قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِـعْ عَلَيْهِ صَبْراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 78. Ayet
Daralt
X
-
78-79. “O cevap verdi: ‘İşte bu, beraberliğimizin sona ermesidir. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim’ dedi. Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu delerek kusurlu hale getirmek istedim. (Çünkü) onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı.”
O cevap verdi: ‘İşte bu, beraberliğimizin sona ermesidir. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim’ dedi. Yani sana ‘Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin’ demenin açıklamasını haber vereceğim. Sonra da beyan edip açıklamasını yapmış ve şöyle demiştir: Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu delerek kusurlu hale getirmek istedim. Yani gemiyi kusurlu hale getiriyorum. “Ve kâne verâehüm melikun” (وَكَانَ وَرَاءَهُمْ مَلِكٌ), yani “arkalarında (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı” cümlesi bazı, kırâatlarda “Ve kâne emâmehum melikun” (وَكَانَ أَمَامَهُمْ مَلِكٌ), yani “önlerinde (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı” şeklindedir. (Çünkü) onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı. İbn Mesûd mushafında bu cümle “arkalarında her sağlam gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı” şeklindedir. Bu yoruma göre 'onu delerek kusurlu hale getirmek istedim' cümlesi, şu anlama gelir: O gemiyi gasıp kral almasın diye ayıplı hale getirdim. Çünkü o kral, ancak sağlam ve kullanmaya elverişli gemileri gasbediyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya hakikati dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme/kavletme) eyleminin bu ayette sıradan bir diyalog veya uyarı olmadığını açıklar. Bu eylem, mürşit (Hızır) tarafından dile getirilen, geri dönüşü olmayan, pazarlığa tamamen kapalı ve aradaki pedagojik akdi (sözleşmeyi) tek taraflı olarak fesheden o mutlak "nihai hükmün" (ayrılık kararının) yargısal bir kesinlikle dışa vurumudur.
Hâzâ (هَٰذَا)
İbn Fâris, "h-z-a" yapısının, konuşanın hemen yanı başında bulunan, gözle görülen veya zihnen tam o anda idrak edilen bir duruma işaret etmek için kullanılan "işte bu" manasındaki gösterme zamiri (ism-i işaret) olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hâzâ" (işte bu an / işte bu eylem) işaret zamirinin zaman ve mekân felsefesi içindeki vuruculuğunu tahlil eder. Hızır, geçmişteki hataları sayıp dökmez; bizzat Musa'nın az önce ağzından kaçırdığı o üçüncü itiraza (duvarın ücretini istemesine) işaret ederek, "İşte tam olarak bu sınır, senin iradenin ve sabrının bütünüyle tükendiği o mutlak kopuş noktasıdır" diyerek eylemi milimetrik olarak işaretler.
Firâku (فِرَاقُ)
İbn Fâris, "f-r-k" (fe-ra-kaf) kökünün asıl manasının, birleşik ve bütün haldeki bir şeyi birbirinden ayırmak, parçalamak, aralarına mesafe koymak ve iki şey arasındaki sınırı (farkı) keskin bir şekilde belirlemek olduğunu tespit eder. Hak ile batılı ayırana da "fâruk/furkan" denildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "firâk" kavramının sadece fiziksel bedenlerin birbirinden uzaklaşması olmadığını; ortak bir hedefe (hakikate) doğru yürüyen iki iradenin, iki farklı ontolojik yola girmesi ve bir daha asla aynı noktada "toplanamayacak" (mecma olamayacak) şekilde birbirinden kopması, ayrışması olduğunu açıklar.
Dücane Cündioğlu, "firâk" (ayrılık) kelimesinin bu teolojik serüvendeki o trajik ve felsefi zorunluluğunu tahlil eder. Musa (rasyonel akıl ve şeriat), Hızır'ın (ledün ilminin ve batının) taşıdığı o paradoksal gerçeklik yükünü taşıyamamıştır. "Firâk", bir ceza olmaktan ziyade, aklın o ezici sır karşısında çıldırmasını veya fıtratını (peygamberi adalet duygusunu) kaybetmesini engellemek için araya çekilen zorunlu, kurtarıcı ve merhametli bir felsefi duvardır. Bazen ayrılık, varoluşu korumanın yegâne yoludur.
Beynî (بَيْنِي) / Ve beynike (وَبَيْنِكَ)
İbn Fâris, "b-y-n" (be-ye-nun) kökünün temelinde, iki nesne, iki mekân veya iki kişi arasındaki boşluk, mesafe, ayrım çizgisi ve açıklık manalarının bulunduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, "beynî ve beynike" (benim aram ile senin aran) tamlamasındaki o "beyne" (ara/mesafe) kelimesinin iki kez tekrarlanmasının anlambilimsel derinliğini okur. Hızır, "bizim aramız" (beynenâ) demek yerine zamirleri bilerek ayırır ve tekrar eder. Bu vurgu; Hızır'ın temsil ettiği o ilahi/batıni evren (benim aram) ile Musa'nın temsil ettiği o şer'i/zahiri evrenin (senin aran) birbirine asla karışamayacak, mutlak surette yalıtılmış iki bağımsız ontolojik (varlıksal) kutup olduğunu edebî bir kesinlikle mühürler.
