Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 83. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 83. Ayet

    وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْراًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyes-elûneke ‘an żî-lkarneyn(i)(s) kul seetlû ‘aleykum minhu żikrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      83. “Sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: ‘Size onunla ilgili bir parça okuyacağım.’”

      Zülkarneyn Kıssası

      Sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: Size onunla ilgili bir parça okuyacağım. Bu beyanda Zülkarneyn kıssasının Hz. Peygambere bu konuda soru sorulmadan önce indiğine dair bir işaret vardır. Çünkü âyette “seelûke” (سَأَلُوكَ) “Sana sordular” denilmiyor, “yes’elûneke” (يَسْأَلُونَكَ) “Sana soruyorlar” deniyor. Ukbe b. Âmir el-Cüheni’nin rivayet ettiği haber de buna işaret etmektedir. Ukbe şöyle anlatır: Ehl-i Kitap’tan bir grup ellerinde sayfalarla ve kitaplarla geldiler ve bana “Resûlullah’ın (a.s.) huzuruna girmemiz için bize izin ver” dediler. Hz. Peygamber’in (a.s.) odasına gittim ve kendisine kapıda beklediklerini haber verdim. Resûlullah (a.s.) bana dedi ki: "Benim onlarla bir işim yok. Bana bilmediğim şeyleri soruyorlar. Ben ancak bir kulum. Rabb’imin bana öğrettiğinden başka hiçbir bilgim yok.” Sonra “Bana abdest suyu getir de abdest alayım” buyurdu. (Getirdiğim suyla) abdest aldı ve evindeki namazgâhında namaza durdu. İki rekât namaz kıldı. Namazı bitirince yüzünde bir sevinç eseri gördüm. Sonra bana “Git. Onları ve ashabımdan kapıda bulunan kim varsa hepsini içeri al” buyurdu. Ben de onları içeri aldım. Hz. Peygamber kendilerini görünce “İsterseniz bana sormak istediğiniz şeyi size bildirebilirim. Dilerseniz onu kitabınızda bulduğunuz şekliyle size haber verebilirim” dedi. Eğer bu rivayet sahih ise bize Zülkarneyn ve haberinin Resûlullah’a (a.s.) daha sorulmadan önce (âyet olarak) indiğini gösteriyor. Fakat bütün tevil âlimleri Zülkarneyn haberi Hz. Peygambere (âyet olarak) inmeden önce sorulmuş sonra inmiştir demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayrıca Zülkarneyn hakkında ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basrî Zülkarneyn peygamberdi demiştir. Bu görüşüne delili ise “Ey Zülkarneyn! ‘Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin' dedik” mealindeki beyandır. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Bu beyan, bahsi geçen konuda Zülkarneyn’e hakemlik görevi vermek anlamına gelir. Bir hüküm, ancak peygamber olan bir kimseye havale edilir. Hz. Ali’ye “Zülkarneyn peygamber miydi yoksa hükümdar mıydı?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: Zülkarneyn ne peygamberdi ne de hükümdardı. Bunlardan başkaları da şöyle demiştir; Zülkarneyn hükümdardı. Ukbe b. Âmir el-Cühenî'nin rivayet ettiği haber bunu göstermektedir. Söz konusu habere göre Hz. Peygambere Zülkarneyn hakkında soru sorulur. Ukbe’nin rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle cevap verir: “Zülkarneyn Rumlar’dan bir gençti. Kendisine hükümdarlık verildi. Yola çıktı ve filan yere kadar ulaştı”.

      En ağır basan ihtimal, Zülkarneyn’in bir hükümdar olduğudur. “Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar sahibi kıldık” beyanına bakılınca onun hükümdar olduğu anlaşılır. İşaret ettiğimiz ilâhi beyan, “Biz onu bütün yeryüzüne hükümdar yaptık” anlamına gelir. Bu beyanda, dilediğini yapmak üzere yeryüzünün tamamının emrine verildiğinden ve herhangi bir köşesinin istisna edilmeyip tümüne hükümdar olduğundan söz edilmektedir. Bu, şu İlâhî beyanlar gibi değildir: “Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin içinde toplandığı bir yere yerleştirmedik mi?”; “Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik”. Burada onlara her yer değil, belli bir mekân tahsis edilmektedir. Zülkarneyne gelince; herhangi bir köşesi istisna edilmeksizin bütün yeryüzünde iktidar sahibi kılındığından söz edilmektedir. Allah Teâlâ, onu yeryüzünün bütününde hükümdar yapmış ve tüm yeryüzünü emrine vermiştir. Hasan-ı Basrî’nin “Allah onu hakem kıldı ve hüküm verme yetkisi verdi” demesi, Zülkarneyn'in peygamber olduğunu göstermez. Çünkü o zamanlar cihat ve gaza görevini hükümdarlar üstleniyorlardı. Yüce Allah’ın “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” meâlindeki beyanına bakılınca bu gerçek anlaşılır. Çünkü cihadı, gazayı ve düşmanla savaşı hükümdarlar üstleniyorlardı. Burada da durum aynıdır. Yüce Allah’ın “Haksızlık edeni cezalandıracağız... “iman edip iyi işler yapan kimselere gelince” şeklindeki sözü de böyledir. Zülkarneyn’in bu sözü yüce Allah’tan gelen bir ilham ve orada bulunan meleğin öğretmesi olabilir. Ya da yanında bir peygamber bulunmuş ve ona bunu öğretmiş de olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Zülkarneyn'e neden bu ismin verildiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Ona Zülkarneyn denildi. Çünkü kavmini Allah’ı tevhide ve ona iman etmeye davet etmişti. Başını sağ tarafından yaraladılar da Allah’ın dilediği kadar bir süre onların yanına çıkamadı. Bazı rivayetlere göre de ölmüş; sonra tekrar geri gelmiş ve onları ikinci kez davet etmişti. Bu kez de başını sol tarafından yaraladılar. Aldığı darbelerin başında izi kaldı. Ve bundan dolayı ona Zülkarneyn dediler. Yoksa öküz boynuzu gibi boynuzu olduğundan bu ismi almamıştır. Bazıları da şöyle derler: Onun iki adet örüğü vardı. Bu yüzden Zülkarneyn ismini aldı. Başka bazıları ise ona Zülkarneyn denilmiştir. Çünkü o, güneşin iki tarafına, yani battığı ve doğduğu yere ulaşmıştı açıklamasını yapmıştır. Bazıları da bu ismi almasının sebebinin iki asır yaşaması olduğunu söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Zaten neden o ismi aldığını öğrenmeye ihtiyacımız da yoktur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve yes'elûneke (وَيَسْأَلُونَكَ)

        İbn Fâris, "s-e-l" (sin-hemze-lam) kökünün asıl manasının, bilinmeyen bir şeyi öğrenmek için talepte bulunmak, sormak, sorgulamak ve bir meseleyi deşmek olduğunu belirtir. Su yatağına da akıp gittiği ve yeri deştiği için "seyl" denildiğini o kökensel bağıntıyla kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sual" (yes'elûneke / sana soruyorlar) eylemini bilgi felsefesi açısından inceler. Bu, cehaleti ortadan kaldırmak için yapılan fıtri bir yöneliştir. Fiilin şimdiki/geniş zaman kipiyle gelmesi, bu sorma eyleminin anlık bir meraktan ziyade, ısrarlı, organize ve peygamberi köşeye sıkıştırmayı hedefleyen sürekli bir "sorgulama/test etme" faaliyeti olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sorunun (yes'elûneke) nüzul (iniş) ortamındaki teolojik ve psikolojik arka planını tahlil eder. Soruyu soranlar Mekkeli müşriklerdir; ancak sorunun kaynağı (akıl hocaları) Medine'deki Yahudi din bilginleridir. Bu "sual", bilgi edinmek için değil, Hz. Muhammed'in peygamberliğini test etmek, onu cevapsız bırakarak "mağlup etmek" amacıyla kurgulanmış tarihsel ve teolojik bir tuzaktır. Vahiy, bu meydan okumayı doğrudan muhatap alarak söze başlar.

        An (عَنْ) / Zîl-karneyni (ذِي الْقَرْنَيْنِ)

        İbn Fâris, "z-v" (zel-vav) kökünün bir şeye sahip olmak, malik olmak (zî/sahibi) manasına geldiğini; "k-r-n" (kaf-ra-nun) kökünün ise temelinde, iki şeyi bir araya getirmek, yaklaştırmak, başın iki yanındaki boynuz, bir neslin/çağın bütünü ve gücün zirvesi manalarının yattığını tespit eder. İkili (tesniye) yapısıyla "Zülkarneyn", iki boynuzun, iki çağın veya iki zıt kutbun (doğu ve batının) mutlak hâkimi demektir.

        Arthur Jeffery, "Zülkarneyn" isminin Sami dillerindeki ve Geç Antik Çağ edebiyatındaki etimolojik ve tarihsel kökenlerine iner. Bu ismin, o dönemde Ortadoğu'da çok popüler olan Süryanice "Büyük İskender Efsanesi" (İskender-i Zülkarneyn) ile olan doğrudan bağına dikkat çeker. İskender'in sikkelerde başındaki "Amon boynuzlarıyla" (iki boynuzlu olarak) resmedilmesi, onun dildeki bu lakabının (Zülkarneyn) kökenini oluşturur. Soru soranlar, dönemin bu meşhur, efsanevi fatihi hakkındaki o yaygın mitolojik anlatıyı sormaktadırlar.

        Theodor Nöldeke, Zülkarneyn figürünün tarihsel kimliğini tahlil eder. Mekkelilerin Yahudilerden aldıkları bu spesifik sorunun, bizzat o dönemin apokaliptik (kıyametçi) Süryani ve Arami metinlerinde geçen, dünyayı uçtan uca fetheden ve Yecüc-Mecüc'e karşı set çeken o efsanevi kralla (İskender romanlarıyla) eşleştiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu mitolojik veya tarihsel figürü ele alışındaki o muazzam "teolojik dönüştürme" (yeniden kurgulama) stratejisini okur. Kur'an, sorulan ismin (Zülkarneyn) tarihsel kimliğiyle (İskender mi, Pers kralı Kiros mu yoksa Himyeri kralı mı olduğuyla) ilgilenmez. Kur'an, Geç Antik Çağ'ın bu popüler anlatısını alır, onun içindeki şirk, mitoloji ve putperestlik unsurlarını bütünüyle temizler ve Zülkarneyn'i mutlak bir tevhîd (tek tanrı) savaşçısı, ilahi adaletin yeryüzündeki kılıcı olarak yepyeni bir İslami formata sokar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin tefsir geleneğindeki karşılığını aktarır. İslam âlimleri "iki boynuzlu" manasına gelen bu lakabın neden verildiğini tartışmışlardır; kimisi onun Doğu'yu ve Batı'yı (güneşin iki boynuzunu) fethettiği için, kimisi iki farklı çağa (karna) hükmettiği için, kimisi de gerçekten başında boynuza benzer bir miğfer taşıdığı için bu isimle anıldığını belirtir. İsim, mutlak küresel otoritenin sembolüdür.

        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünün ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya emri dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "kul" (De ki / Söyle onlara) emir kipinin Kur'an'daki ontolojik (varoluşsal) ağırlığını tahlil eder. Bu emir, Hz. Muhammed'in kendi şahsi bilgisini, aklını veya tarihsel birikimini bütünüyle devreden çıkaran o mutlak "ilahi müdahaledir". Peygamber, test sorusuna kendi entelektüel çabasıyla cevap vermez. O, "Kul" emriyle birlikte, sadece ve sadece ötelerden (ledünden) gelen o kusursuz cevabın, insanüstü şifrenin yeryüzündeki "aktarıcısı/hoparlörü" konumuna geçer. Söz artık Allah'ındır.

        Seetlû (سَأَتْلُو)

        İbn Fâris, "t-l-v" (te-lam-vav) kökünün asıl manasının, bir şeyin peşinden gitmek, onu adım adım takip etmek ve birbiri ardına sıralamak olduğunu tespit eder. Harfleri ve kelimeleri ilahi bir sıraya göre, bozmadan ve yutmadan peş peşe okumaya da bu yüzden "tilavet" denildiğini o harika tespitiyle kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "tilavet" (seetlû / okuyacağım) eylemi ile sıradan bir okuma olan "kıraat" arasındaki felsefi farkı açıklar. Kıraat sadece metni seslendirmektir. Tilavet ise okunan şeye mutlak bir inançla uymak, onun izinden gitmek, onu saygıyla ve ilahi sıralamasına (kurgusuna) sadık kalarak, adım adım idrak ederek okumaktır. Başındaki "se" (yakın gelecek) edatı, bu tilavetin anında ve kesintisiz olarak başlayacağını ilan eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "seetlû" (size tilavet edeceğim/sırasıyla okuyacağım) fiilinin edebi ve psikolojik üstünlüğünü tahlil eder. Müşrikler bir "hikaye/efsane" veya bir masal (üstûre) sormuşlardır. Ancak vahiy, "size hikaye anlatacağım" veya "tarih vereceğim" demez. "Tilavet edeceğim" diyerek; onların o basit test sorusunu, ciddiyetle takip edilmesi gereken, saygı duyulacak ve yeryüzünün kaderini açıklayan o devasa "kutsal metin" okumasına dönüştürür.

        Aleyküm (عَلَيْكُمْ) / Minhü (مِنْهُ)

        İbn Fâris, "a-l-y" (ayın-lam-ye) kökünün yüksekte olmak, üstte bulunmak ve birine yönelmek; "m-n" (mim-nun) edatının ise bir şeyin bir kısmı, parçası (teb'îziyye) veya kaynağı manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "minhü" (ondan / onun hayatından bir parça) edatının Kur'an'ın tarih felsefesindeki kısıtlayıcı işlevini okur. Vahiy, soruyu soranların beklediği gibi Zülkarneyn'in doğum tarihini, ordusunun sayısını, eşlerini veya seferlerinin o teferruatlı coğrafi haritasını vermez. "Minhü" diyerek sınır çizer: "Onun devasa serüveninden sadece ilahi iradenin seçtiği, tevhidi ve adaleti öğreten, ibret alınacak o spesifik 'bölümleri/kısımları' okuyacağım." Kur'an, mitolojik merakı budar ve tarihi sadece teolojik bir süzgeçten (minhü) geçirerek sunar.

        Zikrâ (ذِكْرًا)

        İbn Fâris, "z-k-r" (zel-kef-ra) kökünün temelinde, zihinde gizli olanı, unutulanı veya idrak edilemeyeni açığa çıkarmak, dille anmak, hafızaya kazımak ve birinin şanını/şerefini yücelterek uyarıda bulunmak manalarının yattığını tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikr" kavramının, kalpte mahfuz tutulan bir hakikatin veya ibretin, gafleti parçalayacak şekilde dile dökülmesi ve muhatabın zihninde sarsıcı bir aydınlanma (hatırlama) yaratması olduğunu açıklar.

        Angelika Neuwirth, "zikr" kelimesinin bu bağlamdaki liturgik (ayinsel) ve teolojik işlevini tahlil eder. Kur'an, Zülkarneyn gibi Geç Antik Çağ'da dilden dile dolaşan seküler veya mitolojik bir savaşçının hikayesini salt bir "tarihsel kayıt" (kronik) olarak sunmayı reddeder. Onu bir "zikrâ" (ilahi hatırlatma, teolojik uyarı ve şan) formuna sokar. İskender/Zülkarneyn efsanesi, vahyin potasında eritilerek müşrikleri tevhide çağıran, kıyamet kurgusunu (Yecüc-Mecüc) haber veren o mutlak ve uyarıcı bir "İlahi Metne/Zikre" dönüştürülür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "zikrâ" (bir hatırlatma, yüce bir ders, bir zikir) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) kelami bir şahika olarak tahlil eder. Müşrikler, Peygamberi test edip rezil etmek için bir tuzak (sual) hazırlamışlardı. Allah ise onlara salt bir ansiklopedik bilgi vermek yerine, "Sana sordukları o soruyu, bizzat onların gafletini yüzlerine vuracak, onları derinden sarsacak ebedi bir 'Zikre' (Zikrâ) çevireceğim" diyerek meydan okumayı tersine çevirir. Sorunun amacı peygamberi çürütmektir; verilen cevabın (zikrin) amacı ise soruyu soranların dünyasını ve kibrini bütünüyle parçalamak ve uyandırmaktır. Tarih, ibret (zikr) için vardır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X