حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْراًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 90. Ayet
Daralt
X
-
“Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.”
Nihayet güneşin battığı yere ulaştığı gibi Allah Teâlanın kendisine verdiği vesile ile güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık. Hasan-ı Basrî der ki: Oranın arazisi sallanıyor ve toprağı akıyordu. Sakin durmuyordu, üzerine kurulacak binayı ve (güneşe karşı) kurulacak perdeyi taşımaya elverişli değildi. Güneş doğduğu zaman binaları ve perdeleri olmadığı için (doğrudan doğruya) üzerlerine doğardı. (Bu yüzden) denize dalarlar, güneş yükselince de denizden çıkarlardı. İbn Abbâs ise şu açıklamayı yapar: Güneş doğduğu zaman harareti yeryüzünün batısından doğduğundan daha fazlaydı. Her şeyi yakardı hatta elbise, bina, tahta ve başka ne varsa hepsini yakar kül ederdi.
Yorumu Yorumla
-
Hattâ izâ (حَتَّىٰ إِذَا) / Belağa (بَلَغَ)
İbn Fâris, "b-l-ğ" (be-lam-ğayın) kökünün asıl manasının, bir hedefe varmak, bir menzile vasıl olmak, sınırın en uç noktasına dayanmak ve potansiyelin nihayetine erişmek olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hattâ izâ belağa" (ta ki ...ulaştığı/vardığı zaman) yapısının, 86. ayetteki Batı seferiyle kurduğu o muazzam simetrik ve eylemsel gerilimi tahlil eder. Zülkarneyn, Batı'nın o karanlık ucunu bütünüyle tükettikten sonra, bu kez hiçbir coğrafi engele veya yorgunluğa yenik düşmeksizin; yeryüzünün tam zıt istikametini (Doğu ufkunun sonunu) zorlayana dek yürüyüşünü sürdürmüştür. Bu fiil, sadece toprağı değil, fatihin kendi iradesini de limitlerine kadar zorlamasının resmidir.
Matliaş-şemsi (مَطْلِعَ الشَّمْسِ)
İbn Fâris, "t-l-a" (tı-lam-ayın) kökünün temelinde, bir şeyin yukarı doğru çıkması, yükselmesi, görünür hale gelmesi, doğması ve ufukta belirmesi manalarının yattığını tespit eder. Güneşin ve yıldızların karanlığı yararak ilk göründükleri o ontolojik çıkış noktasına ve zamanına da bu kökten dolayı "matli'" dendiğini kaydeder.
Arthur Jeffery, "matli" kelimesinin Sami dillerindeki astronomik ve coğrafi karşılıklarını inceler. Bu kelime, modern haritacılıktaki soyut bir yön (doğu) olmaktan ziyade; Geç Antik Çağ insanının zihnindeki "güneşin bizzat doğduğu, ateşin dünyayı ilk yaktığı o kavurucu ve mitolojik eşik" anlamına gelir. Zülkarneyn'in vardığı yer, ışığın yeryüzüne ilk fırlatıldığı o devasa ve yakıcı menzildir.
Angelika Neuwirth, "matliaş-şemsi" (güneşin doğduğu yer) tamlamasını evrenin simetrisi üzerinden okur. Kur'an, fatihin hikayesini dünyanın iki zıt kutbu (Mağrib ve Matli') arasına gererek; Zülkarneyn'in gücünün (temkînin) yerel bir zafer değil, güneşin tüm rotasını (tüm yeryüzünü) boydan boya kuşatan mutlak ve küresel bir ilahi egemenlik olduğunu mühürler.
Vecedehâ (وَجَدَهَا) / Tatlüu (تَطْلُعُ)
İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün bir şeyi bulmak ve idrak etmek; "t-l-a" (tı-lam-ayın) kökünün ise doğmak/yükselmek manasına geldiğini yineler.
Toshihiko Izutsu, "vecedehâ tatlüu" (onu, tam doğarken buldu/gördü) fiilindeki o epistemolojik (idrake dayalı) tecrübeyi tahlil eder. Tıpkı Batı'da güneşi "balçığa batıyormuş gibi" tecrübe etmesi (vecedehâ teğrubü) gibi; burada da fatih, dünyanın en doğu ucunda durduğunda, güneşi bizzat o çırılçıplak arazinin üzerinden, hiçbir engel olmaksızın devasa bir ateş topu gibi "yükselirken" (tatlüu) görsel ve fiziki olarak doğrudan tecrübe etmiştir. Bu, insanın doğanın o ezici büyüklüğü karşısındaki fıtri şahitliğidir.
Alâ (عَلَىٰ) / Kavmin (قَوْمٍ)
İbn Fâris, "k-v-m" (kaf-vav-mim) kökünün asıl manasının, insanların bir araya gelmesi, aynı mekânı paylaşarak ayağa kalkması ve bir topluluk oluşturması olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kavmin" (bir kavmin/topluluğun üzerine) kelimesinin bu sahnede üstlendiği sosyolojik ve hukuki imtihanı okur. Zülkarneyn, tıpkı Batı'da olduğu gibi Doğu'nun ucunda da sadece boş bir arazi veya dağlar bulmamıştır. Karşısında yine bir "insan yığını" (kavim) vardır. İktidarın (Zülkarneyn'in) temel felsefesi toprağı değil, o toprağın üzerindeki "insanı" keşfetmek, sınamak ve o kuralsız yığınlara (kavme) adaleti ve merhameti taşımaktır. Yeryüzünün en vahşi ucunda bile insan fıtratı ve hukukun gerekliliği vardır.
Lem nec'al (لَمْ نَجْعَلْ) / Lehüm (لَهُمْ)
İbn Fâris, "c-a-l" (cim-ayın-lam) kökünün temelinde, bir şeyi icat etmek, bir durumdan başka bir duruma sokmak, yaratmak, kılmak ve varlık sahasına bir düzen vermek manalarının yattığını tespit eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "lem nec'al" (biz kılmadık / biz yapmadık) fiilinin birinci çoğul şahıs (Biz) olumsuz kipiyle gelmesinin barındırdığı teolojik tasarrufu tahlil eder. O kavmin içinde bulunduğu o vahşi, çırılçıplak ve ilkel durum; bir tesadüfün, coğrafi bir şanssızlığın veya tarihsel bir geri kalmışlığın eseri değildir. Başındaki "Biz" (ilahi irade) vurgusu, o topluluğun o çetin doğa şartlarıyla baş başa bırakılmasının (korunaksız kılınmasının), bizzat Allah'ın yeryüzündeki o muazzam çeşitliliği ve imtihanı var eden mutlak takdirinin (kaderinin) bir sonucu olduğunu ifşa eder. Tabiat, ilahi iradenin tasarımıdır.
Min dûnihâ (مِنْ دُونِهَا)
İbn Fâris, "d-v-n" (dal-vav-nun) kökünün asıl manasının, bir şeyin beri tarafında olmak, ondan daha aşağıda, ona yakın veya iki şeyin arasında bir engel/mesafe olarak durmak olduğunu belirtir. "Dûnihâ" (ona karşı / ondan beri), güneş ile o insanlar arasındaki o doğrudan ve korumasız mesafeyi (aradaki boşluğu) ifade eder.
Sitrâ (سِتْرًا)
İbn Fâris, "s-t-r" (sin-te-ra) kökünün temelinde, bir şeyi gözden gizlemek, üstünü örtmek, bir tehlikeye karşı kalkan olmak, barınak kurmak ve mutlak surette muhafaza etmek manalarının yattığını tespit eder. Örtüye ve perdeye de bu kökten dolayı "sitr/settâr" dendiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "sitr" kavramının hem fiziksel/doğal hem de kültürel/medeni bir "kalkan" olduğunu açıklar. Sitr, dağlar, mağaralar, ormanlar gibi coğrafi gölgelikler olabileceği gibi; elbiseler, evler, mimari yapılar ve çadırlar gibi medeniyet ürettiği "yapay örtüler" de olabilir. O kavmin güneşin kavurucu ateşine karşı hiçbir "sitrinin" (örtüsünün) olmaması, onların yeryüzünün en ilkel, medeniyetten ve teknolojiden en uzak, fıtratın en çıplak halindeki o savunmasız "sıfır noktası" olduklarını gösterir.
Dücane Cündioğlu, ayetin "sitrâ" (hiçbir örtü, kalkan, siper) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) Batı seferiyle girdiği o muazzam felsefi ve ontolojik diyalektik üzerinden tahlil eder. Zülkarneyn, Batı'da (mağribde) güneşin karanlık ve bulanık bir "balçığa" (hami'etin) battığını, yani ışığın bütünüyle örtüldüğünü ve çamura boğulduğunu tecrübe etmişti. Doğu'da (matli'de) ise durum tam tersidir: Güneş o kadar yakıcı, o kadar çıplak ve o kadar dolaysızdır ki; ışığı süzecek, o kavmi koruyacak zerre kadar bir gölge, bir ağaç, bir "örtü" (sitr) yoktur. Batı'nın çamuruna (karanlığına) saplanmış insanlıktan sonra; Doğu'nun o acımasız ve perdesiz ışığı (güneşi) altında çırılçıplak yanarak kavrulan "sitrsiz" insanlığa ulaşılmıştır. Fatih, tabiatın bu iki aşırı ucu (karanlık ve mutlak ışık/sıcak) arasında, yeryüzünün o dengeli anayasasını, medeniyetini ve ilahi şefkatini (sitrini) bizzat kendi elleriyle (sebebiyle) inşa etmek zorundadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir tarihindeki bu "sitrsiz/örtüsüz kavim" betimlemesini aktarır. Alimler, medeniyetin ve mimarinin o topraklara hiç uğramadığını; o halkın güneş doğduğunda yer altı sığınaklarına veya suya girerek saklandıklarını, güneş battığında ise yiyecek bulmak için dışarı çıktıklarını kaydederler. Zülkarneyn, mimarinin (sitr) sıfır olduğu bu vahşi doğada devletin ve merhametin ilk taşlarını dizecektir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla