Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 96. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 96. Ayet

    اٰتُون۪ي زُبَرَ الْحَد۪يدِۜ حَتّٰٓى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُواۜ حَتّٰٓى اِذَا جَعَلَهُ نَاراًۙ قَالَ اٰتُون۪ٓي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْراًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Âtûnî zubera-lhadîd(i)(s) hattâ iżâ sâvâ beyne-ssadefeyni kâle-nfuḣû(s) hattâ iżâ ce’alehu nâran kâle âtûnî ufriġ ‘aleyhi kitrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘Bana, demir kütleleri getirin.’ Nihayet (vadiyi demirle doldurup) iki dağın arasını aynı seviyeye getirince, ‘Ateşi körükleyin!’ dedi. Artık onu kor haline getirdiği vakit, ‘Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim’ dedi.”

      Bana, demir kütleleri, yani demir parçaları getirin. Bazıları şöyle demiştir: Zülkarneyn onlardan demir parçaları istedi. Çünkü orası demirin bulunduğu bir yerdi. Bazıları da demir, onlar için kerpiçten veya bakırdan daha yumuşaktı demiştir. Fakat bütün bunlar ancak (âyet veya hadisten) duyularak bilinebilecek şeylerdir.

      Nihayet (vadiyi demirle doldurup) iki dağın arasını aynı seviyeye getirince. Bu beyandan, söz konusu şeddin iki dağın başına ulaştığı ve onlarla aynı seviyeye geldiği anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. 'Ateşi körükleyin!' dedi. Artık onu kor haline getirdiği vakit, “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim” dedi. Bazıları "kıtran” (قِطْرًا) kelimesinin bakır, bazıları da kurşun olduğunu söylemişlerdir. Rivayete göre Zülkarneyn bir tabaka demir döküyor, sonra üzerine bir tabaka odun sonra da odunun üzerine demir döküyordu. Bunu dağın zirvesine ulaşıncaya ve bu yolla şeddi iki dağ ile aynı seviyeye getirinceye kadar yaptı. Sonra bakır eritildi ve üzerine döküldü. Bakır odunu yakmaya ve demiri eritmeye başladı sonunda bakır odunun yerini aldı ve demire yapıştı. Anlatıldığına göre Zülkarneyn bu şeddi yaptı. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Onun bakırı, bizdeki milât yani sıva harcı gibiydi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âtûnî (آتُونِي)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "e-t-y" (hemze-te-ye) harflerinin temelinde, gelmek, varmak, bir nesneyi birinin eline ulaştırmak ve bizzat lütfedip vermek (itâ) manalarının bulunduğunu belirtir. Emir kipinde ve birinci tekil şahıs zamiriyle (âtûnî / bana getirin, bana verin) kullanıldığında, bu eylem sadece bir talep değil, elde olanı muktedir olana "teslim etme" zorunluluğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "itâ" (âtûnî / bana getirin) emri ile sıradan bir "verme" (i'tâ) arasındaki o hassas otorite farkını açıklar. Zülkarneyn, kendisinden yardım dileyen o ilkel kavme yalvarmaz veya onlardan sıradan bir nesne istemez. O, devletin bizzat başmimarı olarak, o çaresiz kitleleri kendi kurtuluşları için organize ederken mutlak bir siyasi ve idari "buyrukla" (âtûnî) onlara görev (işçilik) vermektedir.

        Züberal-hadîd (زُبَرَ الْحَدِيدِ)

        İbn Fâris, "z-b-r" (ze-be-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyi büyük parçalar halinde kesmek, iri kütleler ve ağır bloklar olduğunu belirtir. "h-d-d" (ha-dal-dal) kökünün ise temelinde, bir şeyi engellemek, sınır çekmek, keskinlik, katılık ve aşılmaz bir uç (hadd) manalarının yattığını tespit eder. Keskinliğinden, sertliğinden ve doğadaki sınırları/engelleri parçalayıcı gücünden dolayı o kaskatı madene "hadîd" (demir) dendiğini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "züberal-hadîd" (devasa demir kütleleri/blokları) tamlamasının tefsir tarihindeki teknolojik yansımasını aktarır. Zülkarneyn, o vahşi boğazı (seddeyn) sıradan taşla, kerpiçle veya ağaçla kapatmayı reddetmiştir. Fatih, dağların arasını doğanın en sert, işlenmesi en zor ama en kalıcı madeniyle (demir kütleleriyle) lehimlemeye karar vererek o ilkel kavme çağının en ileri "maden ve metalürji" teknolojisini öğretmektedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu demir bloklarının (züber) barındırdığı siyaset ve imar felsefesini tahlil eder. Kavim, korku içinde para (haraç) teklif etmişti; Zülkarneyn ise onlardan para değil, dağlardan söküp getirecekleri "demir blokları" (emek ve ham madde) istemiştir. İktidar (temkîn), parayı değil, hammaddeyi ve bedensel emeği işleyerek kalıcı bir medeniyet (radm) inşa eden o rasyonel devlet aklıdır.

        Hattâ izâ (حَتَّىٰ إِذَا) / Sâvâ (سَاوَىٰ)

        İbn Fâris, "s-v-y" (sin-vav-ye) kökünün temelinde, iki şeyin birbirine denk olması, pürüzsüzleşmek, hizalanmak, dengeye oturmak, boşluğun dolması ve dümdüz (müsavi) bir yüzey halini almak manalarının bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "sâvâ" (hizaladı / tam olarak eşitledi) fiilindeki ontolojik dengeyi okur. İki devasa dağın (seddeynin) arasındaki o boşluk ve uçurum, demir blokları üst üste yığılarak "milimetrik" bir hizaya (müsavata) getirilmiştir. Bu, kaosun ve düzensizliğin hüküm sürdüğü o vahşi doğaya (tabiata), insan aklının ve matematiğin (geometrinin) o kusursuz hizasıyla (sâvâ) vurulan mutlak bir medeniyet mührüdür.

        Beynes-sadafeyni (بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ)

        İbn Fâris, "s-d-f" (sad-dal-fe) kökünün asıl manasının, bir şeyden yüz çevirmek, dönmek ve birbirine karşı durmak olduğunu belirtir. İkil (tesniye) yapısıyla gelen "sadafeyn" kelimesinin, birbirine bakan, karşılıklı duran ancak aralarında derin bir yarık/boğaz bulunan iki devasa dağın yalçın yamaçları, iki uçurum veya istiridyenin iki kabuğu (sadaf) manasına geldiğini o harika bedevi gözlemiyle kaydeder.

        Arthur Jeffery, "sadafeyn" kelimesinin Sami dillerindeki ve kadim topoğrafya metinlerindeki (özellikle Güney Arabistan kitabelerindeki) filolojik köklerini inceler. Bu kelime, sıradan iki tepeyi değil; arasına güneş ışığının bile zor girdiği, geçit vermez, yalçın ve devasa uçurumlara sahip o spesifik "dağ boğazlarını/kapılarını" ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, "beynes-sadafeyni" (iki dağ yamacının/kabuğunun arası) ibaresindeki felsefi mühendisliği tahlil eder. O iki dağ yamacı, Ye'cûc ve Me'cûc'ün sızdığı o kaotik yarıktır. Zülkarneyn, demir kütlelerini bu iki yamacın (sadafeynin) arasına yığarak o yarığı, o boşluğu "hizalamış" (sâvâ) ve yeryüzündeki o ontolojik kanama noktasını bütünüyle dikerek (kapatarak) masumları koruyan o yekpare (kabuksuz) bütünü inşa etmiştir.

        Kâlenfuhû (قَالَ انْفُخُوا)

        İbn Fâris, "n-f-h" (nun-fe-hı) kökünün temelinde, ciğerdeki havayı dışarı itmek, üflemek ve rüzgârın şiddetle esmesi manalarının bulunduğunu tespit eder. Emrin "enfuhû" (üfleyin / körükleyin) formunda çokluk ifade etmesi, tek bir kişinin değil, binlerce işçinin devasa körüklerle o demir yığınına hava (oksijen) basmasını anlatır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kâlenfuhû" (dedi ki: körükleyin / üfleyin) emrindeki o kolektif emeği ve medeniyet inşasını okur. Zülkarneyn demiri yığmıştır, ancak ateşi harlayacak ve o madeni eritecek olan şey; hiçbir sözü anlayamayan o ilkel insanların alın teri, ciğerlerindeki nefes ve devasa körüklere bastıkları o "bedensel güçtür" (kuvvet). Kurtuluş, gökten zembille inmemiş; bizzat o çaresiz halkın demire "üflemesiyle" (kendi eylemleriyle) kazanılmıştır.

        Hattâ izâ (حَتَّىٰ إِذَا) / Ce'alehû (جَعَلَهُ) / Nâran (نَارًا)

        İbn Fâris, "c-a-l" (cim-ayın-lam) kökünün bir şeye yeni bir form vermek, dönüştürmek; "n-v-r" (nun-vav-ra) kökünün ise temelinde ışık yaymak, aydınlatmak, ısıtmak ve yakıcı ateş (nâr) manalarının yattığını yineler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ce'alehû nâran" (onu bütünüyle ateşe/kora dönüştürdüğü zaman) eylemindeki o muazzam termodinamik ve görsel dehşeti tahlil eder. Siyah ve soğuk demir blokları (züberal-hadîd), binlerce körüğün eşzamanlı üflemesiyle o dar boğazda devasa bir fırına dönüşmüş; demir, kendi katı formundan (siyahlıktan) çıkarak akışkan, yakıcı ve göz alan "saf bir ateşe" (nâran) tebdil edilmiştir. Bu, fatihin tabiat üzerindeki mutlak kimyasal ve fiziksel hâkimiyetidir.

        Kâle (قَالَ) / Âtûnî (آتُونِي)

        Râgıb el-İsfahânî, ikinci kez tekrarlanan "âtûnî" (bana getirin) emrindeki o ritmik iş disiplinini açıklar. Demir kora dönüştüğü (nâr olduğu) o en kritik ve sıcak anda (tavında), başmimar Zülkarneyn süreci bir saniye bile aksatmadan işçilere/kavme o nihai ve en hayati kimyasal işlemi emretmektedir.

        Üfriğ (أُفْرِغْ) / Aleyhi (عَلَيْهِ)

        İbn Fâris, "f-r-ğ" (fe-ra-ğayın) kökünün asıl manasının, bir kabın içindekini bütünüyle boşaltmak, akıtmak, dökmek ve içini tamamen bitirmek olduğunu tespit eder. İf'al babında (üfriğ / boşaltayım, üzerine dökeyim) kullanıldığında, bu akıtma işleminin sıvı haldeki bir nesnenin aşağı doğru kontrolsüzce değil, bilinçli ve şiddetli bir şekilde boşaltılması manasına geldiğini kaydeder.

        Kıtrâ (قِطْرًا)

        İbn Fâris, "k-t-r" (kaf-tı-ra) kökünün temelinde, sıvının damla damla veya ince bir iplik gibi süzülerek akması, sıvılaşması ve damlaması manalarının bulunduğunu belirtir. Çok yüksek ısıda eritilmiş, sıvı (damlayan) hale gelmiş sıcak bakıra ve tunca bu akışkanlığından dolayı "kıtr" dendiğini o muazzam kökensel tespitiyle kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, "kıtr" kelimesinin Arap dilindeki ve tefsir tarihindeki "erimiş bakır / tunç" (nühâsun müzâb) karşılığını aktarır. Kur'an, sadece demiri yığmakla yetinmemiş, metalürji sanatının (alaşımın) en uç noktasını kelimelere dökmüştür.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "üfriğ aleyhi kıtrâ" (onun üzerine erimiş bakır/tunç dökeyim) eyleminin barındırdığı o devasa "savunma sanayisi ve teknoloji" felsefesini okur. Demir tek başına ne kadar sert olursa olsun, zamanla paslanır (oksitlenir), suyla çürür ve aralarındaki boşluklardan dolayı delinebilir. Zülkarneyn, akkor halindeki demir bloklarının (nârın) üzerine erimiş bakırı (kıtrı) akıtarak/boşaltarak; o bakırın demirin tüm gözeneklerine nüfuz etmesini, havayla temasını kesmesini ve soğuduğunda asla paslanmayacak, tırmanılamayacak kadar kaygan ve yekpare (kompozit) bir "bronz zırh/alaşım" tabakası oluşturmasını sağlamıştır.

        Angelika Neuwirth, bu kelimenin tarihsel kıyaslamasını yapar. Geç Antik Çağ efsanelerinde (Gılgamış'tan İskender'e kadar) setler ve kapılar tanrıların büyüsüyle veya devlerin sihriyle kapanır. Ancak Kur'an, mitolojiyi (sihri) bütünüyle reddeder; devasa kütlelerin (Ye'cûc ve Me'cûc'ün) önünü kesmek için demir (hadîd), ateş (nâr), körük (nefh) ve erimiş bakırdan (kıtr) oluşan o rasyonel, bilimsel ve milimetrik "alaşım mühendisliğini" (kompozit yapıyı) kullanır. İlahi adalet, yeryüzünde insanın rasyonel aklıyla ve kimyasal elementlerin (tabiatın) fıtri yasalarıyla vücut bulmuştur. Mucize olan şey sihir değil, aklın ve bilimin (temkînin) tabiata hükmetmesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X