اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kıyamet Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
"İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?"
Cismâni Diriliş Hakkında Bâtınîler'e Cevap
Bâtınîler, kıyâmet günü dirilmenin sadece ruhlara yönelik olduğunu ve bedenlerin dirilmeyeceğini iddia etmişlerdir. İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor? meâlindeki beyan onların bu görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Çünkü bu âyet, dirilmenin ruhlara değil bedenlere yönelik olduğunu haber vermektedir. Allah Teâlâ’nın kemikleri zikretmesi, bedenlerin ayakta durması kemikler sayesinde olduğu içindir. Sonra kemikler, bedenlerin en katı ve en sert parçalarıdır. Kemiklerin toplanması, bedenin diğer parçalarının toplanmasını da gerektirir. Eğer dirilme sadece ruhlara yönelik olsaydı kemiklerin toplanmasından söz edilmezdi. Bâtınîler, ruhların latif ve şerefli olduğunu ve onların fâni olmayacağını, bedenlerin ise kesif ve bayağı olup fâni olduklarını söylemişlerdir. Durum onların iddia ettikleri gibi olsaydı “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” meâlindeki âyetin hiçbir anlamı kalmazdı. Çünkü kemikler çürüyüp gittikten sonra onlara göre bir araya toplanmayacaktır. O zaman durum tam da âyette bahsi geçen insanın zannettiği gibi olur. Bu durumda da “Evet, parmaklarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter” diye cevap vermenin de herhangi bir mânası olmazdı. Görmez misin ki parçalandıktan sonra kemiklerin bir araya getirilmesini inkâr etmeye sevk eden düşünce kişinin dünyada böyle bir olayı görmemiş olmasıdır. Eğer mesele Bâtıniyye’nin iddia ettiği gibi olsaydı âyette bahsi geçen inkâr, ruhanî nefisler ölümden sonra dünyada dirilmiş olarak bulunuyorsa reddedilmiş olurdu. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: ‘Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek’”. Yüce Allah, dirilecek olanların başkası değil sadece ilk kez yaratılan nefisler olduğunu haber vermektedir.
Yorum
-
Yahsebu (يَحْسَبُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini h-s-b olarak belirler ve bu kökün bir şeyi saymak, hesap etmek ya da bir şeyin öyle olduğunu sanmak (zannetmek) anlamlarına geldiğini ifade eder. Kelimenin temelinde bir şeyi ölçüp biçme ve bir sonuca varma düşüncesinin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hesap" kelimesinin sayısal bir işlemi, "hisbân" kelimesinin ise bir zannı ve varsayımı ifade ettiğini söyler. Buradaki kullanımın, insanın ahiretin imkansızlığına dair yersiz bir kanaat ve yanlış bir zihinsel kurgu içinde olmasını anlattığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimeyi epistemolojik bir çerçevede ele alarak, "hasibe" fiilinin Kur'an'da genellikle insanın sığ ve yetersiz bilgiye dayanarak ulaştığı hatalı yargıları ifade etmek için kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin insanın yeniden diriliş konusundaki şüpheci ve inkârcı psikolojik tutumunu yansıtan retorik bir soru kalıbı içinde yer aldığını ifade eder.
İnsân (الْإِنسَانُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında iki görüşe yer verir; birincisi ünsiyet kurmak anlamındaki a-n-s, ikincisi ise unutmak anlamındaki n-s-y köküdür. İnsanın hem sosyal bir varlık olması hem de ahdini unutması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin daha çok "üns" (alışmak, kaynaşmak) kökünden geldiğini, çünkü insanın tabiatı gereği hemcinsleriyle ve çevresiyle bağ kurmaya muhtaç bir varlık olduğunu savunur. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini Sami dilleri ailesinde araştırarak, Aramice "enāşā" ve İbranice "enōsh" kelimeleriyle olan tarihsel bağını ortaya koyar; bu terimin bölge dillerinde "beşer, kişi" anlamında yerleşik bir kadim isim olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "insan" kelimesinin Kur'an'da genellikle evrensel bir hitap nesnesi olarak, iradesiyle ve sorumluluklarıyla baş başa bırakılan varlığı nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik bir tanımlama olduğunu ve insanın hem unutkan (nisyan) hem de medeni (ünsiyet) yönlerinin bu isimde mündemiç olduğunu ifade eder.
Necmea (نَجْمَعَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü c-m-’ olarak tespit eder ve bu kökün asıl anlamının bir şeyi bir araya getirmek, toplamak ve farklı parçaları birleştirmek olduğunu belirtir. Kelimenin "dağınıklığın zıddı" olan bir bütünlüğe işaret ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "cem" eyleminin nesneleri mekân veya zaman açısından bir noktada buluşturmak olduğunu ifade ederek, buradaki kullanımın dağılmış, toz haline gelmiş ve tabiata karışmış beden parçalarının ilahi iradeyle tekrar bir araya getirilmesini simgelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin kıyamet bağlamında kullanılmasının, müşriklerin "kemikler çürüdükten sonra nasıl birleşecek?" şeklindeki materyalist itirazlarına doğrudan bir cevap niteliği taşıdığını ve ilahi kudretin sentezleyici gücünü vurguladığını belirtir.
İzâmehu (عِظَامَهُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan ’-z-m yapısının "sertlik, güç ve büyüklük" anlamlarına geldiğini ifade eder. Kemik (azm), vücudun en sert ve dayanıklı parçası olduğu için bu kökten türetilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "azm" kelimesinin bedenin temel direği ve taşıyıcı yapısı olduğunu, mecazi olarak bir şeyin en önemli ve en güçlü kısmına da bu ismin verildiğini belirtir. Kemiklerin büyüklüğünden hareketle, "azamet" (ululuk) kavramının da aynı kökten türediğine dikkat çeker. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "kemikler" (izâm) metaforunu kullanmasını, Geç Antik Çağ ve Sami şiir geleneğinde kemiğin "faniliğin ve ölümün mutlaklığı" sembolü olmasıyla ilişkilendirir; Kur'an'ın bu imge üzerinden imkansızı mümkün kılan diriliş mesajını verdiğini savunur. Gabriel Said Reynolds, "kemiklerin toplanması" ifadesinin Süryani ve Yahudi geleneklerindeki (örneğin Hezekiel vizyonu) eskatolojik diriliş tasvirleriyle dilsel ve kavramsal paralelliklerini analiz eder.
Yorum
Yorum