حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْماًۜ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّٓا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّٓا اَنْ تَتَّخِذَ ف۪يهِمْ حُسْناً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 86. Ayet
Daralt
X
-
“Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Orada bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz, ‘Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin’ dedik.”
Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Sanki Zülkarneyn güneşin nereden battığını öğrenmek ister gibidir. Çünkü Allah Teâlâ “Onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu” buyurmaktadır. “Hamie” (حَمِئَةٍ) kelimesi “hâmiye” (حَامِيَةٍ) ve “hamie” (حَمِئَةٍ) olmak üzere iki türlü okunur. Müfessirler derler ki; Bu kelimeyi “hâmiye” şeklinde okuyanlar kelimeye “onu sıcak bir gözede batar (gibi) buldular” anlamını vermişlerdir. Aynı kelimeyi “hamie” şeklinde okuyanlar ona “kara balçık” anlamı vermişlerdir.
Orada bir kavme rastladı. Bazıları şu açıklamayı yapmışlardır: Bu kavmin bir kısmı kâfir, bir kısmı da mümindi. Kavim, bu iki zümrenin tamamı idi. Allah Teâlâ kâfirler hakkında ‘Ey Zülkarneyn! Onları ya katlederek cezalandıracak veya müminler hakkında da haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin’ dedik buyurmuştur. Yüce Allah’ın bu beyanı, bir muhayyer bırakma değil, her iki zümre hakkında başlı başına hüküm verme ifadesidir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu kavmin tamamı kâfirdi. Bu durumda âyetin yorumu, senin davetine icabet etmezlerse “ya onları cezalandıracak veya” davetine icabet edip Allah’a iman ederlerse “haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin” şeklinde olur.
Yorumu Yorumla
-
Hattâ izâ (حَتَّى إِذَا) / Belağa (بَلَغَ)
İbn Fâris, "b-l-ğ" (be-lam-ğayın) kökünün asıl manasının, bir hedefe ulaşmak, bir menzile vasıl olmak, yolun veya niyetin nihayetine dayanmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "büluğ" eyleminin sadece fiziksel bir adım atma veya sıradan bir varış olmadığını; bir sürecin, uzun ve meşakkatli bir eylemin en uç, en son limitine kadar götürülmesi ve "potansiyelin sınırına dayanılması" olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hattâ izâ" (ta ki ...dığı zaman) zaman bağlacı ile "belağa" (ulaştı / vardı) fiilinin oluşturduğu o coğrafi ve eylemsel gerilimi tahlil eder. Zülkarneyn, ordularıyla birlikte sıradan bir sefere çıkmamıştır; o, yeryüzünün bilinen sınırlarını tüketene, karanın bittiği o mutlak ontolojik engele (okyanusa) dayanana kadar yürüyüşünü sürdürmüştür. Bu fiil, fethin değil, insan iradesinin coğrafyayı tüketme anının resmidir.
Mağribeş-şemsi (مَغْرِبَ الشَّمْسِ)
İbn Fâris, "ğ-r-b" (ğayın-ra-be) kökünün temelinde, uzaklaşmak, gözden kaybolmak, gizlenmek, asıl vatanından kopmak ve batmak manalarının yattığını tespit eder. Güneşin ışıklarını çekip karanlığa gömüldüğü o ufuk çizgisine bu kökten dolayı "mağrib" dendiğini; gurbet ve garip kelimelerinin de aynı "uzaklaşma ve kaybolma" felsefesinden doğduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, "mağrib" kelimesinin Sami dillerindeki kökenini ve Geç Antik Çağ coğrafya algısındaki yerini inceler. Mağrib, modern anlamda salt bir pusula yönü (batı) değil; kadim insanın zihninde "dünyanın kelimenin tam anlamıyla bittiği, ışığın yutulduğu ve kaosun (karanlığın) başladığı o devasa mitolojik eşik" demektir. Zülkarneyn'in vardığı yer, dünyanın fiziksel olarak son bulduğu uçurumdur.
Angelika Neuwirth, "mağribeş-şemsi" (güneşin battığı yer) tamlamasının dönemin apokaliptik ve tarihi-efsanevi metinlerindeki (İskender romanlarındaki) izdüşümlerini tahlil eder. Kur'an, muhataplarının bildiği bu evrensel "dünyanın sonu" motifini alır, ancak onu mitolojik tanrıların cirit attığı bir alan olmaktan çıkararak, doğrudan tevhidin ve ilahi adaletin test edildiği gerçekçi bir coğrafi sahneye dönüştürür.
Vecedehâ (وَجَدَهَا)
İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün, bir şeyi bulmak, ona rastlamak ve idrak etmek manasına geldiğini yineler.
Toshihiko Izutsu, "vecedehâ" (onu buldu / öyle gördü) fiilinin Kur'an'daki epistemolojik (bilgi felsefesine dair) işlevini okur. Fiil, güneşin nesnel ve astronomik olarak bir çamura saplandığını ifade etmez. İzutsu, bu kelimenin insan idrakinin görsel sınırlarını, yani ufuk çizgisindeki o optik yanılsamayı/algıyı tanımladığını belirtir. Zülkarneyn, karanın bittiği o uçsuz bucaksız okyanus kıyısında durduğunda; güneşi, kendi bakış açısından (fenomenolojik olarak) o devasa su kütlesinin içine "batıyormuş gibi" idrak etmiş ve tecrübe etmiştir. Bu, insanın tabiat karşısındaki fıtri gözlemidir.
Teğrubü (تَغْرُبُ) / Fî aynin (فِي عَيْنٍ)
İbn Fâris, "a-y-n" (ayın-ye-nun) kökünün asıl manasının, suyun yeryüzüne çıktığı göze (pınar), insanın görme organı (göz) ve bir şeyin bizzat kendisi (özü) olduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, "fî aynin" (bir gözenin/pınarın içine) tamlamasındaki o devasa görsel metaforu tahlil eder. Zülkarneyn'in durduğu o batı ufku, uçsuz bucaksız okyanusun gökyüzüyle birleştiği yerdir. Güneş, adeta o denizin (devasa su gözesinin) içine yavaş yavaş gömülür (teğrubü). Ayet, coğrafi bir astronomi dersi değil, yeryüzünün en ucunda duran bir fatihin gözünden ufkun o şiirsel, haşmetli ve sarsıcı manzarasını edebi bir mutlaklıkla çizer.
Hami'etin (حَمِئَةٍ)
İbn Fâris, "h-m-e" (ha-mim-hemze) kökünün temelinde, siyah, kötü kokulu balçık, koyu çamur ve bulanık, karanlık su manalarının yattığını belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin kıraat (okuyuş) farklılıklarının yarattığı anlam zenginliğini inceler. Metnin "hami'etin" (kara balçıklı/koyu bulanık) şeklindeki okuyuşu ile "hâmiyetin" (kaynar/sıcak) şeklindeki diğer okuyuşunu karşılaştırır. Her iki durumda da manzara aynı teolojik dehşeti barındırır: Dünyanın ucu, güneşin o kızıl rengiyle kaynayan veya koyu karanlık bir balçık okyanusuna dönüşen, tekin olmayan, medeniyetin tamamen bittiği o ürkütücü ve vahşi tabiat sınırıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "aynin hami'etin" (kara balçıklı / koyu bulanık pınar) ifadesinin coğrafi tefsirini aktarır. Alimler, bu manzaranın Atlas Okyanusu'nun (Bahr-i Muhît) kıyılarında veya sığ, çamurlu, volkanik kumsalların bulunduğu bir batı sahilinde, güneşin o sularda batarken oluşturduğu karanlık ve koyu renkli optik görüntü olduğunu belirtirler. Tabiat, fatihin karşısında aşılmaz bir çamur ve su duvarı olarak dikilmiştir.
Ve vecede (وَوَجَدَ) / Indehâ (عِنْدَهَا) / Kavmen (قَوْمًا)
İbn Fâris, "k-v-m" (kaf-vav-mim) kökünün asıl manasının, insanların bir araya gelmesi, aynı inancı veya mekanı paylaşarak ayağa kalkması ve topluluk/millet oluşturması olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kavmen" (bir kavim / topluluk) kelimesinin bu sahnedeki sosyolojik ve felsefi ağırlığını tahlil eder. Zülkarneyn sadece coğrafyayı, dağı taşı fethetmemiştir. Suyun (okyanusun) bittiği o karanlık sınırda (indehâ), doğanın vahşetiyle baş başa kalmış, medeniyetten uzak bir "insan topluluğu" bulmuştur. İktidarın asıl imtihanı coğrafyayı aşmak değil; o coğrafyanın ucunda bulduğu o savunmasız, kaotik ve kuralsız insan yığınlarına (kavme) karşı ne yapacağıdır. Tabiatın bittiği yerde, hukukun ve adaletin sınavı başlar.
Kulnâ (قُلْنَا) / Yâ Zâl-karneyni (يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ)
İbn Fâris, "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünün bir emri veya hükmü bildirmek manasına geldiğini yineler. "Kulnâ" (Biz dedik) yapısındaki mutlak failin doğrudan ilahi otorite olduğunu kaydeder.
Gabriel Said Reynolds, "Biz dedik ki: Ey Zülkarneyn!" şeklindeki bu doğrudan ilahi hitabı, Kur'an'ın efsanevi metinlerle giriştiği teolojik bir hesaplaşma olarak okur. İskender romanlarında fatih, kendini tanrı ilan eden, mitolojik yaratıklarla konuşan kibrin zirvesidir. Kur'an ise bu hitapla onu derhal asli konumuna indirger: O bir tanrı değil; Allah'ın doğrudan emir verdiği, yönlendirdiği ve hesaba çekeceği güçlü ama aciz bir "kuldur". Kudretin asıl sahibi (Biz), yeryüzündeki gölgesine (Zülkarneyn'e) doğrudan seslenmektedir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ilahi hitabın barındırdığı hukuki devri (yetki paylaşımını) tahlil eder. Allah, o kavmin helakini veya ıslahını bizzat kendi kudretiyle yapmaz; adaletin tesisini doğrudan yeryüzündeki halifesine/fatihine havale ederek, siyasetin ve yargının insan eliyle inşa edilmesini murat eder.
İmmâ (إِمَّا) / En tüazzibe (أَنْ تُعَذِّبَ)
İbn Fâris, "a-z-b" (ayın-zel-be) kökünün temelinde, bir şeyi engellemek, alıkoymak, bir kimseyi suçundan dolayı şiddetle cezalandırarak acı çektirmek manalarının bulunduğunu tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "azâb" (tüazzibe / cezalandırman, azap etmen) eyleminin sadece sadistik bir can yakma olmadığını açıklar. Azap, suç işleyeni o suçtan men etmek (alıkoymak) ve toplumsal düzeni bozanları şiddetli bir bedelle terbiye etmek amacıyla uygulanan şer'i/hukuki bir yaptırımdır.
Ve immâ (وَإِمَّا) / En tettehıze (أَنْ تَتَّخِذَ) / Fîhim (فِيهِمْ) / Hüsnâ (حُسْنًا)
İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünden gelen iftial babındaki "ittihaz"ın (tettehıze), bilinçli bir niyetle ve iradeyle bir tutum benimsemek olduğunu; "h-s-n" (ha-sin-nun) kökünün ise çirkinliğin (kubhun) zıttı olan her türlü estetik güzellik, ahlaki iyilik, adalet ve şefkat manalarına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ayetteki (immâ... ve immâ / ya şöyle yaparsın, ya da böyle) seçenek formunun barındırdığı siyaset felsefesini tahlil eder. İlahi irade, Zülkarneyn'e o kavim üzerinde "mutlak bir tasarruf yetkisi" vermiş, kılıcı onun eline bırakmıştır. Ancak bu yetki, vahşi bir tiranlık değildir. Zülkarneyn'in seçenekleri "adalet (azap)" ile "merhamet/eğitim (hüsün)" arasına sıkıştırılmıştır. Mutlak iktidar (temkîn), dilediğini kesmek değil; zalimi cezalandırma kudreti ile cahili eğitip ıslah etme (hüsnâ) iradesi arasındaki o muazzam ahlaki dengeyi kurabilme ehliyetidir. Kur'an, fatihe sınırlarını çizerken; hukukun ve iyiliğin yeryüzündeki anayasasını da bu kelimelerle mühürlemiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla