Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kıyamet Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kıyamet Sûresi, 40. Ayet

    اَلَيْسَ ذٰلِكَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eleyse żâlike bikâdirin ‘alâ en yuhyiye-lmevtâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Peki bütün bunları yapan, ölüleri diriltemez mi?"

      Peki bütün bunları yapan, ölüleri diriltemez mi? Âyetin başındaki “eleyse” (أَلَيْسَ) soru kalıbında söylenmiş olsa da bir gerçeği teyit ve ifade etme konumundadır. Daha önce belirttik ki Allah Teâlâ’nın soru kalıbında gelen beyanları, ortada soru soran biri varsa hitabın gerektirdiği yöne hamledilir. Dünyada bir kimse bir başkasına “Allah Teâlâ ölüleri canlandırmaya kadir değil midir?” diye sorsa karşıdaki kişinin “Evet. O buna kadirdir” demesi gerekir. Hz. Peygamber bu âyeti okuyunca “Sübhâneke fe belâ” “seni tesbih ederim evet” dediği nakledilir. Allah Teâlâ’nın “Eleyse zâlike bi kadirin” beyanı, “Evet, o ölüleri diriltmeye kadirdir” anlamındadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâdir (قَادِرٍ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini k-d-r olarak belirler ve bu kökün asıl anlamının "bir şeye güç yetirmek, muktedir olmak, bir şeyin ölçüsünü ve miktarını belirlemek" olduğunu ifade eder; "kudret" kavramının insanın veya yaratıcının bir eylemi gerçekleştirebilme kapasitesini anlattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kudret" kelimesinin bir şeyi tam da kastedildiği ve istendiği gibi, hiçbir eksiklik veya acziyet duymadan yapabilme gücü olduğunu açıklar; bu ayetteki kullanımıyla, bir damla sudan (nutfe) böylesine mükemmel bir insan mimarisi inşa eden mutlak iradenin, aynı işlemi ölümden sonra tekrarlayabilme konusundaki o eşsiz ve sınırsız kapasitesini temsil ettiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın uluhiyet (tanrı tasavvuru) anlayışını analiz ederken, "kâdir" kelimesinin burada bedevi aklının epistemolojik kibrini parçalamak için kullanıldığını; müşriklerin dirilişi inkâr etmelerinin temelinde yatan asıl problemin, evreni var eden o muazzam ve sınır tanımaz ilahi gücü (kudreti) kavrayamamaları ve kendi dar beşeri ölçüleriyle kıyaslamaları olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin surenin kapanışındaki retorik sorunun (istifham-ı takriri) ağırlık merkezi olduğuna dikkat çeker; ayetin "O'nun gücü yetmez mi?" şeklindeki sorusunun, aslında bir şüpheyi değil, önceki ayetlerde zikredilen embriyolojik yaratılış mucizelerini bizzat şahit göstererek, ilahi kudretin çürütülemez ispatını inkârcının yüzüne mutlak bir gerçeklik olarak çarptığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatı ontolojik bir düzlemde değerlendirir; yokluğu varlığa çeviren (halk) ve varlığı kusursuzlaştıran (tesviye) mutlak gücün (kâdir), doğası gereği varlığı yeniden inşa etmeye (iade/diriliş) mantıksal ve ontolojik olarak fazlasıyla muktedir olduğunu ifade eder.

        Yuhyiye (يُحْيِيَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini h-y-y olarak tespit eder ve bu yapının asıl anlamının ölümün (mevt) zıddı olan "canlılık, dirilik, yaşamak ve hayat vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hayat" kavramının büyüme, hissetme ve hareket etme gücü anlamına geldiğini açıklar; "ihya" (hayat verme) eyleminin bu bağlamda, toprağa karışmış ve dağılmış olan cesetlere ruhun yeniden iade edilmesini, yani eskatolojik dirilişi (ba's) spesifik olarak tanımladığını söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi yapısına ve surenin bütünsel kurgusundaki (siya-sibak) yerine eğilerek, surenin insanın yaratılış aşamalarıyla (nutfe, aleka) başladığı ontolojik serüveni bu "ihya" fiiliyle noktaladığını; böylece ilk yaratılış (mebde') ile yeniden yaratılış (meâd) arasındaki o muazzam döngünün aynı fiilin etrafında edebi bir kusursuzlukla bağlandığını vurgular. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinin sonlarındaki apokaliptik ve eskatolojik doruk noktalarını incelerken, bu fiilin "ikinci yaratılış/genezis" fikrini meşrulaştırdığını; ayetin, muhatabın her gün gözlemlediği biyolojik doğum gerçeği üzerinden, gözlemlenemeyen uhrevi diriliş (ihya) gerçeğini rasyonel bir argümana dönüştürdüğünü savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin burada imkânsız veya sihirli bir eylemi değil, biyolojik bir tekrarı anlattığını; "ihya" eyleminin, ilk yaratılışı başlatan kudretin mantıksal bir devamı ve son halkası olarak muhatabın zihnine bir "meydan okuma" şeklinde sunulduğunu ifade eder.

        Mevtâ (الْمَوْتَىٰ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü m-v-t olarak belirler ve bu kökün asıl anlamının "hayatın ve canlılığın sona ermesi, sükûnet, ruhun bedeni terk etmesi" olduğunu ifade eder; "mevtâ" kelimesinin bu ölülere işaret eden çoğul form olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "mevt" kavramının ruhun bedenden ayrılması ve bedenin fonksiyonlarını yitirerek çürümeye yüz tutması olduğunu açıklar; ayetteki bağlamında bu kelimenin, inkârcıların "Çürümüş kemikler haline geldikten sonra mı dirileceğiz?" şeklindeki itirazlarına konu olan, dağılmış ve toprağa karışmış insan kalıntılarını (cesetleri) doğrudan hedef aldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin İslam öncesi (cahiliye) Arap tasavvurundaki yeri ile Kur'an'ın getirdiği devrimsel anlamını karşılaştırmalı olarak analiz eder; bedevi aklında "mevt" (ölüm), kör kaderin (dehr) getirdiği mutlak, trajik ve geri dönüşü olmayan yegâne son iken, Kur'an bu ayetle "ölülerin diriltilmesi" (yuhyiye'l-mevtâ) kavramını yan yana getirerek, ölümün nihai bir son değil, sadece bir form değişikliği ve diriliş (ihya) öncesindeki geçici bir bekleme (berzah) evresi olduğunu ilan edip, cahiliye ontolojisini temelden yıktığını vurgular. Gabriel Said Reynolds, "Ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?" şeklindeki bu kapanış formülünün, Geç Antik Çağ'da Süryani, Hristiyan ve Yahudi litürjik metinlerinde Tanrı'nın gücünü övmek için kullanılan "ölüleri dirilten Rab" (doxology) amentüleriyle paralellik taşıdığını; Kur'an'ın bu ortak bölgesel eskatolojik dili ve inanç formlarını, kendi tevhidi ve inşai mesajını perçinlemek için muazzam bir hitabetle kullandığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Hz. Peygamber ile Mekke aristokrasisi arasındaki ana tartışma konusunu özetlediğini; müşrik aklının en büyük ontolojik krizinin "ölülerin (mevtâ) çürümesi" gerçeğine takılıp kalması olduğunu, Kur'an'ın ise bu son ayetle, çürüyen bedenin ilahi kudret karşısında hiçbir zorluk teşkil etmediğini o sarsıcı soruyla akıllara kazıdığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X