Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 87. Ayet

    قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّه۪ فَيُعَذِّبُهُ عَذَاباً نُكْراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle emmâ men zaleme fesevfe nu’ażżibuhu śümme yuraddu ilâ rabbihi feyu’ażżibuhu ‘ażâben nukrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      87-88. “O, şöyle dedi: ‘Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb’ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.’ İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız.”

      O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb’ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.’ İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Daha önce de belirttiğimiz üzere Zülkarneyn bu hükmü ya bir peygamberin kendisine öğretmesi veya yanında bulunan meleğin bildirmesi üzerine vermiş ya da Allah Teâlâ'nın kâfirler hakkındaki âdetinin katil ve helâk etme, müminler hakkında da helâk etmeyip ihsanda bulunma olduğuna dair bilgisine dayanarak ifade etmiştir. Ya da kendisine böyle ilham edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız. Hasan-ı Basrî der ki: Bu beyanda geçen “yüsran” (يُسْرًا) “ârifen” (عَارِفًا) mânasınadır. Bazıları da bu kelimenin “ma'rûf” yani meşru mânasına olduğunu söylerken, bazıları da "yüsr", bütün hayır ve bereketin ismidir demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya emri dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "kâle" (dedi ki) fiilinin bu sahnede üstlendiği siyasi ve felsefi ağırlığı tahlil eder. Zülkarneyn, bir önceki ayette kendisine sunulan o ilahi seçenekler (azap veya merhamet etme yetkisi) karşısında aciz kalıp susmaz. Bu "kavl", yeryüzünde mutlak gücü (temkîni) elinde bulunduran o muazzam fatihin, kendi devlet felsefesini, anayasasını ve adalet manifestosunu hiçbir tereddüt göstermeksizin tarihe ve tabiata karşı "ilan etme" eylemidir.

        Emmâ (أَمَّا) / Men (مَنْ) / Zaleme (ظَلَمَ)

        İbn Fâris, "z-l-m" (zı-lam-mim) kökünün asıl manasının, bir şeyi asıl yerinden, yasal bağlamından ve fıtri konumundan çıkarıp ait olmadığı bambaşka bir yere koymak, hakkı eksiltmek ve sınırı aşmak olduğunu tespit eder. Işığın ve aydınlığın (adaletin) bütünüyle yok olduğu duruma da bu kökten dolayı "zulmet" (karanlık) denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının anlambilimsel çerçevesini çizer. Zulüm, sadece birinin malını gasbetmek değil; ontolojik olarak gerçeği eğip bükmek, tevhidden sapıp şirke düşmek ve insanın hem kendisine hem de çevresine karşı fıtratın o kusursuz dengesini bozmasıdır. Zülkarneyn'in karşılaştığı bu vahşi sınır boyu insanları (kavmi), fıtri aydınlıktan bütünüyle kopmuş karanlık (zalim) bir yığındır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "zulüm" eylemini küfrün ve şirkin en temel ontolojik eşanlamlısı olarak okur. "Men zaleme" (kim ki zulmederse / haksızlık yapıp küfre saparsa) şart cümlesindeki bu zalimlik, sadece sosyal bir suç değil; ilahi olanı inkar ederek yeryüzünde kaosu, anarşiyi ve nankörlüğü bilerek ve isteyerek "inşa eden" o mutlak asilik halidir. Zülkarneyn, siyasetinin ilk kılıcını inançsızlığın yarattığı bu tahripkâr eyleme (zulme) çeker.

        Fesevfe (فَسَوْفَ) / Nüazzibühû (نُعَذِّبُهُ)

        İbn Fâris, "s-v-f" (sin-vav-fe) edatının, eylemin gelecekte kesin olarak, mühlet verilse bile kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşeceğini bildirdiğini; "a-z-b" (ayın-zel-be) kökünün ise birini suçundan dolayı engellemek, alıkoymak ve ona şiddetli bir acı tattırmak (azap) manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "fesevfe nüazzibühû" (o halde biz ona ileride kesinlikle azap edeceğiz / onu cezalandıracağız) ifadesinin barındırdığı siyaset felsefesini tahlil eder. Başındaki "fe" (takibiye/sonuç) edatı, zulmün anında karşılık bulacağını; "sevfe" edatı ise bu cezanın sıradan bir öfke patlaması değil, sistemli, hukuki, devlet aklına dayanan ve vakti geldiğinde o zalimin boynuna şaşmaz bir kılıç gibi inecek olan "kurumsal bir yaptırım" olduğunu gösterir. Zülkarneyn, adaleti tesis ederken merhameti değil, devletin o soğuk ve keskin "cezalandırma/alıkoyma" (azap) kudretini ilk sıraya koyar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin "nüazzibühû" (biz ona azap edeceğiz) şeklinde birinci çoğul şahısla gelmesini okur. Zülkarneyn, "ben cezalandıracağım" demez. O, arkasındaki devasa orduyu, kurduğu kurumsal devleti ve en önemlisi kendini destekleyen ilahi otoriteyi de bu "Biz" zamirinin içine katarak, cezanın şahsi bir intikam değil, yeryüzünün mutlak nizamı (hukuku) adına kesilen bir bilet olduğunu mühürler.

        Sümme (ثُمَّ) / Yüraddü (يُرَدُّ)

        İbn Fâris, "r-d-d" (ra-dal-dal) kökünün asıl manasının, bir şeyi fırlatıldığı asıl kaynağına geri çevirmek, geldiği yere şiddetle iade etmek, döndürmek ve geri püskürtmek olduğunu tespit eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sümme yüraddü" (sonra o döndürülüp götürülecek) ibaresindeki psikolojik ve ontolojik sarsıntıyı tahlil eder. "Sümme" (sonra) bağlacı, dünyevi ölüm ile ahiret arasındaki o zaman aralığını ve kademe farkını belirtir. "Redd" eyleminin meçhul (edilgen) formda (yüraddü) kullanılması, zalimin iradesinin bütünüyle sıfırlandığı anı resmeder. Dünyada zulmederken gücü elinde sanan o tiran, ölümle birlikte kendi ayaklarıyla gitmez; yaka paça, direnmesine imkân dahi verilmeden, ensesinden tutulup o mutlak mahkemeye "sürüklenerek iade edilir" (yüraddü).

        İlâ (إِلَىٰ) / Rabbihî (رَبِّهِ)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra-be-be) kökünün temelinde, bir şeyi beslemek, terbiye etmek, aşama aşama kemale erdirmek ve üzerinde mutlak surette malik (sahip) olup tasarrufta bulunmak manalarının yattığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ilâ rabbihî" (kendi Rabbine / onu var eden o mutlak otoriteye) yönelişindeki o tevhidi şahikayı okur. Zülkarneyn'in dünyevi gücü (temkîni) ne kadar devasa olursa olsun, o kendi sınırını bilir. O, bedeni cezalandırıp dünyevi nizamı sağlar; ancak zalimin ruhunu ve ebedi akıbetini, o ruhun gerçek ve tek "sahibi/terbiyecisi" olan Allah'ın o mutlak yargısal iradesine (ilâ rabbihî) devreder. Dünyevi iktidar (Zülkarneyn) biter, uhrevi iktidar (Rab) başlar.

        Feyüazzibühû (فَيُعَذِّبُهُ) / Azâben (عَذَابًا) / Nükrâ (نُكْرًا)

        İbn Fâris, "a-z-b" (ayın-zel-be) kökünün engelleme ve ceza manasını yineler. "n-k-r" (nun-kef-ra) kökünün ise asıl manasının, insanın tanıdığı, bildiği ve alıştığı iyiliğin (marufun) tam zıttı olması; aklın, vicdanın ve fıtratın şiddetle reddettiği, tanımadığı, yadırgadığı ve büyük bir dehşete düştüğü bir şey olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "nükr" kavramının bu eskatolojik (ahiret ve kıyamete dair) sahnedeki şiddetini açıklar. Nükr; insanın tahayyül gücünün, felsefi kapasitesinin ve dünyevi tecrübesinin bütünüyle dışında kalan, akıl almaz ve "eşine rastlanmamış/tanınmadık" o mutlak dehşettir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin "azâben nükrâ" (görülmemiş, dehşetli, yadırganan bir azap) tamlamasıyla son bulmasını (fasılasını) kelami bir perspektifle aktarır. Zülkarneyn'in dünyada verdiği azap (kılıç, hapis, ölüm) ne kadar ağır olursa olsun, insanın bildiği ve "tanıdığı" acılardır. Ancak Rabbinin ona vereceği o uhrevi azap, dünyevi hiçbir fiziki acıya benzemeyen, insan aklının bütünüyle inkar edip dehşete düşeceği (nükrâ) o ebedi kıyamet ateşidir.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimelerin tarihsel anlatıyı nasıl yırttığını özetler. Kur'an, İskender efsanesini (Zülkarneyn'i) sıradan bir batı fethinden çıkarıp, doğrudan ölüm ötesi yargılamaya (ahirete) bağlar. Zülkarneyn, dünyevi adaleti "nükrâ" ile (akıl almaz ilahi dehşetle) destekleyen, kılıcını göklerin yargısına bağlamış o felsefi hükümdarın ta kendisidir. Cümle, zalimin dünyadaki acizliğiyle başlar, ahiretteki sonsuz ve tarifsiz çığlığıyla (nükrâ) ebediyen mühürlenir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X