Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 92. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 92. Ayet

    ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَباً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme etbe’a sebebâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sonra yine bir yol tuttu.”

      Sonra yine bir yol tuttu. Bu beyanda geçen “sebep”ten maksat, Zülkarneyn’in yeryüzünün batısı ve doğusuna ulaşması konusunda belirttiğimiz vesiledir. Yani biz ona bir yol ve vesile verdik demek olur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sümme (ثُمَّ)

        İbn Fâris, atıf (bağlaç) edatı olan bu kelimenin kökenindeki "se-mim-mim" (peltek se-mim-mim) yapısının temelinde, iki eylem, iki menzil veya iki olay arasında meydana gelen ciddi bir zaman boşluğunu, bir gecikmeyi, hazırlık evresini ve peş peşeliği (terâhî) ifade etmek manasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sümme" bağlacının bu üçüncü seferdeki felsefi ve kronolojik işlevini açıklar. Zülkarneyn, dünyanın en doğu ucundaki (matli') o kavurucu güneşe ve sitrsiz (örtüsüz) kavme dair nizamı tesis ettikten sonra hemen ertesi gün yeni bir sefere çıkmamıştır. "Sümme" edatı, Doğu seferinin bütünüyle tamamlanıp idari yapının kurulmasının ardından geçen o uzun zaman dilimini, yaşanan lojistik yorgunluğu ve yepyeni, çok daha çetin bir coğrafyaya yönelik yapılan o kapsamlı hazırlık evresinin ardından gerçekleşen "üçüncü devasa atılımı" ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "sümme" (sonra / daha sonra) edatının tarihsel ve jeopolitik ağırlığını tahlil eder. Zülkarneyn, yeryüzünün bilinen en uç iki noktasını (Batı ve Doğu) fethettikten sonra misyonunu tamamlamış sayıp tahtına çekilmez. Bu edat, fatihin doymak bilmez adalet arayışının ve ilahi yetkisinin (temkînin) duraksama bilmeyen o küresel vizyonunu gösterir. Batı ve Doğu ufuklarındaki görev bittiği an, "sonra" (sümme) denilerek yeryüzünün bambaşka ve topografik olarak en zorlu bölgesine (kuzeye/dağlık bölgeye) yönelik yepyeni bir jeopolitik kurgu başlatılır.

        Etbea (أَتْبَعَ)

        İbn Fâris, "t-b-a" (te-be-ayın) kökünün asıl manasının, birinin izinden gitmek, adımlarını milimetrik olarak takip etmek, peşine düşmek ve bir şeyin ardı sıra gitmek olduğunu belirtir. İf'al babında (etbea / o tabi oldu, peşine düştü) kullanıldığında, bu takibin rastgele bir gidiş değil; son derece bilinçli, kararlı ve yeni bir menzile ulaşmak için mevcut coğrafi/stratejik donanımı bizzat "kullanmak, peşine takılıp hedefe kilitlenmek" manasına geldiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, "etbea" (izini sürdü / yola koyuldu) fiilinin bu üçüncü kullanımdaki devlet, irade ve eylem felsefesini okur. İktidar (temkîn), durağan bir mülk veya saltanat değildir. Zülkarneyn'in her iki devasa başarısından sonra tekrar ve inatla "etbea" eylemini gerçekleştirmesi; mutlak gücün rehavete, saray hayatına veya zafer sarhoşluğuna kapılmaksızın, o bitmek bilmez "fetih, imar ve hareket" ahlakına duyduğu o ontolojik sadakati mühürler. Varoluş, ancak yolda oldukça ve takip ettikçe (etbea) anlamını korur.

        Sebebâ (سَبَبًا)

        İbn Fâris, "s-b-b" (sin-be-be) kökünün temelinde, bir şeyi diğerine bağlayan ip, dağa tırmanmaya yarayan sağlam halat; ve buradan hareketle kişiyi asıl hedefine ulaştıran, dağları ve engelleri aşmasını sağlayan her türlü fiziki vasıta, geçit, strateji ve formül manalarının bulunduğunu tespit eder.

        Arthur Jeffery, "sebeb" kelimesinin Sami dillerindeki ve kadim coğrafya tasavvurundaki filolojik kullanımını inceler. Erken dönem epigrafik metinlerde "sebep", sadece zihinsel bir nedensellik değil; bizzat aşılmaz dağ silsilelerini yararak geçmek, sarp vadileri tırmanmak ve uzak bölgelere askeri nizamda ulaşabilmek için keşfedilmiş stratejik kervan yolları, fiziki boğazlar ve "dağ geçitleri" anlamında kullanılmıştır. Zülkarneyn'in takip ettiği bu üçüncü "sebep", yeryüzünün en sarp, en kaotik ve medeniyetleri birbirinden yalıtan o devasa dağlık iklimine açılan yepyeni bir topoğrafik damardır.

        Toshihiko Izutsu, "sebeb" kavramının Kur'an'ın tabiat ve nedensellik felsefesindeki yerini tahlil eder. Kur'an, Zülkarneyn'in bu devasa engelleri (dağları) uçarak veya ilahi bir büyüyle aştığını anlatmaz. Fatih, coğrafyanın bu yeni ve acımasız şartlarına uygun yeni bir mühendislik metodu, yeni bir lojistik donanım ve bizzat o sarp dağların izin verdiği rasyonel bir rota (sebeb) bularak, o ipucu üzerinden ilerler. Bu, insan aklının tabiatın devasa engellerine (dağlara) kendi yasalarıyla (sebeplerle) boyun eğdirişinin resmidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "sebebâ" (yepyeni bir yolu, farklı bir stratejiyi) kelimesinin tefsir geleneğindeki coğrafi karşılığını aktarır. Alimler, Mağrib ve Matli' (Batı ve Doğu) seferlerinden sonra tutulan bu üçüncü "sebebin" (yolun), genel kanaate göre kuzeye, iki devasa dağ silsilesinin (seddeyn) birleştiği o sarp Kafkasya veya Orta Asya boğazlarına doğru planlanmış muazzam bir askeri ve mimari rota olduğu konusunda birleşmişlerdir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "sebebâ" (bir yol, bir geçit, bir neden) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) kelami bir perspektifle okur. Zülkarneyn, yeryüzünün mutlak hakimi (temkîn sahibi) olmasına rağmen, girdiği her yeni coğrafyada yine o coğrafyanın kurallarına, o dağların geçitlerine (sebeplerine) muhtaçtır. Allah ona gücü vermiş, ancak o gücün yeryüzündeki tecellisini, fatihin bizzat kendi elleriyle bulacağı, tırmanacağı ve bedelini ödeyeceği o fiziki "sebeplere" (yollara) bağlamıştır. İnsan, ne kadar güçlü olursa olsun, ilahi yasaların (sebeplerin) mahkûmudur ve başarı ancak o sebebe sımsıkı tutunmakla (etbea) gelir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X