Seünebbiüke (سَأُنَبِّئُكَ)
İbn Fâris, "n-b-e" (nun-be-hemze) kökünün asıl manasının, sıradan bir laf değil; muhatabı sarsacak, cehaletini giderecek, çok önemli, kesin ve yüce bir haberi ona ulaştırmak olduğunu tespit eder. İlahi mesajı getiren elçiye "nebi" denilmesi de, getirdiği bilginin sıradanlığın çok ötesinde olmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "tenbiye" (ünebbiüke / sana haber vereceğim) eyleminin tef'il babında kullanılmasını, bilginin rastgele değil, tüm detaylarıyla, şeksiz şüphesiz ve köklü bir biçimde aktarılması olarak açıklar. Fiilin başındaki "se" (yakın gelecek) edatı, bu büyük ifşanın (haber vermenin) ayrılık anından hemen önce, araya hiçbir zaman dilimi girmeksizin derhal gerçekleşeceğini bildirir.
Bite'vîli (بِتَأْوِيلِ)
İbn Fâris, "e-v-l" (hemze-vav-lam) kökünün temelinde, bir şeyi aslına, ilk durumuna, en baştaki kökenine, çıkış noktasına veya varacağı en son menzile geri döndürmek, irca etmek manalarının yattığını tespit eder. Ailenin ve malın dayandığı köke/esasa "âl" dendiğini de o eşsiz kökensel tespitiyle aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "te'vîl" kavramının Kur'an epistemolojisindeki (bilgi felsefesindeki) ağırlığını açıklar. Te'vîl, sadece bir metni yorumlamak değildir; gözle görülen, karmaşık veya anlamsız (haksızlık) gibi duran fiziki bir eylemi (zahiri), o eylemin ortaya çıkmasına sebep olan "ilk ilahi iradeye, mutlak gayeye ve batıni kökene" (aslına) geri götürerek (e-v-l) sırrın üzerindeki örtüyü kaldırmaktır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "te'vîl" kelimesinin bu surenin kurgusundaki kurtarıcı (şifa verici) rolünü tahlil eder. Musa, geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi ve duvarın karşılıksız örülmesi gibi olayların sadece döküntülerini (zahiri sonuçlarını) görmüş ve acı çekmiştir. Hızır'ın yapacağı şey (te'vîl), bu döküntülerin ardındaki o muazzam ilahi mimariyi, olayların "asıl" yaratılış sebebini ifşa etmektir. Te'vîl, kaosu kozmosa (düzene) çeviren, anlamsızlığa karşı aklı yeniden inşa eden o ilahi felsefi okumadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, te'vîlin adalet duygusuyla bağını okur. Musa'nın isyanı, olayları kendi zahiri "te'vîliyle" (rasyonel aklıyla) yorumlayıp hepsini birer "zulüm" zannetmesinden doğmuştu. Hızır "bite'vîli" (bunun te'viliyle/kök gerçeğiyle) diyerek; mutlak hakikatin (ledünnün) kendi şaşmaz matematiğini masaya yatırır. Zahirde zulüm (imr/nükr) gibi duran şey, aslına (te'vîline) döndürüldüğünde en büyük rahmet olarak belirecektir.
Mâ (مَا) / Lem (لَمْ) / Testatı' (تَسْتَطِعْ)
İbn Fâris, "m-a" (mim-elif) edatının eylemleri ve nesneleri kapsayan "o şey ki" manasına geldiğini; "l-m" (lam-mim) edatının eylemi geçmiş zamanda kesin olarak olumsuzladığını; "t-v-a" (tı-vav-ayın) kökünün ise boyun eğmek, bir işe mutlak surette kapasite/kudret geliştirmek ve onu hazmetmek (istita'at) manalarına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, "istita'at" (güç yetirme / kapasite) kavramının kelami bağlamını inceler. Fiilin "lem testatı'" (asla güç yetiremedin / kapasiten elvermedi) şeklinde meczum (son harfi cezimli) olarak gelmesi, Musa'nın o batıni bilgiyi taşıma teşebbüsünün (imtihanının) eylemsel olarak bütünüyle sonlandığını, bitirildiğini ve aklın bu yükü "taşıyamadığı" gerçeğinin tarihsel bir kesinlikle mühürlendiğini gösterir.
Aleyhi (عَلَيْهِ) / Sabrâ (صَبْرًا)
İbn Fâris, "s-b-r" (sad-be-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyi sımmsıkı tutmak, hapsetmek, engellemek ve dağılmasını önlemek olduğunu yineler. İnsanın nefsini itirazdan, acelecilikten ve isyandan "alıkoymasına/hapsedesine" sabır denildiğini kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "sabrâ" (herhangi bir sabır, ufacık bir tahammül) kelimesinin nekra (belirsiz) formda kullanılmasının diyalektik sonucunu aktarır. Hızır yolculuğun başında "sen sabredemezsin" diyerek (len testetî'a sabrâ) geleceğe dönük bir uyarıda bulunmuştu. Şimdi ise "lem testatı' aleyhi sabrâ" (üzerine zerre kadar sabır gösteremediğin/güç yetiremediğin o şey) diyerek; baştaki o felsefi öngörünün (teorinin) bütünüyle pratiğe dönüştüğünü, ispatlandığını ve aklın bilinmezlik (sır) karşısında tek bir saniye bile sükûtu (sabrı) hapsedemediğini ebedi bir tespitle kayıt altına alır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla