لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪ۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kıyamet Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
"Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma."
Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Bu cümle, başlı başına bağımsız bir cümle olup öncesiyle irtibatı yoktur. Müfessirler şöyle demiştir: Cibril (a.s.) Resûlullah’a (a.s.) vahiy getirdiği zaman, tıpkı insanların bir sözü bellemek ve ezberlemek istediklerinde iyice zaptetmek ve unutmamak için onu tekrar etmeyi âdet haline getirmeleri gibi aynen öyle yapar, Cibril âyeti bitirir bitirmez, unuturum korkusuyla hemen âyetin başına dönerdi. Resûlullah (a.s.) unuturum korkusuyla böyle yapardı. Bunun üzerine yüce Allah Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma diyerek o hareketi yasakladı. Bu beyan şuna benzemektedir: “Sana vahyi tamamlanmadan Kur’ân’ı okumada aceleci davranma”. Bize göre şu açıklama, Hz. Peygamber hakkında kabul edebileceğimiz bir şey değildir. Resûlullah’ın (a.s.) bu âyet gelmeden dilini kımıldattığını ve unuturum korkusuyla tekrarladığını mütevatir haberler olmadıkça kabul edemeyiz. Çünkü bu hareket, [amel konusunda değil] Resûlullah (a.s.) hakkında bir tanıklığa dairdir. [Hiç kimsenin Resûlullah’ın (a.s.) hakkında] mütevatir haber olmadıkça şöyle şöyle yapardı şeklinde şahitlikte bulunması caiz değildir. Ama anlatılan durum, haber-i vâhid ile sabit olursa kabul edilmez. “Resûlullah (a.s.) dilini kıpırdatmasaydı söz konusu yasaklamanın bir mânası olmazdı” denilemez. Çünkü bu, onların sözlerini geçerli hale getirme derecesine ulaşmaz. Çünkü yasaklama, bir fiilin gelecekte yapılmasının yasaklanmasıdır. Resûlullah’ın (a.s.) gelecekte dilini hareket ettirmesi yasaklanmış olabilir. Çünkü kendisine verilen ismet sıfatı, yasak bir fiilin yapılmasını ortadan kaldırmaz.
Bu yasağın, Resûlullah (a.s.) hakkında ileri derecede mazeret belirtmek amacıyla zikredilmiş olması da muhtemeldir. Şöyle ki: Resûlullah (a.s.) kendisine vahyedilen Kur’ân’ı ezberlemek istediği zaman onu unutmaktan endişe ediyor ve bunun için de onu ezberlemeye çalışıyordu. Yüce Allah ona bu konuda bir garanti verdi. Böylece o, kendisini ezberleme zahmetinden kurtaran Allah’a şükreder. Ya da Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’e (a.s.) şöyle demek istemektedir: Kur’ân’ı okuyup ezberlemeyi adet haline getirmiş bir insan gibi dilini aceleyle kımıldatma! Kuranın cümlelerini ve harflerini ezberleme ihtiyacı duyarsan dilini kıpırdatmadan onu ezberleme ihtiyacın karşılanır.
Hz. Peygambere (a.s.) vahyi tam alma telâşıyla dilini kımıldatma ve ezberlemeye kalkışmayı yasaklamanın vahyi getirene saygıyı terk anlamına geldiği için vahye başlamadan önce getirilmiş olması da mümkündür. Bu nedenle Cenâb-ı Hak, vahyi getireni yüceltmiş ve saygı göstermiş olması için ona kulak vermesini ve sözünü sonuna kadar dinlemesini emretmiş olabilir.
Kur’ân’m Hz. Peygamberin Kalbine İnişine Dair Bâtınîler’in İddialarına Cevap
Öte yandan bu âyet, Bâtınîler’in sözlerini ayıplamaktadır. Çünkü onların görüşlerinden biri de Kur’ân’ın Resûl-i Ekrem’e kelimelerden oluşan cümleler haline getirilmiş olarak indirilmediği ve cümleleri düzenlemenin Allah’ın fiili olmadığıdır. Onlara göre Kur’ân Hz. Peygamber’in (a.s.) kalbine tıpkı bir vehim (hayal) gibi indirilmiştir. O da Kur’ân’ı zihninde tasvir etmiş ve diliyle telif etmiştir. Öyle bir telif yapmış ki başkaları benzerini yapmaktan aciz kalmışlardır.
Biz ise şöyle diyoruz: Tam aksine Kur’ân, Resûlullah’a (a.s.) telif edilmiş olarak ve cümleler halinde indirilmiştir. Kur’ân’ın telifi, Hz. Peygamber’in fiilinin bir sonucu değildi. Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma meâlindeki âyet görüşümüzün doğruluğuna dair delildir. Kur’ân’ın telifi, Hz. Peygamber’in telifi olsaydı, indirilirken telâşla dilini kımıldatmazdı. Çünkü Kur’ân vehim (hayal) gibi olsaydı onu zihninde tasvir etme ihtiyacı duyardı. Sonra da düşünmenin ardından telife ulaşır ve dil ile ifade edilmesi mümkün olurdu. Dili kıpırdatmak ancak telif ve tanzim edilmiş metinlerde söz konusu olur. Bu delille, Kur’ân’ın bu şekilde telif ve tanzim edilmiş olarak indiği ortaya çıkar. İkinci olarak Allah Teâlâ, bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Hiç kuşkusuz, ‘Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça’dır”. Bu İlâhî beyan, bunun Kur’ân olmadığını, Resûlullah’a (a.s.) bunu filanca kişinin öğrettiğini iddia eden kâfirlerin tenkitlerini çürütmektedir. Kur’ân’ı öğrettiğini iddia ettikleri kişinin dili yabancıdır, oysa bu Kur’ân Arapça’dır. Dili Arapça’dan başka olan bu kişinin, Hz. Peygambere (a.s.) Kur’ân'ı öğretmesi nasıl olur da doğru ve isabetli olabilir? Kur’ân indirildiği zaman bir vehim (hayal) gibi olsaydı bu isabetli bir tenkit olurdu. Çünkü onu Hz. Peygamber (a.s.) telif ediyor ve Arap diliyle bir araya getiriyor demek olurdu. Resûl-i Ekrem yabancı dili bilse bile bir vehim olduktan sonra onu Arap diliyle telif ve tanzim etmeye kâdir olamazdı.
Yorumu Yorumla
-
Tuharrik (تُحَرِّكْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini h-r-k olarak belirler ve bu kökün asıl anlamının sükûnun (hareketsizliğin) zıddı olduğunu, bir şeyin yerinden oynamasını, kıpırdamasını veya sarsılmasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hareket" kelimesinin hareketsizlik halinin bozulması olduğunu açıklar; bu ayetteki kullanımıyla fiziksel bir organın (dilin) iradi olarak art arda hızla çalıştırılmasını ve kelimeleri yakalama telaşını yansıttığını söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin vahyin nüzul sürecindeki (esbâb-ı nüzul) psikolojik ve tarihsel bağlama ışık tuttuğunu; Hz. Peygamber'in Cebrail'den gelen ilahi kelamı unutma korkusuyla dudaklarını ve dilini hızla kıpırdatması şeklindeki beşeri reaksiyonu betimlediğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin tef'îl babında (tahrîk) kullanılmasının eylemdeki yoğunluğa, tekrara ve kesintisiz çabaya (mübalağa ve teksîr) işaret ettiğini, vahyi kaçırmamak için o an yaşanan yoğun telaş halinin bu fiil kalıbıyla tam anlamıyla resmedildiğini ifade eder.
Lisâneke (لِسَانَكَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini l-s-n olarak verir ve temel anlamının konuşma ve tat alma organı olan dil olduğunu belirtir; ayrıca bu kökün lügat, söz ve mesaj anlamlarında da kullanıldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "lisân" kelimesinin hem fiziksel organı hem de mecazen bir kişinin ifade gücünü veya bir toplumun konuştuğu dili kapsadığını açıklar; bu ayette ise doğrudan konuşma eylemini gerçekleştiren fiziksel organın hedef alındığını ve vahyin ağırlığı altındaki bedensel müdahalenin durdurulmasının istendiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin kökenbilimsel olarak Sami dilleri ailesindeki derin ve yerleşik geçmişine dikkat çeker; İbranice "lāshôn" ve Aramice "leşşânâ" örneklerinde olduğu gibi, bu kelimenin kadim bölgesel dillerde hem anatomik organı hem de "dil, lehçe, konuşma yetisi" kavramlarını karşılayan çok köklü bir ortak sözcük olduğunu belirtir.
Ta'cele (تَعْجَلَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünü '-c-l olarak tespit eder ve bu yapının asıl anlamının yavaşlığın (teenni) zıddı olduğunu, bir şeyi vaktinden önce istemek, ivmek, acele etmek ve hızlanmak anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "acele" kavramının bir şeyi zamanı gelmeden veya tamamlanmadan önce elde etme arzusu olduğunu açıklar; ancak bu ayetteki aceleciliğin dünyevi bir hırstan veya sabırsızlıktan değil, peygamberane bir sorumluluk duygusundan, vahyi zapt etme ve kaybetmeme endişesinden doğan masum bir telaş olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin vahyin doğasına dair önemli bir veri sunduğunu, ilahi kelamın peygamber üzerinde olağanüstü bir zihinsel yük ve sarsıcı bir tecrübe yarattığını, "acele" eyleminin de bu yoğun yüklenme anındaki varoluşsal telaşı ve kaygıyı sembolize ettiğini analiz eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki edebi yapıyı incelerken bu fiili "metnin kendi oluşum sürecine dair bir yansıma (meta-metin)" olarak değerlendirir; ayetin, peygamberin kendi beşeri telaffuz çabasıyla ilahi dikteyi birbirine karıştırmaması ve ilahi hitabın kendi doğal akışına teslim olması gerektiği yönünde kesin bir müdahale olduğunu savunur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla