فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَاراً يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 77. Ayet
Daralt
X
-
“Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar, o hemen onu doğrulttu. Mûsâ, ‘Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın’ dedi.”
Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Yiyecek istedikleri yer, bir “şehir” olduğu halde âyette “köy” tabiri geçmektedir. Buranın şehir olduğu ileride "Duvara gelince o, şehirde iki yetim çocuğun idi" meâlindeki beyandan anlaşılmaktadır. Bu cümle bize oranın şehir olduğunu göstermektedir. Araplar şehir anlamına gelen “medine’ye köy mânasına gelen “karye” derler.
Onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar, o hemen onu doğrulttu. Hasan-ı Basrî der ki; Söz konusu duvar, dışardan bakan bir kimsenin gözüne yıkılacak gibi görünmekteydi. Ebû Bekir el-Esam duvar için kullanılan “yürîdu en yenkadda” (يُرِيدُ أَنْ يَنْقَضَّ) cümlesindeki “irade etme” fiilini şöyle açıklar: İrade, ortaya gerçek mânada bir fiil koyan (duvar yıkıldı gibi) ya da kendisine fiil izafe edildikten sonra ortaya gerçek mânada fiil koyamayan (duvar yıkılmak üzere) bütün failler için kullanılan bir sıfattır. Şu örneğe bakınca bu gerçek daha kolay anlaşılır; Duvar gerçekte yıkılmakta iken “sekata” (سَقَطَ) “yıkıldı” fiili kullanılır. Bize göre böyle söylenmesinin sebebi, duvarın yıkılmaya ve göçmeye yüz tutması ve yaklaşmasıdır. Bir başka örnek daha verelim; Bir kimse ölmeyi ve düşmeyi istemediği halde 'ölmek istedim', 'helâk olmak istedim' ve 'düşmek istedim' der. O bu cümlelerle ölümle burun buruna geldiğini ifade eder. Kişinin ölüme yaklaşması, gerçekten onu istemesi demek değildir. İşte âyetteki “yürîdu en yenkadda” (يُرِيدُ أَنْ يَنْقَضَّ) cümlesi de aynen böyledir. Yani duvar, yıkılma haline yaklaşmış ve yerle bir olması an meselesiydi demek olur. En doğrusunu Allah bilir.
Mûsâ, ‘Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın’ dedi. Mûsâ’nın (a.s.) bu beyanı iki mânaya gelebilir. Birincisi, yemeğe çok ihtiyaç duyduğu için ve o şehir halkına muhtaç olmamak gayesiyle ‘Dileseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın’ demiştir. Çünkü onlara muhtaç duruma düşmüşlerdi. (Mûsâ’nm arkadaşına, ücret al diye teklif etmesi) o şehir halkından kendilerini yedirmelerini istemeleri ve onların da yedirmemeleriydi. Mûsâ (a.s.) bir daha onlara muhtaç duruma düşmemek için duvarı doğrultma karşılığında onlardan ücret almak istemiştir. İkinci ihtimal şudur: Mûsâ’nm (a.s.) o kuldan ücret almasını istemesi şehir halkının iyilik yapmaya değer kimseler olmadıklarını düşünmesinden dolayıdır. Çünkü onlarda yemek yedirme konusunda cimrilik ve pintilik görmüştü. Sebebine gelince onlardan yemek istemişler, belde halkı da cimrilik ve pintilikleri yüzünden onlara yiyecek bir şey vermemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Bazı kıssalarda Mûsâ’nm (a.s.) arkadaşının doğrulttuğu duvarın uzunluğu beş yüz arşın, boyu iki yüz arşın ve genişliği kırk arşın vb. kadar olduğu ve altından da şehir halkının yolunun geçtiği zikredilir. Fakat duvarın enini boyunu öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Asıl ihtiyaç, içindeki çeşit çeşit hikmetlere ve faydalaradır.
Yorumu Yorumla
-
Fentalekâ (فَانْطَلَقَا)
İbn Fâris, "t-l-k" (tı-lam-kaf) kökünün asıl manasının, bağlı olan bir şeyi serbest bırakmak, düğümünden kurtulmak ve bir engeli aşarak serbestçe ve hızla ileriye doğru gitmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "intılâk" eyleminin (fentalekâ / ikisi birlikte yola koyuldular) infi'al babında kullanılmasını, sıradan bir yürüyüşten ziyade, Musa'nın o ağır özür dileme (in seeltüke) faslından sonra aradaki gerilimin çözülmesiyle yeniden hedefe doğru "fırlayış/kopuş" şeklinde okur. Tesniye (ikil) kipi, her şeye rağmen yol arkadaşlığının o sarsıntılı zeminde son bir kez daha kurulduğunu gösterir.
Hattâ izâ (حَتَّىٰ إِذَا) / Eteyâ (أَتَيَا)
İbn Fâris, "e-t-y" (hemze-te-ye) kökünün asıl manasının, bir yere varmak, gelmek ve hedeflenen bir menzile ulaşmak olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hattâ izâ" (ta ki ...dığı zaman) zaman bağlacı ile "eteyâ" (ikisi birden vardıklarında) fiilinin oluşturduğu o edebi ve pedagojik gerilimi tahlil eder. Önceki olaylarda imtihan denizde (gemide) veya yol üstünde (ğulâm) aniden karşılarına çıkmıştı. Bu kez ise ikili, bizzat insan kalabalığının, toplumsal ilişkilerin ve sosyolojik ahlakın test edileceği o devasa laboratuvara (karyeye) kendi ayaklarıyla "varmışlardır". İmtihanın zemini artık doğa değil, toplumdur.
Ehle (أَهْلَ) / Karyetin (قَرْيَةٍ)
İbn Fâris, "e-h-l" (hemze-he-lam) kökünün bir mekâna ait olanları, o yeri benimseyenleri ve oranın sakinlerini; "k-r-y" (kaf-ra-ye) kökünün ise dağınık olan parçaları bir araya getirmek, toplamak ve cemetmek manasına geldiğini belirtir. Suyun toplandığı havuza denildiği gibi, insanların "toplandığı" yerleşim merkezlerine de "karye" denildiğini yineler.
Toshihiko Izutsu, "karye" kelimesini Kur'an anlambilimi üzerinden sosyolojik bir varlık olarak tahlil eder. Karye, salt taştan topraktan ibaret bir mekân değil; içindeki "ehl" (halk) ile birlikte belirli bir ahlaki karakteri, ortak bir kibri veya cimriliği "toplayan/merkezileştiren" kolektif bir zihniyettir. Musa ve Hızır'ın girdiği bu karye, misafirperverlikten yoksun o katı ahlaki çürümenin fiziki cüssesidir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ edebiyatında "karye/şehir" motifini okur. Yabancıların (yolcuların) geldiği bu kapalı kasaba/şehir modeli, dönemin Yakındoğu hikayelerinde (özellikle meleklerin kılık değiştirip insanları sınaması anlatılarında) o toplumun ahlaki çöküşünü test etmek için kullanılan klasik bir teolojik sahnedir.
İstat'amâ (اسْتَطْعَمَا) / Ehlehâ (أَهْلَهَا)
İbn Fâris, "t-a-m" (tı-ayın-mim) kökünün temelinde, bir şeyi tatmak, yutmak ve gıda almak manalarının bulunduğunu tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "it'âm" (yedirme/doyurma) eyleminin isti'fal babında (istat'amâ / ikisi yiyecek istediler) gelmesini inceler. Bu kalıp, sıradan bir yemek arzusu değil; yolculuğun (nesabın) verdiği o şiddetli açlık ve tükenmişlik karşısında, hayatta kalabilmek için o karye halkından son derece fıtri ve acil bir "gıda talebinde" (istek) bulunmayı ifade eder.
Dücane Cündioğlu, bir peygamberin (Musa'nın) ve mutlak bilgi sahibinin (Hızır'ın) koskoca bir kasaba halkından "yemek dilenmesi/istemesi" (istat'amâ) tablosundaki o muazzam felsefi ironiyi tahlil eder. İlahi sırlara, göklerin ve yerin batıni bilgisine vakıf olan o devasa ruhlar; iş biyolojiye geldiğinde, sıradan, ahlaksız ve cimri bir kasaba halkının elindeki bir parça ekmeğe muhtaç olacak kadar acizdirler. İlim, bedenin açlığını doyurmaz; kibrin en asil şekilde kırıldığı yer, peygamberin sıradan insandan yemek istemek zorunda kaldığı o açlık noktasıdır.
Fe ebev (فَأَبَوْا)
İbn Fâris, "e-b-y" (hemze-be-ye) kökünün asıl manasının, bir şeyi şiddetle reddetmek, ondan yüz çevirmek, kibre kapılarak imtina etmek ve asla yanaşmamak olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ebev" (şiddetle reddettiler / imtina ettiler) fiilinin psikolojik katılığını tahlil eder. Kasaba halkı sadece "yemeğimiz yok" dememiştir; eylem, o halkın (ehlin) içindeki o kaskatı cimriliği, yabancıya duyulan nefreti ve kibri yansıtan mutlak ve iradi bir yüz çevirme (ibâ) eylemidir. Bu, ontolojik bir merhametsizlik ilanıdır.
En yüdayyifûhümâ (أَنْ يُضَيِّفُوهُمَا)
İbn Fâris, "d-y-f" (dad-ye-fe) kökünün temelinde, bir şeye meyletmek, yönelmek ve sığınmak manalarının yattığını tespit eder. Misafire, ev sahibinin şefkatine ve himayesine yönelip meylettiği için "dayf" denildiğini o harika tespitiyle kaydeder.
Arthur Jeffery, "dayf" (misafir) ve "tıyafe" (misafirperverlik) kavramlarının Sami dil ailesindeki (özellikle Bedevi Arap ve Yakındoğu kültürlerindeki) dokunulmaz ve kutsal statüsünü inceler. Çölde veya zorlu yollarda yolcuyu doyurmak (yüdayyifû) sıradan bir iyilik değil, hayatta kalmanın en katı sosyal yasasıdır. Kasaba halkının bu kuralı "şiddetle reddetmesi" (ebev), onların sadece cimri değil, aynı zamanda kadim insani ve ilahi yasalara karşı (şer'an ve örfen) derin bir ahlaki çürüme içinde olduklarını kanıtlar.
Fe vecedâ (فَوَجَدَا) / Fِîhâ (فِيهَا)
İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün, aranan veya hiç beklenmeyen bir şeye rastlamak, bulmak ve idrak etmek manasına geldiğini yineler.
Râgıb el-İsfahânî, "vecedâ fîhâ" (o karyenin içinde ikisi birden buldular) ibaresini, o kasvetli ve merhametsiz kasabanın tam ortasında, o ahlaki çöküntünün adeta fiziksel bir yansıması gibi duran o nesneyle (duvarla) aniden yüz yüze gelme anı olarak açıklar.
Cidâran (جِدَارًا)
İbn Fâris, "c-d-r" (cim-dal-ra) kökünün asıl manasının, bir yeri çevrelemek, etrafına duvar örmek ve korunaklı hale getirmek olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "cidâr" (duvar) nesnesinin bu sahnede üstlendiği ontolojik metaforu tahlil eder. Duvar, ayakta durmayı, mülkiyeti, sınırları korumayı ve düzeni temsil eder. Kasaba halkının ahlaki yapısı (merhameti ve misafirperverliği) nasıl çökmüşse; o halkın içinde yaşadığı mekânın/medeniyetin (karyenin) en temel yapı taşı olan "duvar" da bizzat o çürümenin fiziksel bir kanıtı olarak çökmeye yüz tutmuştur. Madde, mananın aynası olmuştur.
Yürîdü (يُرِيدُ)
İbn Fâris, "r-v-d" (ra-vav-dal) kökünün bir şeyi şiddetle aramak, talep etmek, istemek ve bir hedefe doğru gidip gelmek (müravede) manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "irade" (yürîdü / istiyor) eyleminin cansız bir nesneye (duvara) izafe edilmesindeki o muazzam edebi sanatı (mecaz-ı aklî) açıklar. Duvarın bir şuuru veya iradesi yoktur; ancak yıkılmaya, eğilmeye öylesine ram olmuş, çöküş sınırına öylesine dayanmıştır ki; dışarıdan bakan bir göze duvar adeta kendi iradesiyle "yıkılmayı istiyormuş/arzuluyormuş" gibi görünmektedir. Cansız varlığın (duvarın) fıtratı, yerçekimine teslim olmak üzeredir.
En yenkadda (أَنْ يَنْقَضَّ)
İbn Fâris, "n-k-d" (nun-kaf-dad) kökünün temelinde, sağlam ve kurulu olan bir yapının çatlaması, temelinden sarsılması, büyük bir gürültüyle çökmesi ve parçalanarak yerle bir olması manalarının bulunduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, "yenkadda" (büyük bir gürültüyle çöküp yıkılmak) fiilinin barındırdığı felsefi ağırlığı tahlil eder. Bu sıradan bir eğilme veya dökülme değildir; duvar, ontolojik varlığını sürdüremeyecek o mutlak kırılma noktasına (hududa) dayanmıştır. İçinde yetimlerin hazinesini (sırrını) barındıran bu yapı, eğer ilahi/batıni bir müdahale (Hızır'ın eli) o an oraya değmezse, fıtratı gereği "yıkılma iradesini" tamamlayıp her şeyi ifşa edecektir.
Fe ekâmehû (فَأَقَامَهُ)
İbn Fâris, "k-v-m" (kaf-vav-mim) kökünün asıl manasının, bir şeyi kendi fıtri doğrusuna getirmek, ayağa kaldırmak, düzeltmek ve onu sabit kılıp dikmek olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, "ikâme" (fe ekâmehû / Hızır onu eliyle tutup hemen düzeltti/ayağa kaldırdı) eyleminin başındaki "fe" (takibiye/hemen) edatıyla kurduğu ahlaki ve eylemsel tezatı okur. Musa ve Hızır açtır, yorgundur ve kasaba halkı tarafından aşağılanarak reddedilmişlerdir (ebev). Zahiri aklın (şeriatın ve adaletin) kuralı şudur: "Sana kötülük yapana, sen karşılıksız hizmet etmezsin." Ancak ledün ilminin temsilcisi (Hızır), o haklı öfkeyi (nefsi) bütünüyle iptal eder ve kendilerine ekmek dahi vermeyen o nankör halkın duvarını, hiçbir talepte bulunmaksızın "anında" ayağa kaldırıp düzeltir (ekâme). Batıni adalet, zahiri adaletin tüm mantığını yerle bir etmiştir.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünün ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti dışa vurmak olduğunu yineler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Musa'nın bu "kavl"ini (sözünü), rasyonel aklın üçüncü ve son iflası olarak tahlil eder. Musa bu kez bir soru sormaz (seeltüke yasağını lafzen ihlal etmemeye çalışır); ancak Hızır'ın eylemindeki o devasa mantıksızlığı (kendilerini aç bırakanlara bedava amelelik yapılmasını), peygamberi adalet terazisinde tartmaktan kendini yine de alıkoyamaz ve "dolaylı bir itiraz" formunda sözü ağzından kaçırır. Akıl, mantıksızlık (sır) karşısında susmayı kesinlikle başaramaz.
Lev şi'te (لَوْ شِئْتَ)
İbn Fâris, imkânsızlık ve varsayım bildiren "lev" (eğer, şayet) edatı ile, dilemek ve murat etmek manasına gelen "ş-y-e" (şın-ye-hemze) kökünden türeyen "şi'te" (sen dileseydin) fiilini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "lev şi'te" (eğer isteseydin/dileseydin) varsayımının, muhatabın (Hızır'ın) iradesini eleştiren ince bir diplomatik sitem olduğunu belirtir. Musa, "niye yaptın?" diye sormaz; ancak "senin iraden farklı bir şekilde çalışabilirdi ve bu daha adil (mantıklı) olurdu" diyerek mürşidinin o batıni iradesine şer'i/zahiri bir akıl vermeye kalkışır.
Lettehazte (لَاتَّخَذْتَ) / Aleyhi (عَلَيْهِ)
İbn Fâris, "e-h-z" (hemze-hı-zel) kökünün bir şeyi eliyle tutmak, kavramak, almak ve kendine mal etmek manasına geldiğini; iftial babında "ittihaz" (lettehazte / elbette alırdın) formunun, şuurlu ve kasıtlı bir şekilde kendi yararına bir şey edinmek olduğunu belirtir.
Ecrâ (أَجْرًا)
İbn Fâris, "e-c-r" (hemze-cim-ra) kökünün temelinde, kırılmış bir kemiği sarıp iyileştirmek, onarmak manasının yattığını; buradan hareketle insanın yaptığı bir hizmetin, emeğin ve yorgunluğun karşılığında eksikliğinin giderilmesi için ona verilen ücrete, bedele ve sevaba "ecr" denildiğini o muazzam etimolojik kökeniyle tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin "ecrâ" (bir ücret, bir hak ediş) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) din ve hukuk felsefesi üzerinden tahlil eder. Musa'nın mantığı şer'an (hukuken) kusursuzdur: İkisi de açtır, kasaba halkı zalimdir; Hızır ise ağır bir fiziksel emek harcayarak (duvarı örerek) bir değer üretmiştir. Emek, ücreti (ecri) hak eder; ve o ücretle ekmek alınıp açlık giderilebilirdi. Musa'nın itirazı, evrensel ticaretin ve adaletin sesidir. Ancak ledünni (batıni) gerçeklik; zahiri aklın o kusursuz "ücret/emek/adalet" (ecr) zincirini, duvarın altındaki o görünmez yetimler ve saklı hazine (sır) hatırına bütünüyle iptal etmiştir. Akıl (Musa) hakkını (ecrini) isterken; hakikat (Hızır), hakkından vazgeçerek gelecekteki çok daha büyük bir rahmeti inşa etmiştir. Talebe, şeriatın (zahirin) dar kalıplarında boğulmuş ve üçüncü kez sınıfta kalmıştır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla