Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 82. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 82. Ayet

    وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحاًۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراًۜ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veemmâ-lcidâru fekâne liġulâmeyni yetîmeyni fî-lmedîneti vekâne tahtehu kenzun lehumâ vekâne ebûhumâ sâlihan feerâde rabbuke en yebluġâ eşuddehumâ veyestaḣricâ kenzehumâ rahmeten min rabbik(e)(c) vemâ fe’altuhu ‘an emrî(c) żâlike te/vîlu mâ lem testi’ ‘aleyhi sabrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Duvara gelince o, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir define vardı; babaları ise iyi bir adamdı. Rabb’in istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabb’inden bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.”

      Duvara gelince o, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir define vardı. Bu beyanda sözü edilen define hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları söz konusu define çocuğun ana-babasının toprağa gömdükleri mal idi demişlerdir. İbn Abbâs da çocuğun ana-babasının salih kimselerden oldukları ve kendilerinden iyilik haberleri nakledildiği için bu define muhafaza edilmiştir demiştir. Bazıları da söz konusu definenin, içinde bulunan sayfalar olduğunu söylemiştir. Ebû Bekir el-Esam ise şöyle demiştir: O definenin ilim olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü ilim, âlimlerin bildikleri ve insanların da ortaklaşa paylaştıkları bir şeydir. Dolayısıyla ilmin insanlar dışlanarak sadece o ana-baba için saklanmış olması mümkün değildir. Haberde rivayet edilen husus sabit ve haber sahih ise söz konusu define, mal ve ilim olur. Enes b. Mâlik’in nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “yüce Allah’ın Kitab’ında, ‘altında da onlara ait bir define vardı’ dediği kullandığı duvarın altında altın bir levha vardı ve üzerinde şu ibare yazılıydı: ‘Bismillâhirrahmânirrahîm. Bir kimsenin öleceğini kesin olarak bilip de içinin nasıl rahat olduğuna, kadere kesin olarak iman edip de nasıl üzüntü duyduğuna, dünyanın elden çıkacağına/içindekilerle birlikte alt üst olacağına kesin kanaat edip de içinin nasıl rahat ettiğine hayret ediyorum. Muhammed Allah’ın resûlüdür’” Bu rivayet, Resûlullah’tan (a.s.) sahih olarak nakledilmiş olduğu takdirde o sayfada hem mal ve hem de ilim vardı demek olur. Çünkü o levha biriktirilen ve çok değer verilen altından yapılır. Ama o definenin mahiyetinin ne olduğunu bilmeye ihtiyacımız yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      Babaları ise iyi bir adamdı. Rabb’in istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabb’inden bir rahmet, yani bir nimet ve ihsan olarak definelerini çıkarsınlar. Çünkü babaları, bu malı onlar için koruyamaz ve yetim ve fakirlerin çoğuna hiçbir mal verilmediği gibi onlara bırakacağı malı ulaştıramazdı. Fakat bu, yüce Allah’tan iki çocuğa ulaşan nimet, ihsan ve rahmet oldu. En doğrusunu Allah bilir.

      Ben bunları kendiliğimden yapmadım. O kul, belirttiğimiz gibi yaptığını kendiliğinden değil Allah’ın emri üzerine yaptığını haber vermiştir.

      İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur. Yani ilk başta sana “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” diye söylediğim sözün tevili işte budur.

      Öte yandan Hz. Mûsâ’ya bilgi alması için o kula gitmesi, kendisine tâbi olması ve onunla arkadaş olmasının emredilmesi, kendisinden sadece tepki gösterdiği şeylerin bilgisini alması ve onların sebebini öğrenmesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü tepki gösterdiği fiiller zâhiren münker olduğu için bunlara tepki göstermişti. Fakat Hz. Mûsâ’nın (a.s.) o kuldan bunun dışında başka bilgiler almış, fakat bize anlatılmamış olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Müfessirlerin, Mûsâ’nm (a.s.) arkadaşının öldürdüğü çocuğun adının Haşnûza olduğuna dair görüşü vardır, fakat o çocuğun ismi nedir bilmiyorum, ana-babasının isimlerinin ne olduğunu bilmiyoruz. Öğrenmeye ihtiyacımız da yoktur. Aynı şekilde duvar sahibi iki yetim çocuğun adının da Asram ve Sarim olduğunu da bilmiyorum. Bunu öğrenmeye ihtiyacımız da yoktur. Yine Mûsa'nın (a.s.) arkadaşının adının Hızır olduğu, ona Hızır denilmesi beyaz bir kürkün üzerine oturduğu ve oturunca yeşermesi dolayısıyla bu ismin verildiği şeklindeki ifadelerine gelince; bu ancak vahiy yoluyla, yani semadan gelen vahiyle bilinecek hususlardandır. Bu konuda Kur’ân’m söylediğinden daha fazlasını söylemiyoruz. Çünkü söylersek, Allah’a yalan yere iftira atmış oluruz ve bize herhangi bir amel veya başka bir hususta faydası da olmaz. Kur’ân’da sadece “kullarımızdan bir kul”, “iki yetim çocuk”, “genç”, “şehirde iki yetim” vb. ifadeler zikredilmektedir. Bu konuda [Kitap’ta] olan neyse o söylenir. Allah Teâlâ’ya yalan iftira atmış olmamak için bunun ötesine geçilmez. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Emmel-cidâru (أَمَّا الْجِدَارُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "c-d-r" (cim-dal-ra) harflerinin temelinde, bir yeri çevrelemek, sağlamlaştırmak, etrafına duvar örmek ve korunaklı hale getirmek manalarının bulunduğunu belirtir. Duvarın (cidâr), içindekini dışarıya karşı muhafaza eden o katı ve "koruyucu tabiatına" dikkat çeker.

        Dücane Cündioğlu, cümlenin başındaki "emmâ" (şuna gelince / gelelim şuna) edatının, mürşidin (Hızır'ın) te’vil (içyüzü açıklama) sürecindeki o son ve en şifa verici aşamaya geçişini temsil ettiğini tahlil eder. Musa’nın rasyonel aklıyla "neden karşılık almadın?" diye itiraz ettiği o yıkılmak üzere olan cansız taş yığını (duvar), ledünni (batıni) planda aslında yetimlerin hakkını koruyan o en derin ve en sessiz "rahmet" deposudur.

        Fe kâne (فَكَانَ) / Li ğulâmeyni (لِغُلَامَيْنِ) / Yetîmeyni (يَتِيمَيْنِ)

        İbn Fâris, "y-t-m" (ye-te-mim) kökünün asıl manasının, tek kalmak, yalnızlaşmak, bir destekten bütünüyle yoksun kalmak ve eylemsizleşmek olduğunu tespit eder. Babasını kaybederek hayattaki asıl koruyucu ve iktisadi kalkanını yitiren çocuğa bu "tek başına kalışından ve zayıflığından" dolayı "yetim" dendiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "yetim" kavramının Kur'an felsefesindeki yerini açıklar. Bu sadece biyolojik bir ebeveyn kaybı değil; toplumsal ve hukuki mutlak bir "savunmasızlık ve sahipsizlik" halidir. İki gencin (ğulâmeyni) hem yetim olmaları hem de onlara bir kap yemek dahi vermeyecek kadar merhametsiz bir kasabada yaşamaları, onların varoluşsal olarak en üst düzey "ilahi korumaya" muhtaç olduklarını mühürler.

        Fîl medîneti (فِي الْمَدِينَةِ)

        İbn Fâris, "m-d-n" (mim-dal-nun) kökünün bir yerde ikamet etmek, yerleşmek ve orada medeni bir yaşam düzeni kurmak manasına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın aynı mekân için 77. ayette "karye" (kasaba), bu ayette ise "medîne" (şehir) kelimesini kullanmasındaki o sarsıcı anlambilimsel kaymayı okur. "Karye" kelimesi, o halkın misafirperverlikten yoksunluğunu, cimriliğini ve ahlaki çürümesini (toplanmış kötülüğü) vurgularken; "Medîne" kelimesi, o mekânın hukuki yapısını, mülkiyet düzenini ve yetimlerin orada sahip olduğu yasal "vatandaşlık ve miras hakkı" statüsünü temsil eder. Hızır, duvarı o nankör halka (karyeye) değil, o medeni/hukuki alanın (medînenin) içindeki korunması gereken o iki masum yetime hizmet için onarmıştır.

        Ve kâne (وَكَانَ) / Tahtehû (تَحْتَهُ) / Kenzün (كَنْزٌ)

        İbn Fâris, "k-n-z" (kef-nun-ze) kökünün temelinde, bir şeyi toprağa gömmek, biriktirmek, kıskançlıkla saklamak ve üzerini örterek mutlak bir muhafaza altına almak manalarının bulunduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kenz" (hazine) nesnesinin bu te'vildeki "sır" ile olan ontolojik bağını tahlil eder. Hazine duvarın "altındadır" (tahte); yani gözle görülmez, Musa’nın sahip olduğu o zahiri akılla idrak edilemez. Musa sadece "yıkılmak üzere olan bir duvar ve haksız bir amelelik" görmüşken; Hızır, o görünür perdenin (zahirin) altındaki gizli cevheri (batını) görmüştür. Ledün ilmi, yüzeyin altındaki kenzin (hakkın) fark edilip kurtarılması sanatıdır.

        Ve kâne (وَكَانَ) / Ebûhümâ (أَبُوهُمَا) / Sâlihan (صَالِحًا)

        İbn Fâris, "s-l-h" (sad-lam-ha) kökünün asıl manasının, bozulmanın ve çürümenin (fesadın) tam zıttı olan; düzgünlük, nitelikli oluş, fıtrata uygunluk ve her türlü faydalı iyilik olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "salih" sıfatının burada ölmüş olan babaya (ebûhümâ) nispet edilmesini, ilahi adaletin "tarihsel şefkati ve manevi mirası" üzerinden açıklar. Yetimlerin hazinesinin o acımasız şehirde Hızır gibi devasa bir otorite tarafından bedelsiz korunmasının yegâne gerekçesi; o çocukların babasının hayattayken gösterdiği o "salih" (dürüst ve iyiliksever) karakterdir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, iyiliğin ontolojik bekasını tahlil eder. İnsanın ameli (salih oluşu), zamanı ve mekânı aşan, ölümden sonra bile babadan evlada miras kalarak bizzat ilahi iradeyi harekete geçiren, peygamberleri veya o ilme sahip kulları (Hızır'ı) ücretsiz bir işçi gibi hizmete koşan en büyük "koruyucu kalkandır". Salih amel, nesilleri koruyan batıni bir zırhtır.

        Fe erâde (فَأَرَادَ) / Rabbüke (رَبُّكَ)

        İbn Fâris, "r-v-d" (ra-vav-dal) kökünün bir şeyi şiddetle arzu etmek, murat etmek; "r-b-b" (ra-be-be) kökünün ise bir şeyi terbiye etmek, aşama aşama kemale erdirmek, beslemek ve üzerinde mutlak otorite kurmak manasına geldiğini yineler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "erâde Rabbüke" (Senin Rabbin murat etti / kesin olarak diledi) ifadesindeki teolojik zirveyi tahlil eder. Hızır, gemiyi delme olayında kusur/zarar algısı olduğu için "ben istedim" (eradtü) demişti; genci öldürüp yerine temiz bir evlat verme olayında iradesini ilahi iradeyle eşleyerek "biz istedik" (eradnâ) demişti. Ancak bu son olayda; yani salih bir babanın mirasını yetimlerine ulaştırmak gibi mutlak, saf ve eksiksiz bir iyilik tasarrufunda; eylemi bizzat "Senin Rabbinin" (Rabbüke) tekil iradesine bağlar. Bu kullanım, Hızır'ın tüm o paradoksal senaryodaki rolünün sadece itaatkâr bir "uygulayıcı el" olduğunun felsefi ilanıdır.

        En yeblüğâ (أَنْ يَبْلُغَا) / Eşüddehümâ (أَشُدَّهُمَا)

        İbn Fâris, "b-l-ğ" (be-lam-ğayın) kökünün bir menzile ulaşmak, sınır noktasına vasıl olmak; "ş-d-d" (şın-dal-dal) kökünün ise bir şeyi sımmsıkı bağlamak, güçlendirmek, katılaştırmak ve en sağlam haline eriştirmek manalarının yattığını tespit eder. İnsanın fiziksel ve zihinsel olarak en kuvvetli olduğu o dirayetli döneme bu kökten "eşüdd" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "eşüdd" (aşüddehümâ / o ikisinin tam olgunluk ve güç çağı) kavramının sadece biyolojik bir beden gücü olmadığını açıklar. Bu; o çocukların mülklerini (hazineyi) tek başlarına yönetebilecek, zalim halka karşı kendi haklarını savunabilecek ve hayatın ağırlığını kendi başlarına omuzlayabilecekleri o mutlak "akli ve ruhsal rüşt" makamıdır. İlahi irade (Rab), hazinenin ancak o çocuklar bu "eşüdd" (kuvvet/rüşt) noktasına ulaştığında açığa çıkmasını murat etmiştir; zira erken ifşa olsaydı o merhametsiz kasaba halkı onu anında gasbederdi.

        Ve yestahricâ (وَيَسْتَخْرِجَا) / Kenzehümâ (كَنْزَهُمَا)

        İbn Fâris, "h-r-c" (ha-ra-cim) kökünün bir şeyin içinden dışına çıkmak manasına geldiğini; fiilin başındaki "sin ve te" (yestahricâ) ekleriyle oluşan isti'fâl babının ise, bir çabayla, niyetle, kendi iradeleriyle "kazıp ortaya çıkarmak" eylemini vurguladığını belirtir.

        Rahmeten (رَحْمَةً) / Min Rabbike (مِنْ رَبِّكَ)

        İbn Fâris, "r-h-m" (ra-ha-mim) kökünün şefkat, acıma, koruma ve derin bir sevgiyle sarma manalarına geldiğini yineler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "rahmeten" (bir rahmet, bir şefkat eseri olarak) kelimesinin mef'ûlün lieclih (gaye/neden bildiren zarf) konumunda olmasını açıklar. Musa'nın rasyonel aklıyla isyan ettiği, "Neden bunlara ücretsiz amelelik yaptın?" diye sorguladığı o duvar örme işi, aslında bütünüyle ilahi şefkatin (rahmetin) o masum yetimlere uzanan doğrudan bir tezahürüdür.

        Ve mâ fealtühû (وَمَا فَعَلْتُهُ) / An emrî (عَنْ أَمْرِي)

        İbn Fâris, "f-a-l" (fe-ayın-lam) kökünün bilinçli bir niyetle meydana getirilen eylem; "e-m-r" (hemze-mim-ra) kökünün ise bir işi buyurmak, talep etmek ve kişinin kendi inisiyatifi/kararı manasına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Onu kendi emrimle (kendi inisiyatifimle/aklımla) yapmadım" (ve mâ fealtühû an emrî) beyanının barındırdığı mutlak teslimiyeti tahlil eder. Hızır, gemiyi delen, genci öldüren ve duvarı ören o akıl almaz eylemlerinin yegâne karar vericisinin bizzat ilahi irade (vahiy) olduğunu şeksiz şüphesiz mühürler. Mürşit, sahip olduğu onca batıni ilme rağmen kendi egosunu (emrini) tamamen sıfırlamış, sadece ilahi şifreyi icra eden sadık bir memur olduğunu itiraf etmiştir.

        Zâlike (ذَٰلِكَ) / Te'vîlü (تَأْوِيلُ)

        İbn Fâris, "e-v-l" (hemze-vav-lam) kökünden gelen "te’vîl" kelimesinin, bir şeyi aslına, ilk durumuna, varacağı en son menzile ve hakiki gayesine irca etmek (geri döndürmek) manasında olduğunu yineler.

        Toshihiko Izutsu, "zâlike te'vîlü" (işte şu anlattıklarım, te'vildir/içyüzdür) cümlesinin epistemolojik kapanışını okur. Musa'nın "imr" (dehşet) ve "nükr" (vahşet) olarak isimlendirdiği tüm o sarsıcı eylemler; aslına (te’vîline) döndürüldüğünde hepsi kusursuz birer "ilahi rahmet" ve "mutlak adalet" tecellisine dönüşmüştür. Te’vîl, zahirin (görünenin) o sahte ve sığ yargısını yıkarak aklı kaostan kurtaran hakikatin ta kendisidir.

        Mâ lem (مَا لَمْ) / Testı' (تَسْطِعْ) / Aleyhi (عَلَيْهِ) / Sabrâ (صَبْرًا)

        İbn Fâris, "s-b-r" (sad-be-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyi sımmsıkı tutmak, dağılmasını önlemek, nefsi itirazdan ve isyandan alıkoyarak "hapsetmek" olduğunu yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, ayetin sonundaki "testı'" (güç yetirebildiğin) fiilini, aynı surenin önceki ayetlerinde geçen "testetî'" ve "testatı'" kipleriyle gramatik ve felsefi olarak kıyaslar. Kur'an, Musa'nın kafasındaki soruların cevaplanmasıyla, zihnindeki o devasa ağırlığın kalkması ve sırrın bütünüyle çözülmesi sebebiyle; kelimenin bünyesinden "te" harfini atarak (tahfif yaparak) "testı'" şeklinde o en kısa ve en hafif formu kullanmıştır. Yükün (bilinmezliğin) hafiflemesi, kelimenin harflerini de anlambilimsel olarak hafifletmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "sabrâ" (herhangi bir sabır/tahammül kırıntısı) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) ilim yolculuğunun muazzam bir mührü olarak tahlil eder. "Üzerine (aleyhi) sabır (sabrâ) gösteremediğin şeylerin içyüzü işte budur." Bu bitiş, insan aklının sınırlarını ebediyen çizer. İnsan, içyüzünü (te’vîlini) bilmediği, hikmetine (hubruna) vakıf olamadığı hiçbir karanlığa karşı ontolojik olarak "sabır" (sabrâ) gösteremez. Sabır, bilginin ışığı olmadan insanın kendi kendine uygulayabileceği kör bir tahammül değil; ancak ilahi sırrın ifşasıyla aklın sükûnete erdiği o muazzam idrak halidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X