Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 93. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 93. Ayet

    حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْماًۙ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hattâ iżâ beleġa beyne-sseddeyni vecede min dûnihimâ kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Nihayet iki dağ arasına ulaştığında bunların ötesinde nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu.”

      Nihayet iki dağ arasına ulaştığında. Âyetin metninde geçen “es-süddeyni” (السُّدَّيْنِ) kelimesi bazı kırâatlerde “es-seddeyni” (السَّدَّيْنِ) şeklinde okunmuştur. İki kelime arasında fark olduğu kabul edilirse öyle görünüyor ki “es-süddâni” orada bulunan iki dağ olmalıdır. “es-Seddeyni” ise Zülkarneyn'in yaptığı iki seddir. Aralarında fark ihtimali olmadığı takdirde ise “seddeyn” Zülkarneyn’in yaptığı veya yaratılıştan o şekli almış olan iki seddir.

      Diğer taraftan bu şeddin ne olduğu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları söz konusu şeddin oranın arazisini çevreleyen dağın iki tarafı arasındaki giriş noktasıdır demişlerdir. Yecûc ve Me’cûd bu giriş noktasından o araziye girmekteydi. İşte Zülkarneyn’nin yaptığı sed o giriş noktası oluyordu. Bazıları ise bu görüşe katılmamışlar ve şöyle demişlerdir; Hayır gerçek böyle değildi. Âyette sözü edilen seddeyn iki dağ idi. Bunlardan biri Yecûc’un, diğeri de Mecûc’un önünü kapatır ve tıkardı. Bunun nasıl olduğunu ancak Allah bilir.

      Bunların ötesinde nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. Hasan-ı Basri bu beyan hakkında şöyle demiştir: Bu kavim yaşantılarını düzeltecek ve hayatta kalmalarını sağlayacak şeyleri biliyorlardı. Fakat hidâyeti sapkınlıktan, hayrı şerden vb. ayıramıyorlardı. Bazıları ise şöyle demiştir: Onlar kendi dillerinden ve sözlerinden başka hiçbir dili ve sözü anlamıyorlardı. Zülkarneyn ise bütün dilleri biliyordu. Bu kavim Zülkarneyn’in ne dediğini, Zülkarneyn de onların söylediklerini anladı. Çünkü “Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Yecûc ve Mecûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir bedel” bir ücret “ödesek kabul eder misin?” demişlerdir. Zülkarneyn de “Rabb’imin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret sizinkinden üstündür” cevabını vermiştir. Az önce de belirttiğimiz gibi Zülkarneyn onların ne dediğini, onlar da Zülkarneyn'in ne dediğini anladılar. Bu da bize onların kendi dillerini anladıklarını, başkalarının dillerini ise anlamadıklarını göstermektedir.

      Bu beyan, sözün çoğunu anlamıyor olsalar da az bir kısmını anladıklarını göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ bu kavim hakkında “nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim” demektedir. Âyette geçen “yekâdu” (يَكَادُ) fiili, bir şeyin kesin olarak gerçekleşmediğine değil, bunun yaklaşmış olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hattâ izâ (حَتَّىٰ إِذَا) / Belağa (بَلَغَ)

        İbn Fâris, "b-l-ğ" (be-lam-ğayın) kökünün asıl manasının, bir hedefe varmak, menzile vasıl olmak, mesafeyi tüketmek ve yürüyüşün en son sınırına (potansiyelin nihayetine) dayanmak olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hattâ izâ belağa" (ta ki ...vardığı/dayandığı zaman) yapısının kurduğu coğrafi ve eylemsel gerilimi tahlil eder. Zülkarneyn'in iradesi, doğunun ve batının ufuklarını bütünüyle tükettikten sonra, bu kez kuzeyin o sarp, çetin ve geçit vermez zirvelerine bizzat temas etmiş; fatih, doğanın o devasa duvarına milimetrik olarak "dayanmıştır".

        Beynes-seddeyni (بَيْنَ السَّدَّيْنِ)

        İbn Fâris, "b-y-n" (be-ye-nun) kökünün iki şey arasındaki mesafe ve boşluk; "s-d-d" (sin-dal-dal) kökünün ise bir yarığı/boşluğu doldurmak, kapatmak, sağlamlaştırmak, engellemek ve iki şey arasına aşılmaz bir set çekmek manalarına geldiğini tespit eder. İkil (tesniye) yapısıyla "seddeyn", geçit vermeyen iki devasa dağ silsilesi, aralarındaki daracık boğaz haricinde birbirine kenetlenmiş iki devasa doğal bariyer demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Sedd" ile "Südd" kavramları arasındaki o hassas anlambilimsel farkı açıklar. İnsanın kendi eliyle, taşı ve toprağı yığarak yaptığı suni engellere "südd"; bizzat ilahi iradenin yeryüzünü yaratırken ontolojik olarak var ettiği o devasa, aşılmaz doğal dağlara/engellere ise "sedd" denir. Zülkarneyn, henüz kendi setini inşa etmeden önce, Allah'ın yarattığı o iki devasa doğal dağın (seddeyn) arasındaki ölümcül ve karanlık boğaza ulaşmıştır.

        Arthur Jeffery, "seddeyn" (iki set/iki dağ) kelimesinin Geç Antik Çağ coğrafyasındaki ve Sami dillerindeki yankılarını inceler. Bu devasa engelin, dönemin apokaliptik metinlerinde ve İskender efsanelerinde (Süryanice metinlerde) geçen; medeni dünyayı yabanıl vahşetten (Yecüc ve Mecüc'den) ayıran Kafkas Dağları silsilesi veya Orta Asya'daki aşılmaz "Demir Kapılar" motifiyle olan tarihsel kökensel bağına dikkat çeker.

        Vecede (وَجَدَ) / Min dûnihimâ (مِنْ دُونِهِمَا) / Kavmen (قَوْمًا)

        İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün bir şeyi bulmak, rastlamak; "d-v-n" (dal-vav-nun) kökünün bir şeyin beri tarafında olmak, engelin önünde kalmak; "k-v-m" (kaf-vav-mim) kökünün ise insanların bir araya gelerek topluluk/millet oluşturması manasına geldiğini yineler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "min dûnihimâ kavmen" (o iki dağın beri tarafında/önünde bir kavim buldu) ibaresindeki sosyolojik sıkışmışlığı tahlil eder. Bu kavim, o iki dağın (seddeynin) ardındaki vahşet ile bizzat o dağların sağladığı yetersiz doğal koruma arasına "sıkışıp kalmış", her an ezilme korkusuyla bekleyen çaresiz, savunmasız ve sahipsiz bir insan yığınıdır. Zülkarneyn, medeniyetin bittiği bu son sınırda, taşlarla değil, bu travmatik insan kalabalığıyla yüzleşmiştir.

        Lâ yekâdûne (لَا يَكَادُونَ) / Yefkahûne (يَفْقَهُونَ)

        İbn Fâris, "k-v-d" (kef-vav-dal) kökünün eylemin neredeyse olacağını ama bir türlü gerçekleşmediğini (kıl payı imkânsızlığı); "f-k-h" (fe-kaf-he) kökünün ise asıl manasıyla bir şeyi yarıp açmak, nesnenin/sözün içindeki derin ve kapalı manayı idrak etmek, deşifre etmek ve bütünüyle kavrayıp anlamak (fıkhetmek) manasına geldiğini tespit eder.

        Toshihiko Izutsu, "fıkh" (yefkahûne / kavrıyorlar, anlıyorlar) kavramının buradaki epistemolojik çöküşünü okur. Bu insanlar sadece yabancı bir dil (farklı bir lehçe) konuşmuyorlardır; onlar dış dünyadan, medeniyetten ve düşünsel evrimden öylesine kopuk ve izole olmuşlardır ki, onlara sunulan en basit rasyonel bir mesajı, uyarıyı veya diplomatik iletişimi "neredeyse zerre kadar idrak edemeyecek" (lâ yekâdûne) mutlak bir zihinsel ve dilsel kapalılık (ilkellik) içindedirler. Ortada anlaşılamayan bir dilden ziyade, anlama kapasitesinin (fıkhın) hiç gelişmediği bir vahşet ortamı vardır.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ edebi metinlerinde sınır boylarında yaşayan "barbar" (kendi dilinden başkasını bilmeyen, anlamsız sesler çıkaran) motifini tahlil eder. Kur'an, bu kavmi betimlerken dönemin bu "logos (söz/akıl) dışı bırakılmış öteki" algısını kullanır. Onlar, medeniyetin, sözleşmenin ve hukukun bütünüyle bittiği, iletişimsizliğin ve kavramsal yoksulluğun hüküm sürdüğü o karanlık eşiğin sakinleridir.

        Kavlen (قَوْلًا)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünün ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya meramı dışa vurmak, söz söylemek manasına geldiğini yineler. Nekra (belirsiz) formda gelen "kavlen" kelimesi, "herhangi sıradan bir sözü bile" manasında cümlenin olumsuzluğunu mutlaklaştırır.

        Dücane Cündioğlu, ayetin "kavlen" (hiçbir sözü / kelamı) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) o muazzam felsefi trajedi üzerinden özetler. Zülkarneyn'in (iktidarın) karşısındaki asıl devasa engel, o yarılması gereken iki sarp dağ (seddeyn) değildir. Asıl engel; hiçbir felsefi, hukuki, mantıksal veya insani "sözü" (kavli) anlayamayan bu kaskatı iletişimsizliktir, bu mutlak cehalettir. Devletin (temkînin) yeryüzündeki inşası için önce dağları aşmak değil, bu devasa "anlamsızlık" duvarını yıkmak; o vahşi yığına aklı, hukuku ve bizzat o anlayamadıkları "sözü/logosu" (kavlen) bir medeniyet dili olarak taşımak ve öğretmek gerekecektir. Fiziksel setten önce, zihinsel setin (iletişimsizliğin) farkına varıldığı yerdir burası.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X