Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kevser Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kevser Sûresi, 2. Ayet

    فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fesalli lirabbike venhar

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şimdi sen Rabb'ine kulluk et ve kurban kes!"

      Bu âyetteki “salât” (صَلَاة) kavramı hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bazıları namazın mahiyeti boyun eğiş, teslimiyet ve duadan ibarettir, demiş ve fikirlerini anlatmaya şöyle devam etmiştir: Allah Teâlâ, peygamberine derunî olarak ifa etmesini dilediği bütün ibadetleri yerine getirmesini emrettiği gibi kurban ve hayvan kesimi türünden kulluk görevlerini de aksatmaması buyruğunu vermiştir. Aslında bu ikinci tür görevden insan tabiatı hoşlanmaz. Hatta bazı kâfirler canlıya eziyet verdiği gerekçesiyle hayvan kesimini yasaklar. Cenâb-ı Hak, peygamberini tabiatının hoşlanmayıp kaçındığı bir davranışla kulluk görevi ifa etmeye davet etmiştir.

      Âyet-i kerîmenin doğrudan namaz kılmayı ve kurban kesmeyi amaçlamamış olması da mümkündür. Bu durumda o “Bu görevleri yerine getirirken Allah rızasını hedef edin” anlamına gelir. Çünkü asr-ı saâdetteki kâfirler putlara tapıyor, onlar adına kurban ve hayvan kesimi yapıyordu. Nitekim “... dikili taşlar üzerine kesilen hayvanlar...” -yani putlar için- meâlindeki âyet bu hususu dile getirmektedir. Cenâb-ı Hak peygamberine bu ibadetleri Allah için yapmasını emretmiştir.

      Hasan-ı Basrî “Rabb’inin rızası için bayram namazını kıl, sonra da büyük baş hayvanlardan kurban kes!”, Mücahid ve Atâ da “Sabah namazını (Müzdelife’de) cemaatle kıl Mina’da da kurban kes” mânasını vermişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Rabb’inin rızası için asıl namazı kıl ki o da bilinen farz namaz(lar)dır. Hadiste belirtildiği gibi bu namaz ibadetin özünü teşkil eder. Benzer bir yorum da şöyledir: Namaz kılan kimse Allah Teâlâ ile söyleşi (münacat) yapmaktadır. Bunun izahı -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle olmalıdır: Hiçbir ibadet yoktur ki onun ifa edilişinde bir tür maddî zevk, nefsin arzu ve emellerini yerine getirme durumu bulunmuş olmasın; meselâ seyahat etmek, nakil vasıtalarına binmek, yiyip içmek, konuşmak, bir yerden bir yere intikal etmek ve benzeri ibadet etkinlikleri. Öyle ki bunların her birinde -hac, zekât, cihat vb.- az da olsa bir nevi nefsânî zevk ve arzunun yerine getirilmesi söz konusudur. Ancak bilinen şekliyle namaz müstesna, çünkü namazda (mübah olan her şeyi haram kılan tahrim tekbiri ile) nefsi bütün arzu ve emellerinden, her çeşit zevk ve lezzet vasıtalarından alıkoymak vardır. Bundan dolayıdır ki Mûsâ aleyhisselâma “kelîmullah, neciyyullah” (Allah’la konuşan, O’nunla münacat [söyleşi] halinde bulunan) ismi verilmiştir. Çünkü o, soydaşlarından ve nefse lezzet ve neşe veren her şeyden ayrılmış, kimsenin bulunmadığı bir dağa gelmiş ve Rabb’i orada kendisiyle konuşmuştur, bu sebeple kendisine neciyyullah denilmiştir. Namaz kılan için de aynı noktadan hareketle “Rabb’i ile söyleşide bulunan” denilmiş ve bu nitelik ona has kılınmıştır.

      Kurban Kesmenin Hikmeti

      Allah Teâlâ’nın “ve’nhar” (وَانْحَرْ) emri yukarıda söz konusu ettiğimiz büyük baş hayvanlardan kurban kesmek anlamına gelir. Cenâb-ı Hak Peygamberinin bununla da kullukta bulunmasını dilemiştir. Aslında insan tabiatı hayvan kesiminden hoşlanmaz, çünkü kendi fiiliyle başkasında elem meydana gelmektedir. Kişinin gerçekleştirdiği elem verici fiilden duyduğu acı başkasının elem verici fiilinin doğurduğu acıdan daha çoktur; burada nefsiyle mücadele etmesi ve onu zora sevketmesi söz konusudur.

      Cenâb-ı Hak peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmı kendi rızası uğrunda zorluklara göğüs germekle sınava tabi tuttu; bazan kendisi için tehlikeli olmasına rağmen kâfirleri İslâm’a davetle, bazan gece ibadetine kalkmak suretiyle nefsine karşı cihat açmakla, bazan da fıtratının hoşlanmadığı işi -ki bu, hay van kesimidir- yapmakla. Çünkü insan tabiatı kan akıtmaktan hoşlanmaz. Üstelik Resûl-i Ekrem, insanlar içinde Allah'ın yarattıklarına en çok şefkat ve merhamet duyanlardan biridir de. Hz. Peygamber'in, Allah'ın davetine icabet edip itaat arzedişinin güzel örneklerinden biri de şu olmuştur ki o, Veda haccında yüz tane kurbanlık deve ayırıp, altmışını kendisi kesmiş, kırk tanesinin kesimiyle de Hz. Ali'yi görevlendirmiştir".

      Ebu'l-Cevzâ'nın' İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: "Fe salli li-rabbike venhar" (فصل لربك وانحر) buyruğu "Namazda sağ elini sol elinin üzerine koy" demektir, aynı şey Hz. Ali'den de nakledilmiştir. Âsım el-Cahderî de "nahr" (نحر) kelimesinin namazda sağ eli sol elin üzerine koymaktan ibaret olduğunu söylemiştir¹".

      İki tanrı inancını taşıyanların (Seneviyye) telakkilerinden biri de elem ve eziyet verdiğinden herhangi bir canlıyı öldürmeyi doğru bulmayışlarıdır. Seneviyye'nin bu görüşü isabetli değildir, çünkü canlının hayatına kesin yoluyla son vermenin, kendisi için can çekişerek ölmesinden daha hayırlı olduğunu bilmekteyiz. Hayvanın kesim dışında can vermesi hikmet açısından isabetli olduğuna göre ölümün kesim yoluyla gerçekleşmesi tercih edilecek bir durumdur.

      Kevser sûresinin yorumu hakkında tercih edilecek yöntem daha önce de değindiğimiz üzere bu sûrenin Resûlullah'a (s.a.) hitap etme konumunda nâzil olmuş bulunmasıdır. Sûrenin doğrudan hedefi diğer insanlar değil bizzat Resûlullah'ın kendisidir. Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın ona yönelttiği "salât, nahr, kevser" ve diğer kavramların ne mânaya geldiğini ancak Hz. Peygamber bilir. Bu durum karşısında biz bu ilâhî mesajın tefsirini yapma zorluğuna girmeyiz, zira bunda Allah hakkında gerçek dışı iddialar ileri sürme tehlikesi mevcuttur. Biz sadece yorumcuların görüşlerini nakletmeyi uygun görürüz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Salli (صل)

        Bu kelimenin kökeni Arapça Sad-Lam-Vav (ص ل و) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel olarak "dua etmek, yakarmak" anlamına geldiğini belirtir ve eylemin özünde yüce bir makama yönelme talebinin bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sözlükte salt "dua" manasına geldiğini, ancak dini terminolojide tekbir, kıyam, rükû ve sücûd gibi belirli eylemleri içeren özel ibadet (namaz) formunu aldığını detaylandırır. Batılı araştırmacılardan Arthur Jeffery, kelimenin salt Arapça bir kökten türemediğini, bilakis Aramice veya Süryanice "tslota" kelimesinden Arapçaya geçtiğini iddia ederek kelimenin Yahudi-Hıristiyan geleneğindeki ibadet ve dua konseptiyle olan etimolojik bağlarına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu ise kelimenin semantik evrimini inceleyerek, İslam öncesi dönemdeki sıradan bir dua veya tapınma eyleminin, bu ayetin bağlamında tamamen ilahi otoriteye odaklı, derin bir teslimiyet barındıran ve putperest taassuptan uzak saf bir ibadet formuna dönüştüğünü vurgular.

        Rabb (رب)

        Kelimenin kökeni Arapça Ra-Be-Be (ر ب ب) harflerinden oluşmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asli manasının "bir şeyi düzeltmek, idare etmek ve ona sahip olmak" olduğunu ifade eder; ona göre bu kelime, mutlak otoriteyi ve sahipliği barındıran bir terbiye edicilik vasfını taşır. Râgıb el-İsfahânî, bu etimolojik temeli daha da genişleterek kelimenin asıl anlamının "bir şeyi halden hale geçirerek adım adım mükemmellik sınırına, yani tamamlanma aşamasına ulaştırmak" olduğunu açıklar; dolayısıyla kelime salt bir efendilik değil, sürekli bir gözetim, onarım ve besleme eylemini ifade eder. Arthur Jeffery, bu kelimenin Sami dil ailesinde ortak bir köke sahip olduğunu, Aramice ve Süryanicede "büyük, ulu, efendi" anlamlarına gelen "rabba" kelimesiyle etimolojik olarak doğrudan bağlantılı bulunduğunu ve kadim dini metinlerde mutlak otoriteyi tanımlamak için sıklıkla kullanıldığını belirtir.

        İnhar (انحر)

        Bu fiilin etimolojik kökeni Arapça Nun-Ha-Ra (ن ح ر) harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının anatomik olarak "göğsün üst kısmı, boyun çukuru" (en-nahr) olduğunu, develer kesilirken bu bölgeden bıçak vurulduğu için "deve boğazlamak" eylemine de bu kökten türeyen fiilin isim olarak verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî de bu somut anatomik bağlantıyı teyit eder ve kelimenin fiziksel olarak göğüs kafesinin üst kısmını ifade etmesinden yola çıkarak, ayetteki bağlamında Allah için kurban kesmek ve kan akıtmak eyleminin etimolojik bir metaforu olarak kullanıldığını belirtir. Klasik dilbilimcilerin bu anatomik ve fiili analizine karşılık, Christoph Luxenberg kelimenin Arapça "kurban kesmek" anlamını tamamen reddederek etimolojisini Süryaniceye dayandırır; ona göre bu kelimenin kökü Süryanicedeki bağlamı itibarıyla "dimdik durmak, sebat etmek, namazda ayakta durmak" anlamına gelmektedir ve ayet kurban kesmeyi değil, duada ısrarcı olup dik durmayı emreder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ise bu tür Süryanice köken iddialarına şiddetle karşı çıkarak kelimenin saf Arapça dil zeminindeki etimolojisini savunur ve Arap kültüründe en kıymetli malın deve olduğunu, bir önceki ayetteki devasa lütfun şükrü olarak sıradan bir kurbanın değil, kelimenin kökündeki "nahr" eylemine uygun şekilde en değerli kurban olan devenin kesilmesinin kastedildiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X