Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 99. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 99. Ayet

    وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veteraknâ ba’dahum yevme-iżin yemûcu fî ba’d(in)(s) venufiḣa fî-ssûri fecema’nâhum cem’â(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O gün (kıyâmet günü) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; sûra da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.”

      O gün (kıyâmet günü) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır. Yani birbirine karışmış dolanır bir halde bırakmışızdır. Öte yandan onların “birbirlerine çarparak çalkalanmaları”nm, Zülkarneyn'in inşa ettiği şeddin yanında olma ihtimali vardır. O şeddin açılışında orada birbirlerine çarparak çalkalanırlar. Ya da bu beyan, onların çok olmaları ve izdiham oluşturmaları nedeniyle de belirtilmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sûra da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir. Bu beyanın zahirine göre sûra üfürme vakti için kullanılan kip geçmiş zamandır, fakat kastedilen gelecek zamandır. Yani sûra üfürülecek ve böylece onlar bütünüyle bir araya getirileceklerdir. Bu gibi kullanımlar. Kuranda çoktur. Geçmiş zaman gelecek zaman, gelecek zaman da geçmiş zaman kipiyle ifade edilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve tereknâ (وَتَرَكْنَا) / Ba'dahüm (بَعْضَهُمْ) / Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        İbn Fâris, "t-r-k" (te-ra-kef) kökünün asıl manasının, bir şeyi olduğu gibi bırakmak, terk etmek, el çekmek ve müdahale etmeyip serbest bırakmak olduğunu belirtir. "b-a-d" (be-ayın-dad) kökünün bir bütünün parçası, bir kısmı; "y-v-m" (ye-vav-mim) kökünün ise mutlak bir zaman dilimi (gün) manasına geldiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "tereknâ" (biz terk ettik / biz onları kendi hallerine bıraktık) eylemindeki o devasa teolojik ve zamansal kırılmayı tahlil eder. Zülkarneyn'in tarihi ve yeryüzündeki o sarsılmaz duvar inşası bütünüyle geride kalmıştır. "Yevmeizin" (o gün geldiğinde) zarfıyla birlikte sahne, aniden ahir zamana (kıyamet sürecine) sıçrar. Allah, o sarsılmaz seti yıktığı an, arkasında tuttuğu o vahşi kitleleri (Ye'cûc ve Me'cûc'ü) veya bizzat tüm insanlığı artık ontolojik bir müdahaleden mahrum bırakarak o korkunç serbestliğe (tereknâ) terk eder.

        Dücane Cündioğlu, "terk" eyleminin buradaki felsefi dehşetini okur. İlahi irade (Biz), o güne kadar yeryüzünde bir "Sedd" (duvar/engel) ile sağladığı nizamı ve korumayı o gün bütünüyle geri çeker. İnsanın dünyadaki en büyük azabı, ilahi iradenin onu "kendi haline terk etmesi" (tereknâ), fıtratın dizginlerini serbest bırakmasıdır.

        Yemûcü (يَمُوجُ) / Fî ba'dın (فِي بَعْضٍ)

        İbn Fâris, "m-v-c" (mim-vav-cim) kökünün temelinde, denizin dalgalanması, suların birbirine girerek kabarması, şiddetli sarsıntı, çalkantı ve kalabalıkların kontrolsüzce birbirine karışması manalarının yattığını tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mevc" (yemûcü / dalgalanır, birbirine girer) kavramının sadece okyanuslar için değil, sosyolojik ve eskatolojik (kıyamete dair) bir çöküş metaforu olarak kullanımını açıklar. Bu, sıradan bir kalabalık veya ordunun yürüyüşü değildir; insanların akli melekelerini yitirerek, tıpkı fırtınalı bir denizin dalgaları gibi birbirlerine çarptığı, birbirini ezdiği ve kimliğin kaybolduğu o mutlak "kaotik anafor" halidir.

        Toshihiko Izutsu, "yemûcü fî ba'dın" (kimisi kimisinin içinde dalgalanır / birbirlerine girerler) ibaresinin varlık felsefesindeki (ontolojideki) yansımasını tahlil eder. Zülkarneyn'in inşa ettiği o düzgün "hiza" (sâvâ) ve "nizam", kıyamet anında bütünüyle çökmüştür. İnsanlar, artık birey veya toplum olmaktan çıkarak, sınırların, duvarların ve yasaların yok olduğu o ilkel ve vahşi "akışkanlığa" (mevc/dalga) geri dönerler. Evren, yaratılışın başındaki o şekilsiz ve korkunç su kütlesinin (kaosun) tabiatına bürünür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sosyolojik dalgalanmanın barındırdığı dehşeti okur. Setin (radm) yıkılmasıyla birlikte, medeniyet ile vahşet birbirine karışmış; insanoğlu o büyük korku anında "birbirinin içinde dalgalanarak" dünyevi tüm sınırları, statüleri ve hukuk kurallarını yerle bir etmiştir. Korku, kitleleri şuursuz bir okyanusa çevirir.

        Ve nüfiha (وَنُفِخَ) / Fîs-sûri (فِي الصُّورِ)

        İbn Fâris, "n-f-h" (nun-fe-hı) kökünün asıl manasının, ciğerdeki havayı dışarı itmek, şiddetle üflemek ve rüzgârın esmesi olduğunu belirtir. "s-v-r" (sad-vav-ra) kökünün ise bir nesneye verilen şekil, suret, yüz ve ses çıkaran boynuz/boru manalarına geldiğini tespit eder.

        Arthur Jeffery, "sûr" (kıyamet borusu/sur) kelimesinin Sami dillerindeki kökenini ve Geç Antik Çağ edebiyatındaki yerini inceler. Kelimenin, Aramice ve Süryanicede özellikle apokaliptik metinlerde geçen ve "kıyameti ilan eden ilahi boynuz/boru" anlamına gelen "şîfûrâ" (İbranice shofar) kelimesiyle olan doğrudan tarihsel bağına dikkat çeker.

        Celaleddin el-Suyuti, "sûr" kelimesinin tefsir tarihindeki ve kelamdaki o sarsılmaz anlambilimsel tartışmasını aktarır. Alimlerin bir kısmı bunun İsrafil adlı meleğin üfleyeceği devasa ve fiziksel bir "boynuz/boru" (karn) olduğunu savunurken; diğer bir kısmı (özellikle dilbilimciler) bu kelimenin "sûret" kelimesinin çoğulu olduğunu ve "sûrlara (ruhsuz bedenlere/şekillere) ruhun yeniden üflenmesi" (nüfiha fîs-sûri) manasına geldiğini derin bir teolojik ve filolojik analizle kaydederler. Her iki durumda da eylem, dirilişin ve mutlak uyanışın kodudur.

        Angelika Neuwirth, Sur'a üfürülme (nüfiha fîs-sûri) motifinin Kur'an'daki işlevini tahlil eder. Kur'an, Zülkarneyn anlatısındaki "körüklerle ateşe üfleme" (enfuhû) eylemi ile kıyamette "Sur'a üfleme" (nüfiha) eylemi arasında muazzam bir edebi simetri kurar. İnsanın ateşe üflemesi dünyevi bir set (medeniyet) inşa etmişti; meleklerin Sur'a üflemesi ise o dünyevi medeniyeti bütünüyle parçalayacak ve ebedi ahiret nizamını inşa edecektir. Nefes (nefh), hem inşanın hem de yıkımın ontolojik tetikleyicisidir.

        Fe cema'nâhüm (فَجَمَعْنَاهُمْ) / Cem'â (جَمْعًا)

        İbn Fâris, "c-m-a" (cim-mim-ayın) kökünün temelinde, dağılmış, parçalanmış ve birbirinden uzaklaşmış olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak, birleştirmek ve bütünleştirmek manalarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "cem" (cema'nâhüm / biz onları bir araya topladık) eyleminin bu eskatolojik sahnede taşıdığı mutlak otoriteyi açıklar. Bu, sıradan bir kalabalığı meydanda toplamak değildir. Toprağa, suya, rüzgâra karışmış, binlerce yıldır dağılmış zerrelerin ve az önce "dalgalar halinde" birbirine karışarak (yemûcü) kaçışan o anarşik yığınların; ilahi kudret karşısında en ufak bir eksik kalmaksızın (cem'â) o mutlak mahkeme (mahşer) için "zorunlu ve kusursuz" toplanışıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "cem'â" (eksiksiz, toptan bir toplayışla) kelimesiyle son bulmasındaki (fasılasındaki) o edebi ve psikolojik ağırlığı okur. Kelimenin mef'ûl-ü mutlak (pekiştirici nesne) olarak gelmesi, ilahi ihatanın (kuşatmanın) o kaçınılmaz dehşetini mühürler. Kimse o dalgalanmanın (kaosun) içinde gizlenemeyecek, kimse dünyanın yıkıntıları arasına saklanamayacaktır. "Biz onları öyle bir topladık ki" (cema'nâhüm cem'â), yeryüzünde dalgalanan o kontrolsüz kaos (mevc), ahiret alanında Allah'ın o ezici ve mutlak nizamının (cem'inin) önünde diz çökmeye ve hesap vermeye mecbur bırakılmıştır. Parçalanmışlık biter, ilahi bütünleşme ve yargı (cem) başlar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X