اَلَّذ۪ينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْر۪ي وَكَانُوا لَا يَسْتَط۪يعُونَ سَمْعاً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 101. Ayet
Daralt
X
-
“Ve (dünyada iken) gözleri beni hatırlatacak delillere kapalı bulunan, vahye kulak vermeye de tahammül edemez olan” (Kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.)
Ve (dünyada iken) gözleri beni hatırlatacak delillere kapalı bulunan. Daha önce birçok yerde küfrün karanlığının kalbin nurunu, işitme ve görme duyularıyla kalp ve başka organların nurunu örttüğünü ve perdelediğini belirtmiştik. Çünkü bu duyu organlarından her birinin kendi özünde (içinde) bir nuru ve ışığı vardır. Söz konusu organlar, ancak iki nur sayesinde görür ve duyarlar. Bunlardan biri, zâhirin diğeri de gizliliğin ve bâtının (içinin) nurudur. İşte küfür, bu nuru örter ve kapatır. Ve insanı hakkı görmez eder, ibretli şeylere bakmaz ve üzerinde tefekkür etmez hale getirir; hakikat (sadece) zâhirin nuruyla kula tecelli etmez. İmanın bir nuru ve ışığı vardır. Kulun önünde hakkın tecelli etmesi ve her güzelin güzelliğini ve her çirkinin çirkinliğini anlayabilmesi için onunla görür, işitir ve önünde bulunan her şeyin perdesi onunla kaldırılır. Bu durum insanın gözünün nuruyla ve havanın ışığıyla görmesine benzer. Bu ışıklardan biri gidince insan hiçbir şey işitmez ve görmez olur. Dolayısıyla insan bir şeyi iki nurla bilir ve o şeyin hakikati kendisine bu ikisiyle ortaya çıkar. Bunlar kalbin ve duyuların nurudur. Küfrün karanlığı kalbin nurunu kapattığı zaman insan bir şey görmez, ibret almaz, işitmez ve hakkı söylemez hale gelir. İman ise bunları aydınlatır ve ışıklandırır. İnsanı her şeyi görür hale getirir ve bu sayede hakkı bâtıldan ayırır. İnsan nelerin gerçeğe işaret eden kanıt, nelerin sahte delil olduğunu anlar hale gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Vahye kulak vermeye de tahammül edemez olan. Bu beyan, iki şeye işaret etmektedir: Birincisi; onların işitme organları olduğu halde duyma yeteneklerinin olmadığını belirtmektedir. Bu da bize fiile ilişkin istitâatin fiil anında olduğunu ve ondan önce bulunmadığı gibi sonra da devam etmediğini göstermektedir. Çünkü yüce Allah, “Vahye kulak vermeye de tahammül edemezlerdi” buyurmaktadır. Hz. Mûsa'nın birlikte olduğu o kulun birçok yerde kendisine söylediği sözde de aynı durum görülmektedir. Çünkü o, “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” demişti. Bu da fiili gerçekleştiremeyeceğini belirtmesinden istitâatin fiil anında olduğunu gösterir, fiilden önce ve sonra bulunması ihtimali yoktur. Bu beyanın işaret ettiği ikinci husus ise onların Allah’ın vâdinden yararlanmalarına ve bu vâde lâyık olmalarına yardımcı olan ikinci bir istitâatlarının daha olduğudur. Ancak onlar bu istitâatlarını başka şeylerle meşgul olarak kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerinden kaynaklanan ihmal nedeniyle azarlanmakta ve kınanmaktadırlar. Eğer onlardan kaynaklanmamış olsaydı, azarlanma ve kınanmalarının herhangi bir anlamı olmazdı.
Bir zümre şöyle demiştir: Allah Teâlanm kâfirlerin işitme duyularının olmadığını söylemesi, gerçekten işitme duyularının olmadığından değil, (hakikati duymaya) tahammül edememelerindendir. Tıpkı, işitme, görme ve konuşma duyularından yararlanmadıkları için onlarda bu duyuların da olmadığını belirtmiş olması gibi. Örnek ifadede de işitme, görme ve konuşma duyularının bulunmadığı anlamında değildir. Buna göre yüce Allah’ın onların gücünün olmadığını (istitâat) belirtmesi bu duyu organlarından yararlanmamalarından dolayıdır. Yoksa fiile başlamadan önce istitâatlarının bulunmadığından değildir. Onlar gözlerini yumunca ve hakikati söylemeyince Allah Teâlâ da onların bu duyularının bulunmadığını ifade etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ellezîne (الَّذِينَ) / Kânet (كَانَتْ) / A'yünühüm (أَعْيُنُهُمْ)
İbn Fâris, "a-y-n" (ayın-ye-nun) kökünün temelinde, suyu yeryüzüne çıkaran göze (pınar), insanın görme organına (göz) ve bir şeyin bizzat kendisine, özüne (hakikatine) işaret eden manaların yattığını belirtir. Çoğul formu olan "a'yün" kelimesi, kâfirlerin o fiziksel ve biyolojik görme aygıtlarını tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "ayn" (göz) kavramının Kur'an'ın bilgi felsefesindeki yerini açıklar. Göz, sadece ışığı algılayan etten bir organ değil; aklın ve kalbin dış dünyadaki ilahi ayetleri (işaretleri) okuması için yaratılmış o fıtri "idrak penceresidir". Ancak bu ayette kâfirlerin gözleri (a'yünühüm), asıl işlevi olan o tevhidi (bütünsel) okumayı yitirmiş, varlığın sadece yüzeysel kabuğuna takılıp kalmış körleşmiş organlar olarak resmedilir.
Dücane Cündioğlu, "kânet a'yünühüm" (onların gözleri idi/bulunuyordu) ibaresindeki ontolojik trajediyi tahlil eder. Kâfirlerin gözleri kör, kapalı veya oyulmuş değildir. Onlar biyolojik olarak görürler, eşyayı tanırlar; fakat onların asıl trajedisi, gözlerinin açık olmasına rağmen bakışlarının hakikate karşı bütünüyle felç olmasıdır. Görme organı yerindedir, ancak o organı "idrak" (basiret) ile bağlayan o felsefi kordon ebediyen kopmuştur.
Fî (فِي) / Ğıtâin (غِطَاءٍ)
İbn Fâris, "ğ-t-v" (ğayın-tı-vav/ye) kökünün asıl manasının, bir şeyin üstünü bütünüyle örtmek, onu karanlıkta bırakmak, gizlemek ve dış dünyayla olan temasını kaskatı bir kılıfla tamamen kesmek olduğunu tespit eder.
Toshihiko Izutsu, "ğıtâ" (kalın örtü / perde) kavramını Kur'an'ın "küfür" (örtbas etme) anlambilimi üzerinden okur. Kâfir (gerçeği örten kişi), kendi kibriyle ve inatçı inkârıyla ilahi nura sırtını döne döne, en sonunda kendi algı dünyasının (gözlerinin) üzerine ontolojik ve sarsılmaz bir "ğıtâ" (perde) çekmiş olur. Bu örtü fiziksel bir kumaş değil; psikolojik, zihinsel ve felsefi bir mutlak körlük (cehalet) zırhıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, zarf edatı olan "fî" (içinde) kelimesinin bu sahnedeki sarsıcı edebi tasvirini okur. Kur'an, "onların gözlerinin üzerinde (alâ) bir örtü vardır" demez. "Fî ğıtâin" diyerek, o gözlerin bütünüyle karanlık ve kalın bir örtünün "içine hapsolduğunu", o cehalet kılıfının içinde yüzdüğünü ve gerçeğe dair hiçbir ışık sızıntısının o zindanın içine giremediğini sarsıcı bir mekânsal vurguyla ilan eder.
An (عَنْ) / Zikrî (ذِكْرِي)
İbn Fâris, "z-k-r" (zel-kef-ra) kökünün temelinde, bir şeyi zihinde canlı tutmak, unutkanlığın (nisyanın) tam zıttı olarak gerçeği hafızada korumak, anmak ve dil ile beyan etmek manalarının bulunduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "zikrî" (Benim zikrim / Benim uyarım) tamlamasındaki o birinci tekil şahıs (î / Benim) aidiyet ekinin barındırdığı teolojik ve duygusal ağırlığı tahlil eder. Kâfirlerin gözlerini kapattıkları ve görmezden geldikleri şey sıradan bir bilgi veya felsefi bir teori değildir. O, bizzat mutlak otoritenin (Allah'ın) doğrudan, şahsi ve merhamet dolu o "Kendi uyarısıdır" (Kur'an'dır / Vahiydir). İnkârcının asıl kibri, bizzat kendisini yaratanın o şahsi sesine (zikrine) karşı ördüğü bu sağır edici duvardır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın evrensel okumasını yapar. "Zikr" sadece dildeki bir kelime veya mushaftaki bir ayet değildir; yeryüzündeki dağlar, denizler, batan güneş ve o muazzam ekolojik denge de bütünüyle Allah'ı hatırlatan birer "zikirdir" (işarettir). Kâfirlerin gözleri (a'yünühüm), kâinat kitabındaki bu devasa ilahi sergiden (zikrî) bütünüyle soyutlanmış, o kalın örtünün (ğıtâ) ardında kainatın o muazzam ritmine karşı mutlak bir yabancılaşmaya mahkûm edilmiştir.
Ve kânû (وَكَانُوا) / Lâ yestetî'ûne (لَا يَسْتَطِيعُونَ)
İbn Fâris, "t-v-a" (tı-vav-ayın) kökünün asıl manasının, bir emre boyun eğmek, bir işi yapmaya fiziksel ve zihinsel olarak güç yetirmek, itaat etmek ve o eylemi gerçekleştirecek mutlak kapasiteye (istitaate) sahip olmak olduğunu tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "istitâat" (yestetî'ûne / onlar güç yetirebiliyorlar) fiilinin başına gelen "lâ" (hayır/asla) olumsuzluk edatının, o inkârcıların fıtratındaki o devasa çöküşü nasıl belgelediğini açıklar. Kur'an, onlar gerçeği "dinlemiyorlar" demez; onlar gerçeği dinlemeye "güç yetiremiyorlar, tahammül edemiyorlar, kapasiteleri buna müsaade etmiyor" der. Küfür, bir süre sonra insanın anlama ve dinleme organlarını bütünüyle felç eden ontolojik bir iktidarsızlığa, mutlak bir irade ve kapasite kaybına dönüşür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "lâ yestetî'ûne" (asla ve bütünüyle güç yetiremezlerdi) fiilinin istif'âl babındaki o uzun ve ağır morfolojik formuyla gelmesindeki inceliği okur. Hakikatin o yalın sesi, kendi kibrine (örtüsüne) tapınan bir inkârcı için o kadar ağır, o kadar ezici ve o kadar katlanılmaz bir yüktür ki; o sesi bir saniye bile işitmek, onların o dar ve karanlık dünyalarını başlarına yıkan dayanılmaz bir işkence (kaldırılamaz bir ağırlık) halini almıştır. Onların zihni, tevhidin ağırlığını taşıyamayacak kadar ufalanmış ve zayıflamıştır.
Sem'â (سَمْعًا)
İbn Fâris, "s-m-a" (sin-mim-ayın) kökünün temelinde, bir sesi kulak vasıtasıyla algılamak, işitmek; ve bu fiziksel eylemden hareketle söylenen söze kulak verip itaat etmek, o sözü kalbe/akla indirmek manalarının yattığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an kelamında "sem'" (işitme) kavramının her zaman görmeden (basar) önce geldiğini, zira vahyin (sözün) kalbe girmesindeki o birincil, en temel ve en asli kapının "işitme" eylemi olduğunu aktarır.
Angelika Neuwirth, ayetin "sem'â" (işitmeye, kulak vermeye) kelimesiyle (nekra/belirsiz bir masdar olarak) son bulmasını (fasılasını) Geç Antik Çağ'ın "söz/logos" felsefesi üzerinden tahlil eder. Hakikat, evrene bir "söz" (zikr) olarak inmiştir. Kâfirler, gözlerini o kalın örtüyle (ğıtâ) kapatarak görsel idraki yok ettikleri gibi; kulaklarını da hakikatin en ufak bir fısıltısına bile kapatarak işitsel idraki bütünüyle katletmişlerdir. "Herhangi bir işitmeye" (sem'â) dahi tahammülü olmayan bu varlıklar, aklın ve iletişimin bütünüyle dışına çıkarak, kendi karanlıklarında boğulmayı kendi iradeleriyle seçmiş mutlak sağırlardır. Cehennem (bir önceki ayetteki o arz ediliş), bizzat dünyadayken seçilen bu körlüğün ve sağırlığın ebedi bir inşası ve bedelidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla