Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 104. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 104. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne dalle sa’yuhum fî-lhayâti-ddunyâ vehum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      103-104. “De ki; ‘Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.”

      De ki: “Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?” Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. Bu beyan, kâfirlerin reislerinin sözlerine karşı bir cevap ve bir karşı ifade gibi durmaktadır. Şöylesine; onların reisleri, kendilerine tâbi olan bazı kimselere bol mal veriyorlar ve iyilikte bulunuyorlardı. Daha sonra bu kâfirlerden yardım gören kişiler, Hz. Peygambere tâbi oldular ve onun dinine girdiler. Bu yeni dine girince sıkıntıya düştüler ve kâfirlerin elebaşılarından elde ettikleri menfaatler yok olup gitti. Bunun üzerine kâfirler kendilerini ayıpladılar ve bu dini seçtikleri için onları azarladılar. “Girdiğiniz din hak din olsaydı bizim dinimize mensupken halimiz vaktimiz nasıl iyi idiyse şimdi de öyle iyi olurdu” dediler. Ya da buna benzer sözler ettiler. Allah Teâlâ da onlara cevap verdi ve şöyle buyurdu: De ki: ‘Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ Bu beyanın insanlardan el etek çeken ve kendilerini putlara ibadete hasreden ve bu konuda nefislerini bitkin düşüren, sıkıntı ve meşakkatlere katlanan rahipler ve manastırlara çekilen kimseler hakkında bağımsız bir cümle olması da mümkündür. Yüce Allah da küfür bakımından aynı olmakla birlikte bunların dünyayı talep eden ve riyaset peşinde koşan, fakat onların yaptıklarını yapmayan kimselerden iş ve davranışça daha çok ziyana uğramış ve çaba bakımından daha sapkın olduklarını haber vermiştir. Âyette geçen “el-ahser” (الْأَخْسَرِينَ) bir şeyi hüsran ile nihayetine ermekle ve sonuna ulaşmakla nitelemek demektir. “Ef'alü” (أَفْعَلُ) kalıbının ism-i fâil yerine kullanılması da mümkündür. Kelimenin ism-i fâil yerine kullanılması, Arap dilinde imkânsız değildir. Buna göre âyetin tevili şöyle olur: De ki: ‘Size, iş ve davranışları bakımından ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ Tıpkı, “Allâhu ekber” ifadesinin Allah daha büyük mânasına değil de Allah büyüktür mânasına kullanılmasına benzer.

      Dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. Bu beyan iki türlü anlaşılabilir: Birincisi: Taptıkları şu putlara kul oldukları ve böylece nefislerini nasipsiz bıraktıkları için zelil oldular. “İşte hem dünyada hem âhirette yaptıkları boşa gidenler bunlardır” meâlindeki beyan da buna göre anlaşılır. Yani dünyada putlara taparak nefislerini zelil kıldılar. İkincisi: Onların dünyadaki çabaları boşa gitmiştir. Çünkü putlara tapmak suretiyle âhirette (elde edeceklerini) umdukları ve tamah ettikleri şeylere ulaşamamışlardır. Çünkü onlar “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” vb. şeyler söylemişlerdir. Dolayısıyla dünyadaki uğraşları ile âhirette umduklarına erişememişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar taptıkları putlara ibadete ederek iyi yaptıklarını sanıyorlar. Asla! Âyetin “Onlar” fakirlere harcama yaparak ve kendilerini geçim darlığından kurtararak hayır veya iyilik “yaptıklarını sanıyorlar” mânasında olması da [muhtemeldir.] Yani yaptıkları, iyi bir iş ve hayır değildir. Âyet, onların hakkı bilmeseler bile yaptıkları fiillerden dolayı hesaba çekileceklerini göstermektedir. Zaten bizim görüşümüz de bu doğrultudadır. Bir kimse hakkı ve doğruyu bilmeden bir fiili işlerse isteyerek ve ilim öğrenerek hakka ulaşma yolunu bulduktan sonra o fiili ile hesaba çekilecektir. Çünkü yüce Allah, 'Onlar iyi yaptıklarını sanıyorlar' buyurmaktadır. Sonra da onların kim olduklarını şöyle haber veriyor:​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezîne (الَّذِينَ) / Dalle (ضَلَّ)

        İbn Fâris, "d-l-l" (dad-lam-lam) kökünün asıl manasının, doğru yoldan sapmak, kaybolmak, bir şeyin boşa gitmesi, telef olması ve bütünüyle yokluğa karışması olduğunu belirtir. Suya veya süte karışıp gözden kaybolan, varlığını yitiren nesneler için de bedevilerin bu kökten türeyen kelimeleri kullandığını, eylemin (dalle / boşa gitti, kayboldu) mutlak bir "hiçliğe karışmayı" ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalâl" kavramının buradaki ontolojik çöküşünü açıklar. Dalâl, sadece çölde yolunu kaybetmek değildir; amaca, hakikate ve fıtrata giden o kasti çizgiden bütünüyle kopmaktır. Bu ayette "dalle" (saptı/kayboldu) fiilinin öznesi insan değil, doğrudan insanın "çabası/emeği" olarak gelir. Yani kaybolan sadece şahıs değil, bizzat o şahsın bir ömür boyu ürettiği, biriktirdiği ve güvendiği o devasa eylemler bütünüdür.

        Dücane Cündioğlu, "dalle" (boşa gitti / buharlaştı) fiilinin barındırdığı felsefi ve psikolojik yıkımı tahlil eder. Kur'an, kâfirlerin çabalarını basitçe "yanlıştır" diyerek kestirip atmaz. "Dalle" fiiliyle, o uğruna ömür tüketilen, uğruna savaşılan ve dağlar gibi yığılan dünyevi başarıların, şöhretin ve sistemlerin ilahi terazi karşısında tıpkı çölde serabın kaybolması gibi "buharlaşıp hiçliğe karıştığını" (ontolojik buharlaşmayı) sarsıcı bir dille mühürler. Ortada bir eylem vardır, ancak eylemin varlıksal bir karşılığı (bekası) yoktur.

        Sa'yühüm (سَعْيُهُمْ)

        İbn Fâris, "s-a-y" (sin-ayın-ye) kökünün temelinde, sıradan ve yavaş bir yürüyüş (meşy) değil; hızlı adımlarla, ciddi bir niyetle, ter dökerek, belirli bir hedefe kilitlenerek ve tüm enerjiyi harcayarak yürümek, koşuşturmak ve çabalamak manalarının yattığını tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "sa'y" (sa'yühüm / onların o devasa çabaları, emekleri) kavramının sosyolojik ve psikolojik ağırlığını okur. Bir önceki ayette "en çok zarar edenler/iflas edenler" (ahserîn) denilmişti. Bu ayet, o iflas edenlerin aslında "tembel, uyuşuk veya işsiz" insanlar olmadığını sarsıcı bir şekilde ortaya koyar. Onlar, sabah akşam dünyevi hırslar peşinde koşan, "sa'y" eden, ter döken, devasa şirketler/devletler kuran ve sürekli bir "koşturmaca" içinde olan insanlardır. Trajedi, çabasızlıkta değil; bu muazzam enerjinin (sa'yin) bütünüyle yanlış bir hedefe (şirke/dünyaya) kilitlenmesidir. Yorucu bir hiçliktir bu.

        Fîl-hayâtid-dünyâ (فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, "h-y-y" (ha-ye-ye) kökünün canlılık, dirilik; "d-n-v" (dal-nun-vav) kökünün ise asıl manasının, mesafenin kısalması, bir şeyin çok yakında olması, el uzatıldığında tutulacak kadar beride ve aşağıda bulunması (denî/süflî) olduğunu belirtir. İçinde bulunulan bu fani yaşama, ahirete (uzağa/yüceye) kıyasla en alt basamakta, en yakında ve en geçici formda olduğu için "dünya" dendiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, "el-hayâtid-dünyâ" (şu en yakın/en aşağı hayat) tamlamasını Kur'an'ın varlık ve zaman felsefesinde (semantiğinde) tahlil eder. Kâfirlerin "sa'y"i (koşturmacası) neden kaybolmuştur (dalle)? Çünkü onlar, insan ruhunun o sonsuzluk (ahiret) kapasitesini almışlar ve bütünüyle bu dar, fiziki, geçici ve "en aşağı" (ednâ/dünya) boyuta hapsetmişlerdir. Dünyevi hayat kendi başına kötü değildir; kötülük (küfür), ufku sadece bu dünya ile sınırlamak, ahireti yok sayarak tüm sermayeyi (sa'yi) bu geçici illüzyona yatırmaktır.

        Ve hüm (وَهُمْ) / Yahsebûne (يَحْسَبُونَ)

        İbn Fâris, "h-s-b" (ha-sin-be) kökünün asıl manasının, saymak, hesap etmek, miktar belirlemek ve kesin bir bilgiye (yakîne) dayanmaksızın zihinsel bir işlemle bir varsayıma, sanıya veya zanna ulaşmak olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yahsebûne" (hesap ederler, sanırlar, zannederler) fiilinin şimdiki/geniş zaman kipiyle gelmesindeki o acı verici psikolojik durumu okur. Bu insanlar hata yaptıklarının, yoldan saptıklarının farkında olan günahkârlar değillerdir. Onların en büyük trajedisi "kendilerini haklı ve başarılı sanmalarıdır" (yahsebûne). Akılları sıra hayatı çok iyi okuduklarını, en kârlı "hesabı" yaptıklarını ve sistemlerinin kusursuz işlediğini düşünürler. Bu, cehaletin en tehlikeli formu olan "mürekkep cehalettir" (bilmediğini bilmemek ve kendini âlim/başarılı sanmak).

        Ennehüm (أَنَّهُمْ) / Yuhsinûne (يُحْسِنُونَ)

        İbn Fâris, "h-s-n" (ha-sin-nun) kökünün temelinde, çirkinliğin (kubhun) ve eksikliğin tam zıttı olan; her türlü estetik güzellik, ahlaki kusursuzluk, denge, iyilik ve bir işi en mükemmel formuyla yapmak manalarının yattığını belirtir. İf'al babındaki "ihsan" (yuhsinûne / onlar ihsan ediyorlar, mükemmel yapıyorlar), eylemin tesadüfen değil, bizzat bilinçli bir ustalıkla ve kaliteyle ortaya konmasıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "yuhsinûne" fiilinin bu bağlamda yarattığı o muazzam teolojik ironiyi tahlil eder. Kur'an terminolojisinde "ihsan", müminin Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmesi ve ahlaki zirvesidir. Ancak burada inkârcılar, kendi kurdukları o çarpık, maddiyatçı ve dünyevi sistemleri "ihsan" makamında (mükemmel, pürüzsüz ve aşılamaz) görmektedirler. Onlar, kendi elleriyle ürettikleri putlara/sistemlere estetik ve felsefi bir kutsallık (yuhsinûne) atfederek, kibrin en rafine halini yaşamaktadırlar.

        Sun'â (صُنْعًا)

        İbn Fâris, "s-n-a" (sad-nun-ayın) kökünün asıl manasının, bir işi rastgele ve sıradan bir şekilde yapmak değil; büyük bir el becerisiyle, ustalıkla, mühendislikle, ölçüp biçerek ve zanaat/sanat katarak ince ince işlemek, üretmek ve imal etmek olduğunu tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sun'" (sun'â / bir sanat, bir zanaat, bir üretim) kavramı ile "fiil" ve "amel" kavramları arasındaki o katı felsefi ve anlambilimsel hiyerarşiyi açıklar. Fiil, istemsiz hareketleri de kapsar; amel, niyetli eylemlerdir; "sun'" ise eylemin en üst düzeyidir. Her sun' bir ameldir, ama her amel bir sun' değildir. Sun', mutlak bir uzmanlık, teknoloji, sanat ve "kusursuz bir üretim" (zanaat) gerektirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "sun'â" kelimesinin modern karşılığını ve siyasi teolojisini okur. İnkârcıların güvendikleri şey sıradan günlük işler değildir; onlar kurdukları medeniyete, teknolojiye, sanayiye (sınâat/sun') ve o devasa binalara güvenirler. Ayet, modern insanın krizini yüzyıllar öncesinden fotoğraflar: İnsanlık devasa bir "sun'" (teknoloji, üretim, uygarlık) inşa edip bunu kusursuz ("yuhsinûne sun'â") zannedebilir; ancak o "sun'", ahireti ve fıtratı bütünüyle dışlayan kör bir kibrin ürünü olduğu için, ilahi terazide koca bir "hiçlik" (dalle) olmaktan kurtulamaz.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir tarihindeki "sun'â" yorumlarını aktarır. Alimler, kâfirlerin bu dünyada yaptıkları cami inşası, köprü yapımı, sadaka veya devasa hayır kurumları gibi görünüşte faydalı (sun') olan işlerin bile, arkasında "iman" (tevhidi bir niyet) olmadığı için ahirette geçersiz sayılacağını bu kelimenin mef'ûl-ü mutlak / temyiz yapısındaki mutlaklığına dayandırarak kaydederler. Eserin kalitesi (sun'), inancın (imanın) yokluğunu örtmeye yetmez; zira ahirette faturayı sadece iman öder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X