Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kıyamet Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kıyamet Sûresi, 9. Ayet

    وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve cumi’a-şşemsu velkamer(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      7-9. "Göz dehşetle açıldığı, Ay tutulduğu, Güneşle ay birleştirildiği zaman."

      Göz dehşetle açıldığı. Âyetin metninde geçen “berika” (بَرِقَ) dehşete düştü ve şaşkın oldu demektir. Müfessirler, bundan sonra ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bu durumum ölüm anında olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise bahsi geçen hallerin kıyâmet günü olacağını belirtmişlerdir. Âyetin yorumu hangi duruma göre yapılırsa yapılsın doğru ve isabetli olur. Çünkü dirilmeyi inkâr eden kimseye Allah Teâlâ’nın şiddeti gelip de üzerine çöken korkuyu görünce dirilmenin olacağına kesinlikle inanır ve bilgi sahibi olur. Sonra bundan maksat ölüm hali ise Cenâb-ı Hakk’ın “göz dehşetle açıldığı, ay tutulduğu, güneşle ay birleştirildiği zaman” meâlindeki beyan, hakiki mânada da değil de bir temsil tarzında söylenmiş olur. Çünkü gözü dehşetle açıldığı ve şaşkınlığa düştüğü zaman ne beden gözüyle ve ne de kalp gözüyle faydalanamayacak hale gelir. Bu durumda ayın ışığını göremez, ay tutulmuş, güneş ve ay bir araya gelmiş gibi olur. Güneşin ve ayın ışığını göremez. Başına gelen belâlar ve korkunç durumlar dolayısıyla gündüz ona gece, gece de gündüze döner. Bu kişinin hali Hz. Peygamber’den (a.s.) nakledilen bir hadiste bahsedilen durum gibi olur: “Dünya müminin hapsi, kâfirin cennetidir”. Resûlullah (a.s.) bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: “Kim Allah Teâlâ ile buluşmak isterse Allah da onunla buluşmayı sever. Kim Allah ile karşılaşmaktan hoşlanmazsa Allah da onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz”. Âlimler bu iki haberin ölüm ânıyla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Şöyle ki: Kâfir ölüm ânında kendisine vâdedilen korkunç halleri ve şiddetli durumları görür ve o korkunç durumlar ve şiddetli hallere düşmesin diye ruhunun bedeninden çıkmasını istemez. O anda dünya cennet gibi olur ve oradan ayrılmaktan hoşlanmaz. Mümin de Rabb’inin kendisine vâdettiği müjdeleri, çeşit çeşit ikramları görünce kendisine hazırlanan nimetlere ulaşmak için dünyadan çıkıp gitmek ister. O anda dünya ona hapishane gibi olur. Bütün bunlar, belirttiğimiz açıdan zihinde canlandırma tarzında söylenmiş sözler olur. Eğer İlâhî beyan kıyâmet günüyle ilgili olursa o zaman gerçek mânada güneş tutulması ve güneşle ayın birleştirilmesi söz konusu olur.

      Göz dehşetle açıldığı cümlesine bazıları göz, kıyâmet günü davetçiye doğru dehşetle açıldığı zaman, anlamı vermişlerdir. Şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “O gün gözler dehşetten dışarı fırlamış”. O gün kâfirin gözleri dehşetten davetçiye doğru dışarı fırlar. Çünkü o, Allah Teâlâ’nın başına gelen azabın, dünyada iken davetçiye icabet etmekten kaçınması sebebiyle olduğunu öğrenmiştir. Kıyâmet günü davetçinin davetini aceleyle kabul etmek için davetçiye doğru gözlerini dışarı fırlatır.

      Ay tutulduğu, yani ışığı ve nuru gittiği zaman. Bu beyandan, “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek”; “(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz, yeryüzünü dümdüz görürsün”; “Rabb’im onları un ufak edip savuracak” meâlindeki âyetlerde olduğu üzere o gün âlemin değişip başka bir âlem olacağı anlaşılmaktadır.

      Güneşle ay birleştirildiği zaman. Âyetin ifadesinden güneşle ayın bundan sonra fonksiyonlarını yapamayacakları anlaşılmaktadır. Öte yandan bazı bilginler, güneşle ayın kıyâmet günü birbirine yakın iki deve veya öküz gibi bir araya getirileceklerini, cehennem ateşine atılıp azap edileceklerini iddia etmiştir. İbn Abbâs’ın bu görüşü kabul etmediği ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: Güneşle ay, Allah Teâlâ’nın yarattığı nesneler olup O’na itaat etmektedirler-. Görmez misin ki Allah şöyle buyurmuştur: “Düzenli seyreden güneşi ve ayı sizin için yararlı kılan”. Güneşle ay, Allah Teâlâ’ya itaat ederek düzenli seyretmektedir. Özelliği bu olan yaratığa azap edilmesi mümkün değildir. Bize göre güneş ve ay cehennem ateşine atılacaklarsa kendileriyle başkalarına azap edilmek için atılırlar. Çünkü onlar Allah Teâlâ’yı bırakıp da ikisine tapmışlardır. Bunu şu âyette görmek mümkündür: “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız”. Bilindiği üzere Allah Teâlâ’nın bir yana bırakılıp da tapılan putlara cehennem ateşi ile azap edilmeyecek, fakat yakıt ve ateş haline getirilip güneş ve aya tapanlara bunlarla azap edilecektir. Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir”. Meleklere cehennem ateşinin azap vermesi mümkün değildir. Aksine onlar azap edeceklerdir. Buna göre güneş ve ay, eğer cehennem ateşine atılacaklarsa kendilerine azap edilmek için değil, onlara tapanlara azap edilmek için atılacaklardır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cumi'a (جُمِعَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü c-m-’ olarak belirler ve asıl anlamının dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, parçaları toplayıp bütünleştirmek olduğunu ifade eder; kelimenin ayrılık ve dağınıklığın (tefrika) zıddı olduğuna dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, "cem" eyleminin nesneleri zaman, mekân veya hüküm bakımından bir araya getirmek olduğunu belirtir; bu ayetin bağlamında ise birbirinden tamamen ayrı yörüngelerde ve işlevlerde olan güneş ile ayın tek bir kütle veya kozmik durum içinde birleştirilmesini, aralarındaki mesafenin ve ayrımın ortadan kaldırılmasını ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edilgen (meçhul) kalıpta kullanılmasının altını çizerek, bu devasa gök cisimlerinin ilahi irade karşısındaki mutlak edilgenliğini ve kozmik düzenin fail-i muhtar olan Allah tarafından zorunlu bir birleşmeye tabi tutulduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu fiilin İslam öncesi Arap aklındaki zaman (dehr) tasavvurunu yıkan bir işleve sahip olduğunu analiz eder; zira gece ile gündüzün, yani zamanın akışının yegâne ölçüsü olan iki zıt gök cisminin birleşmesi, zamanın bizzat kendisinin çökmesi ve tarihin son bulması anlamına gelir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin önceki ayette bahsedilen "ayın kararması" hadisesinin ardından evrensel yıkım tablosunu zirveye taşıdığını, birbiriyle asla kesişmeyen iki zıt nizamın (gece ve gündüz) dehşet verici bir şekilde birbirine geçerek fiziksel evrenin dualist yapısının tamamen çöktüğünü belirtir.

        Şems (الشَّمْسُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini ş-m-s olarak verir ve temel olarak yeryüzünü aydınlatan büyük gök cismini (güneş) ifade ettiğini, ancak aynı kökten türeyen kelimelerin "inatçılık, serkeşlik ve durduğu yerde duramamak" gibi anlamlar da barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, güneşin gökyüzündeki en büyük ışık ve ısı kaynağı olduğunu, ancak bu ayette ay ile birlikte "toplanması"nın onun sahip olduğu bu merkezi ve ihtişamlı konumunun sıfırlanmasına, evrendeki yegâne aydınlatıcı rolünün elinden alınmasına işaret ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökenbilimsel olarak antik Sami dilleriyle (Akkadca "Şamaş", İbranice "Şemeş") ortaklığına dikkat çeker; kadim Ortadoğu inançlarında sıklıkla ilahlaştırılan bu figürün, Kur'an'ın eskatolojik dilinde ilahi emre boyun eğen, dürülen ve başka bir cisimle birleştirilerek yok edilen sıradan bir yaratılmış nesne seviyesine indirgendiğini kaydeder. Gabriel Said Reynolds, güneş ve ayın kıyamet sahnesinde bir araya getirilmesi veya kararması imgesinin, Geç Antik Çağ Süryani ve Hristiyan apokaliptik edebiyatındaki kozmik yıkım tasvirleriyle güçlü kavramsal ve teolojik paralellikler taşıdığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, güneşin Kur'an'da hayatın ve kozmik nizamın ana kaynağı olarak sunulduğunu, ayetteki bağlamında ise bu hayat verici kaynağın sönümleyerek ay ile birleştirilmesinin ekolojik ve evrensel dengenin mutlak bir biçimde sonlandırılması anlamına geldiğini ifade eder.

        Kamer (الْقَمَرُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü k-m-r olarak tespit eder ve bu yapının "beyazlık ve aydınlık" anlamlarına geldiğini, karanlıkta yaydığı beyaz ışıktan dolayı aya bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir önceki ayette ışığını kaybettiği (hasefe) belirtilen ayın, bu ayette güneşle birleştirilmesini yorumlarken; bu durumun sadece ışığın yitirilmesi değil, aynı zamanda cisimsel olarak daha büyük bir kütleye dahil edilmesi veya tamamen formunu kaybederek güneşle aynı karanlık kaderi paylaşması anlamına geldiğini açıklar. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki edebi yapıyı incelerken, gece yolcularının ve Arap şiir geleneğinin en büyük ilham kaynağı olan ayın güneşle çarpıştırılıp birleştirilmesinin, dönemin muhatapları için kozmik bir dehşetin yanı sıra kültürel ve psikolojik bir sarsıntı yaratan retorik bir zirve olduğunu savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu ayet özelinde kamerin durumunu, Kur'an'da daha önce "güneşin aya yetişemeyeceği" şeklinde ifade edilen kusursuz matematiksel ve yörüngesel düzenin bozulması olarak değerlendirir; asırlardır birbirini kovalayan ancak asla çarpışmayan bu iki cismin bir araya getirilmesi, fizik kanunlarının askıya alındığı mutlak bir ilahi müdahaleyi simgelemektedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X