قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالاًۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 103. Ayet
Daralt
X
-
103-104. “De ki; ‘Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.”
De ki: “Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?” Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. Bu beyan, kâfirlerin reislerinin sözlerine karşı bir cevap ve bir karşı ifade gibi durmaktadır. Şöylesine; onların reisleri, kendilerine tâbi olan bazı kimselere bol mal veriyorlar ve iyilikte bulunuyorlardı. Daha sonra bu kâfirlerden yardım gören kişiler, Hz. Peygambere tâbi oldular ve onun dinine girdiler. Bu yeni dine girince sıkıntıya düştüler ve kâfirlerin elebaşılarından elde ettikleri menfaatler yok olup gitti. Bunun üzerine kâfirler kendilerini ayıpladılar ve bu dini seçtikleri için onları azarladılar. “Girdiğiniz din hak din olsaydı bizim dinimize mensupken halimiz vaktimiz nasıl iyi idiyse şimdi de öyle iyi olurdu” dediler. Ya da buna benzer sözler ettiler. Allah Teâlâ da onlara cevap verdi ve şöyle buyurdu: De ki: ‘Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ Bu beyanın insanlardan el etek çeken ve kendilerini putlara ibadete hasreden ve bu konuda nefislerini bitkin düşüren, sıkıntı ve meşakkatlere katlanan rahipler ve manastırlara çekilen kimseler hakkında bağımsız bir cümle olması da mümkündür. Yüce Allah da küfür bakımından aynı olmakla birlikte bunların dünyayı talep eden ve riyaset peşinde koşan, fakat onların yaptıklarını yapmayan kimselerden iş ve davranışça daha çok ziyana uğramış ve çaba bakımından daha sapkın olduklarını haber vermiştir. Âyette geçen “el-ahser” (الْأَخْسَرِينَ) bir şeyi hüsran ile nihayetine ermekle ve sonuna ulaşmakla nitelemek demektir. “Ef'alü” (أَفْعَلُ) kalıbının ism-i fâil yerine kullanılması da mümkündür. Kelimenin ism-i fâil yerine kullanılması, Arap dilinde imkânsız değildir. Buna göre âyetin tevili şöyle olur: De ki: ‘Size, iş ve davranışları bakımından ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ Tıpkı, “Allâhu ekber” ifadesinin Allah daha büyük mânasına değil de Allah büyüktür mânasına kullanılmasına benzer.
Dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. Bu beyan iki türlü anlaşılabilir: Birincisi: Taptıkları şu putlara kul oldukları ve böylece nefislerini nasipsiz bıraktıkları için zelil oldular. “İşte hem dünyada hem âhirette yaptıkları boşa gidenler bunlardır” meâlindeki beyan da buna göre anlaşılır. Yani dünyada putlara taparak nefislerini zelil kıldılar. İkincisi: Onların dünyadaki çabaları boşa gitmiştir. Çünkü putlara tapmak suretiyle âhirette (elde edeceklerini) umdukları ve tamah ettikleri şeylere ulaşamamışlardır. Çünkü onlar “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” vb. şeyler söylemişlerdir. Dolayısıyla dünyadaki uğraşları ile âhirette umduklarına erişememişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar taptıkları putlara ibadete ederek iyi yaptıklarını sanıyorlar. Asla! Âyetin “Onlar” fakirlere harcama yaparak ve kendilerini geçim darlığından kurtararak hayır veya iyilik “yaptıklarını sanıyorlar” mânasında olması da [muhtemeldir.] Yani yaptıkları, iyi bir iş ve hayır değildir. Âyet, onların hakkı bilmeseler bile yaptıkları fiillerden dolayı hesaba çekileceklerini göstermektedir. Zaten bizim görüşümüz de bu doğrultudadır. Bir kimse hakkı ve doğruyu bilmeden bir fiili işlerse isteyerek ve ilim öğrenerek hakka ulaşma yolunu bulduktan sonra o fiili ile hesaba çekilecektir. Çünkü yüce Allah, 'Onlar iyi yaptıklarını sanıyorlar' buyurmaktadır. Sonra da onların kim olduklarını şöyle haber veriyor:
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya emri dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.
Dücane Cündioğlu, "kul" (de ki / söyle) emrinin Kur'an'daki ontolojik ve felsefi işlevini tahlil eder. Bu emir, peygamberi metnin (vahyin) yazarı veya kurucusu olmaktan bütünüyle çıkarıp, onu mutlak ilahi iradenin yeryüzündeki bir "aktarıcısı/elçisi" konumuna sabitler. İnsan aklının iflas ettiği bu ahiret sahnelerinde peygamber kendi yorumunu yapmaz; o sadece kâinatın sahibinden gelen o ağır, kaskatı ve sarsılmaz hükmü muhataplarına "ilan etmekle" (kavl ile) mükelleftir.
Hel (هَلْ) / Nünebbiüküm (نُنَبِّئُكُمْ)
İbn Fâris, "n-b-e" (nun-be-hemze) kökünün asıl manasının, sıradan bir havadis değil; çok büyük öneme sahip, muhatabın durumunu değiştirecek, sarsıcı ve mutlak gerçekliği olan "büyük haber" (nebe) olduğunu tespit eder. Yüksek bir yere veya yüksek bir rütbeye de bu kökten dolayı "nebeve" dendiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "nebe" (nünebbiüküm / size o büyük haberi verelim mi?) kavramı ile sıradan bir "haber" arasındaki o ince anlambilimsel farkı açıklar. Nebe, içinde yalan ihtimali barındırmayan, doğrudan insanlığın varoluşunu, inancını ve ahiretini ilgilendiren o sarsılmaz ve devasa ilahi bilgidir. Başındaki "hel" (mi / acaba) soru edatı ise, gerçek bir öğrenme talebi değil; muhatabın o uyuşmuş zihnini sarsarak uyandıran, dikkatini o korkunç gerçeğe (nebe'ye) çeken şiddetli bir "tehekküm" (pedagojik sarsıntı ve meydan okuma) aracıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin birinci çoğul şahısla (nünebbiüküm / Biz size haber verelim mi?) gelmesindeki o ezici ilahi otoriteyi okur. Allah, inkârcıların kendi kendilerine kurdukları o kibirli "hesapları" (bir önceki ayetteki hasibe zanlarını) paramparça etmek için, bizzat Kendi mutlak ilmini (Biz) devreye sokar. İnsanın zannı biter, ilahi "Nebe" (kesin haber) başlar.
Bil-ahserîne (بِالْأَخْسَرِينَ)
İbn Fâris, "h-s-r" (hı-sin-ra) kökünün temelinde, sermayeyi tüketmek, ticarette zarara uğramak, bütünüyle iflas etmek, elindekini kaybedip hüsrana düşmek manalarının bulunduğunu belirtir. "Ahserîn" kelimesinin ism-i tafdîl (en üstünlük derecesi) yapısında geldiğini ve "zararı en büyük olanlar, iflasın mutlak dibini görenler" manasını taşıdığını o sağlam etimolojik tespitiyle kaydeder.
Toshihiko Izutsu, "hüsrân" (ahserîn) kavramının Kur'an'ın anlambiliminde yarattığı o muazzam kavramsal dönüşümü tahlil eder. Kur'an, ilk muhatapları olan Mekkeli tüccarların günlük hayatta kullandıkları "ticaret, kâr, zarar ve iflas" (hüsran) kelimelerini alır; bunları maddi bir pazar dili olmaktan çıkarıp, doğrudan ontolojik ve eskatolojik (ahirete dair) bir "varoluş ticaretine" dönüştürür. "Ahserîn" (en büyük iflasçılar) paralarını kaybedenler değil; kendi ruhlarını, fıtratlarını ve ebedi hayatlarını (sermayeyi) küfür uğruna harcayarak bütünüyle "hiçliğe" batan o kozmik iflasçılardır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "bil-ahserîne" (en çok zarara uğrayanlar / mutlak hüsrandakiler) tanımlamasındaki psikolojik yıkımı okur. Bu insanlar, dünyadayken kendilerini en kârlı, en başarılı ve en doğru yolda zannedenlerdir. İlahi mahkeme, onların bu sahte kârlılık algısını "ahserîn" kelimesiyle yüzlerine çarparak; onların sadece sıradan bir hata yapmadıklarını, varlık hiyerarşisindeki o en dip, en telafi edilemez ve en trajik "zarar" (hüsran) batağına saplandıklarını tarihsel bir kesinlikle ilan eder.
A'mâlâ (أَعْمَالًا)
İbn Fâris, "a-m-l" (ayın-mim-lam) kökünün asıl manasının, şuurlu bir iradeyle, kasıtlı olarak ve belirli bir hedefe ulaşmak için fiziksel/zihinsel çaba harcayarak eylemde bulunmak (amel) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" (a'mâlâ / ameller, işler, çabalar bakımından) kavramı ile sıradan bir "fiil" arasındaki o felsefi farkı açıklar. Fiil, hayvanların veya cansız nesnelerin de yapabileceği bilinçsiz eylemlerken; amel, bütünüyle insanın niyetine, tercihine ve uzun süreli fikri çabasına dayanan şuurlu bir inşadır. İnkârcıların trajedisi eylemsizlik değil; "amel" boyutunda, yani bilinçli ve yoğun bir emekle ortaya koydukları o devasa çabaların bütünüyle iflas etmesidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "a'mâlâ" kelimesinin gramatikal olarak "temyiz" (kapalılığı gideren, yön belirten açıklayıcı) formunda gelmesindeki o sarsıcı edebi dehşeti tahlil eder. Allah "en çok zarar edenler" dedikten sonra, bu zararın malda, mülkte veya evlatta olmadığını; bizzat inkârcıların en çok güvendikleri, en çok ter döktükleri ve kendilerini var kıldıklarını düşündükleri o "eylemlerinin, inşalarının ve amellerinin" tam merkezinde gerçekleştiğini (a'mâlâ) mühürler. İnsanın kendi emeğiyle kendi cehennemini inşa etmesi, edebi olarak bu kelimenin temyiz yapısında (özelleştirilmesinde) gizlidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ahserîne a'mâlâ" (amelleri/eylemleri bakımından o en büyük iflasçılar) tamlamasındaki o devasa kelami ironiyi okur. Bir insan hiç çalışmamışsa, zararı sadece tembelliğidir. Ancak bu ayette bahsedilen "ahserîn" (en büyük kaybedenler), dünyada devasa sistemler kuran, gece gündüz çalışan, felsefeler üreten ve kendilerini çok meşgul zannedenlerdir. Tevhidden (hakikatten) kopuk olan bir "amel" ne kadar büyük olursa olsun, ahiret terazisinde koca bir sıfırdır. Yorularak cehenneme gitmek, yeryüzünün en trajik "hüsran" formudur. Ayet, amelin çokluğunu değil, o amelin fıtratla ve imanla olan o kopuk bağını yargılamaktadır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla