Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 102. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 102. Ayet

    اَفَحَسِبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَاد۪ي مِنْ دُون۪ٓي اَوْلِيَٓاءَۜ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Efehasibe-lleżîne keferû en yetteḣiżû ‘ibâdî min dûnî evliyâ/(e)(c) innâ a’tednâ cehenneme lilkâfirîne nuzulâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O inkârcılar, beni bırakıp kullarımı yardımcı edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi inkârcılar için bir konak olarak hazırladık!”

      O inkarcılar, beni bırakıp kullarımı yardımcı edineceklerini mi sandılar? Bazıları, bu beyan hakkında şu açıklamayı yapmıştır; Dünyada meleklere ve peygamberlere tapan ve beni bir yana bırakıp da onları dost edinen o inkârcılar âhirette onların kendilerine dost olacaklarını mı ve şefaatlerini üstlenip kendilerine şefaat ve yardım edeceklerini mi sandılar? Asla! O taptıkları kendileri için asla dost olamayacaklardır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”, “ki sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”

      Âyetin ikinci ihtimale göre açıklaması şöyle olabilir: O inkarcılar, beni bırakıp ihlaslı “kullarımı yardımcı” ve dost “edineceklerini mi sandılar.” Yani onlar, beni bırakıp da onları dost edinemezler. Onlar müminleri dinlerine ve kendilerine dost olmaya davet ediyorlardı. Yüce Allah, bu gerçeği şöyle ifade eder: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab’lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”

      Üçüncü bir ihtimale göre bu beyan şöyle anlaşılabilir: O inkarcılar beni bırakıp taptıkları ve dost edindikleri şeylere tapmalarını ve onları dost edinmelerini benim emrettiğimi ve buna benim izin verdiğimi mi sandılar? Çünkü onlar “Allah da bize bunu emretti” vs. diyorlar. Asla! Allah Teâlâ bunu ne emretmiş ve ne de izin vermiştir.

      Âyetteki “e fe hasibe” (أَفَحَسِبَ) fiilinin “e fe hasbu” (أَفَحَسِبُوا) şeklinde cezimle okunması fiilin başındaki soru elifinin hazfedilmesiyledir. Yani ibare “fe hasbu'llezîne keferû” (فَحَسِبَ الَّذِينَ كَفَرُوا) şeklinde olur. Bu takdirde âyet üç türlü açıklanabilir: Birincisi: Beni bırakıp kuUarımı dost edinen kâfirlere hazırladığımız cehennem yeter. Âyet-i kerîme bu durumda “Onların harcı cehennem; işte oraya girecekler” beyanı gibi olur. İkincisi: “Kâfirlere benden başkalarını dost edinmeleri yetmez mi?” Yani bu yetmez mi? Bana kulluk etmeleri ve ulûhiyetime dönmeleri için kendilerine deliller ve alâmetler takdim ettiğim halde bunlara dönme zamanı gelmedi mi? Üçüncüsü: Beni bırakıp başkalarını dost edinmeleri zillet olarak onlara yeter.

      Biz cehennemi inkârcılar için bir konak olarak hazırladık! Âyette geçen “nüzülen” (نُزُلًا) kelimesini bazıları “nüzûl” (inme) kökünden “nüzlen” (نُزْلًا) şeklinde okumuşlardır. Bu durumda kelime, konak mânasındadır. Bazıları da kelimenin “nüzül” (نُزُول) ve “enzâl” (إِنْزَال) (misafir yemeği) kökünden olduğunu belirtmişlerdir. Bu durumda mana, orada ateşi yerler. Yiyecekleri ve içecekleri ateşten olur şeklini alır. İbn Kuteybe “en-nüzül” kelimesinin misafire ve askerlere takdim edilen yiyecek maddesi mânasında olduğunu söylemiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E fe hasibe (أَفَحَسِبَ)

        İbn Fâris, "h-s-b" (ha-sin-be) kökünün temelinde, saymak, hesap etmek, miktar belirlemek ve zihinsel bir işlemle bir şeyi ölçüp tartarak bir sanıya, zanna veya varsayıma ulaşmak manalarının yattığını belirtir. İnsanın zihninde kurduğu ve doğru olduğunu varsaydığı o "yanlış hesap/zan" eylemine bu kökten dolayı "hasibe" dendiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "husbân" ve "hisâb" kavramlarının Kur'an'daki epistemolojik boyutunu açıklar. "Hasibe" (sandı mı / hesap etti mi), kesin ve mutlak bir bilgiye (yakîne) dayanmayan; kişinin kendi arzularına, sığ mantığına ve eksik verilerine dayanarak ürettiği o temelsiz zihinsel kurgudur. Başındaki "e fe" (öyle mi / peki ya) soru edatının ise sıradan bir soru değil, bir "istifhâm-ı inkârî" (şiddetle reddeden, kınayan ve muhatabın aklını aşağılayan bir soru) olduğunu mühürler.

        Dücane Cündioğlu, "e fe hasibe" (sandılar mı ki / öyle mi hesap ettiler) sorusundaki o devasa felsefi ağırlığı ve ilahi ironiyi tahlil eder. İnkârcılar, varoluşu rastgele okumazlar; onlar kendi içlerinde rasyonel gibi görünen ama ontolojik olarak bütünüyle iflas etmiş bir "hesap" (hasibe) yaparlar. Allah, bu soru edatıyla onların o çarpık, kâr-zarar eksenli teolojik tüccarlığını ve kendi akıllarıyla kurdukları o devasa yanılgıyı bizzat o aklın kavramlarıyla vurarak paramparça eder.

        Ellezîne keferû (الَّذِينَ كَفَرُوا)

        İbn Fâris, "k-f-r" (kef-fe-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyin üstünü bütünüyle örtmek, gizlemek, saklamak ve fıtri olanı karanlığa gömmek olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "küfr" (keferû / inkâr edenler, üstünü örtenler) eylemini Kur'an'ın varlık felsefesinde okur. Bu ayetteki küfür, sadece soyut bir inançsızlık değil; Allah'ın evrendeki mutlak hükümranlığını bilerek ve inatla "örtbas etme", O'nun yerine sahte otoriteler ikame etme ve kâinatın o şeffaf, tevhidi hakikatini kendi kibirleriyle kaskatı bir zindana çevirme (örtme) eylemidir.

        En yettehızû (أَنْ يَتَّخِذُوا)

        İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün asıl manasının, bir şeyi eliyle tutmak, kavramak, almak ve zapt etmek olduğunu belirtir. İfti'al babında gelen "ittihaz" (yettehızû / edinmek, benimsemek) fiilinin ise rastgele bir alma değil; şuurlu bir iradeyle, özel bir niyetle, kendi tercihiyle bir şeyi kabullenip ona yeni bir statü vermek manasına geldiğini tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ittihaz" (edinme / o konuma yerleştirme) fiilindeki sosyolojik ve siyasi şirki tahlil eder. Müşrikler, sahte ilahları veya velileri tesadüfen bulmazlar. Onlar, bizzat kendi elleriyle, kendi kurdukları sistemin bir gereği olarak, şuurlu bir politik/teolojik kararla (ittihaz) o putları veya şahısları "otorite" olarak benimserler. Şirk, pasif bir cehalet değil; aktif, kurumsal ve bilinçli bir "ittihaz" (edinme/kurgulama) anarşisidir.

        İbâdî (عِبَادِي) / Min dûnî (مِنْ دُونِي)

        İbn Fâris, "a-b-d" (ayın-be-dal) kökünün temelinde, boyun eğmek, itaat etmek, zillet göstermek ve mutlak bir uysallıkla teslim olmak manalarının yattığını belirtir. "d-v-n" (dal-vav-nun) kökünün ise bir şeyin beri tarafında olmak, ondan daha aşağıda bulunmak ve birini bırakıp beridekine (başka bir şeye) yönelmek manasına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâdî" (Benim kullarım) kelimesindeki o muazzam ontolojik çelişkiyi açıklar. Kâfirlerin, Allah'ı bırakıp (min dûnî) kendilerine koruyucu edindikleri şeyler (melekler, peygamberler, salih insanlar veya putlar); aslında bizzat Allah'ın önünde mutlak bir acziyetle secde eden, O'nun "ibâdı" (kulları/köleleri) konumundaki varlıklardır. Kulu (ibad) alıp, onu yaratıcının yerine (min dûnî) koymak aklın iflasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ibâdî min dûnî" (Beni bırakıp da Benim kullarımı) tamlamasındaki o devasa teolojik ironiyi okur. Allah, o sahte ilahları bizzat "Benim kullarım" (ibâdî) aidiyetiyle anarak, müşriklerin dayandığı o duvarı kökünden yıkar. İnkârcı, kendisini kurtarması için evrenin en yüce sahibini (Beni) es geçer; gider, bizzat o yüce sahibin kapısında dilenci olan aciz "kullara" (ibâdî) sığınır. Tevhidin kaybedildiği yer, kölenin (kulun) efendi (ilah) zannedildiği bu ahmakça "hesaptır" (hasibe).

        Evliyâe (أَوْلِيَاءَ)

        İbn Fâris, "v-l-y" (vav-lam-ye) kökünün asıl manasının, iki şey arasında hiçbir mesafe, hiçbir boşluk kalmayacak şekilde yan yana gelmek, bitişmek, mekânsal ve ruhsal bir yakınlık kurmak olduğunu tespit eder. İnsanın kendisine en yakın hissettiği, sırtını dayadığı, sırrını açtığı ve mutlak koruyucusu olarak gördüğü o yakınına, sırdaşına ve müttefikine bu kökten dolayı "velî" (çoğulu evliyâ) dendiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, "velî/evliyâ" kavramının Cahiliye dönemi Arap toplumundaki o katı sosyopolitik (aşiret) altyapısını tahlil eder. Çölde bir bireyin hayatta kalması, ancak güçlü bir kabilenin veya liderin onu "velî" (müttefik/koruyucu) olarak himayesine almasıyla mümkündü. Müşrikler, bu bedevi/dünyevi himaye sistemini alıp ontolojik (ilahi) boyuta taşımışlar; Allah'a karşı veya O'nunla kendi aralarında duracak kozmik "evliyâlar" (torpilciler/aracılar) icat etmişlerdir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kâfirlerin "evliyâ" (koruyucular) edinme psikolojisindeki o derin korkuyu ve varoluşsal zafiyeti okur. İnsan fıtratı, tek başına olmanın dehşetini kaldıramaz; mutlaka sığınacak bir "yakın/dost" (velî) arar. Ancak kâfirin trajedisi, bu sığınma ihtiyacını mutlak ve sonsuz olan Rabbe değil; faniliğe mahkûm, aciz ve sınırları olan "kullara" (ibada) yöneltmesidir.

        İnnâ a'tednâ (إِنَّا أَعْتَدْنَا)

        İbn Fâris, "a-t-d" (ayın-te-dal) kökünün asıl manasının, bir şeyi önceden titizlikle hazırlamak, eksiksiz bir şekilde donatmak, zamanı geldiğinde derhal sunulmak üzere hazır ve nazır (atîd) bekletmek olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "İnnâ a'tednâ" (Şüphesiz ki Biz bütünüyle hazırladık) ibaresindeki birinci çoğul şahıs (Biz) ve geçmiş zaman kipiyle (hazırladık) kurulan o mutlak kelami dehşeti tahlil eder. Cehennem, kıyamet koptuğunda aceleyle inşa edilecek rastgele bir ceza alanı değildir. O, bizzat ilahi irade (Biz) tarafından ezelde, bu müşriklerin kibrine ve sahte evliyalar icat etmelerine tam bir karşılık (bedel) olacak şekilde milimetrik olarak "hazırlanmış, donatılmış ve bekletilmekte olan" o kozmik ve kaskatı infaz kurumudur.

        Cehenneme (جَهَنَّمَ)

        Arthur Jeffery, "Cehennem" kelimesinin Sami dillerindeki kökenini ve Geç Antik Çağ tasavvurundaki yerini inceler. Kelimenin, İbranicedeki "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) isimli lanetli, sürekli ateşlerin yandığı ve çöplerin atıldığı tarihi mekândan türediğini; zamanla apokaliptik edebiyatta mutlak ve ebedi "azap çukuru" anlamına (Gehenna) evrildiğini tespit eder. Kur'an, fatihlerden (Zülkarneyn'den) ahirete sıçrayan bu sahnede, o evrensel azap konseptini en çıplak ve sarsıcı haliyle kullanır.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin dilbilimsel ve tefsirî boyutunu aktarır. Kelimenin Arapça asıllı "cihinnâm" (dibi çok derin, karanlık kuyu) kelimesinden türediğini veya mu'arreb (Arapçalaştırılmış) olduğunu belirten görüşleri karşılaştırır. Her halükarda bu kelime; insanın o sahte "koruyucular" (evliya) zannettiği boşluğun ardından içine düşeceği, geri dönüşü olmayan, karanlık ve alevden o mutlak ebedi zindanı sembolize eder.

        Lilkâfirîne (لِلْكَافِرِينَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin başındaki "li" (için / tahsis bildiren harf-i cer) edatının fıkhi ve kelami boyutunu aktarır. Cehennem, rastgele herkesin atılacağı bir yer değildir; o bizzat gerçeğin üstünü bile bile örtenlere, Allah'ın kullarını O'na ortak koşanlara (lilkâfirîne) hususi olarak "tahsis edilmiş", mimarisi ve ateşi tamamen onların varoluşsal inkârına (küfrüne) göre dizayn edilmiş o spesifik mekândır.

        Nüzülâ (نُزُلًا)

        İbn Fâris, "n-z-l" (nun-ze-lam) kökünün asıl manasının, yukarıdan aşağıya inmek, bir yere varmak ve konaklamak olduğunu belirtir. Uzun yoldan gelen, çok değerli ve saygıdeğer bir misafir için ev sahibinin büyük bir özenle hazırladığı konaklama yerine, ikram ettiği ilk yemeğe, o görkemli ziyafete ve ağırlama törenine bu kökten dolayı "nüzül" dendiğini o harika etimolojik tespitiyle kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nüzül" kelimesinin burada barındırdığı o devasa "tehekküm" (ince ve kahredici alay) sanatını açıklar. Nüzül, normal şartlarda krallar, elçiler veya çok kıymetli konuklar için hazırlanan şeref dolu bir ziyafettir. Ancak Allah, kâfirlerin varacağı o ebedi alev çukurunu (cehennemi) onlar için hazırlanmış bir "nüzül" (ziyafet/konaklama) olarak adlandırarak; onların dünyadaki o sahte kibrini, beklentilerini ve "hesaplarını" (hasibe) en acımasız ve en sarsıcı retorikle paramparça eder.

        Dücane Cündioğlu, ayetin "nüzülâ" (bir ağırlama, bir ilk ziyafet olarak) kelimesiyle son bulmasındaki (fasılasındaki) o muazzam edebi ve felsefi şahikayı özetler. Ayet, kâfirlerin o ahmakça "hesabıyla" (e fe hasibe) başlamıştı; zira onlar, sahte ilahları (evliya) edindiklerinde ahirette VIP (çok özel) konuklar olarak ağırlanacaklarını, onurlandırılacaklarını zannediyorlardı. İlahi irade, ayetin sonunda onların bu hesabını tasdik edercesine "Evet, onlara çok özel bir konaklama (nüzül) hazırladık!" der; fakat bu konaklamanın duvarları ateşten, ikramı ise cehennemden oluşan o ontolojik ve ebedi "aşağılanma ziyafeti" olduğunu mühürler. Kâfirin zihinsel hesabı, ilahi ironinin (nüzülün) o alevden şamarı altında ebediyen çökmüştür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X