklindeki yüksek bir etik bilince (takva) evrildiğini, ayetteki verme eyleminin (a'tâ) arkasındaki yegane içsel ve psikolojik itici güç olduğunu vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin surenin edebi ve tematik bütünlüğü içinde, insanın bencil tutkularına karşı kurduğu psikolojik ve ahlaki bir bariyer işlevi gördüğünü, verme eylemiyle birleştiğinde ruhsal bir arınma kalkanı oluşturduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin ayet bağlamında insanın ahlaki sorumluluk bilincini kuşanarak hem ilahi sınırları ihlal etmekten hem de dünyevi mülkiyet hırsından sakınmasını anlattığını, vermek eyleminin ancak bu korunma ve hassasiyet bilinciyle birleştiğinde gerçek manasına ulaştığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X