Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 76. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 76. Ayet

    قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle in seeltuke ‘an şey-in ba’dehâ felâ tusâhibnî(s) kad belaġte min ledunnî ‘użrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      75-76. “O kul, ‘Sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin dememiş miydim?’ dedi. Mûsâ, ‘Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu takdirde hakikaten benden yana mazeretin sonuna ulaşmış olursun’ dedi.”

      'Sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin dememiş miydim?' Bu cümlenin mânası önceden anlamını belirttiğimiz cümle ile aynıdır.

      Mûsâ, ‘Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu takdirde “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” dediğin için hakikaten benden yana benimle arkadaşlığı terketmekten yana mazeretin sonuna ulaşmış olursun’ çünkü ben sabretmemiş oldum dedi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya hakikati dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme/kavletme) eyleminin bu bağlamdaki psikolojik ağırlığını inceler. Musa'nın bu sözü, önceki ayetlerdeki gibi bir itiraz veya bir mazeret üretme (unuttum deme) çabası değildir. Bu "kavl", fıtri yenilginin mutlak kabulüyle, kendi aleyhine şeksiz şüphesiz ve geri dönülemez bir şartı (hükmü) bizzat kendi diliyle dışa vurma (ikrar) eylemidir.

        Dücane Cündioğlu, Musa'nın "kâle" (dedi ki) diyerek söze girmesini rasyonel aklın iflas bayrağını çekmesi olarak tahlil eder. Musa, mürşidinin o sarsıcı "sen asla güç yetiremezsin" ihtarı karşısında tamamen köşeye sıkışmış, peygamberi özgüveni paramparça olmuş ve bu cümlenin devamında kendi ayrılış fermanını bizzat kendi iradesiyle yazmak zorunda kalmıştır.

        İn seeltüke (إِنْ سَأَلْتُكَ)

        İbn Fâris, "i-n" (hemze-nun) şart edatının bir eylemin gerçekleşmesini başka bir eyleme bağladığını; "s-e-l" (sin-hemze-lam) kökünün ise bilinmeyen bir şeyi öğrenmek için talepte bulunmak, sormak, sorgulamak ve birinin bilgisini deşmek manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sual" eyleminin (seeltüke / sana sorarsam) başındaki "in" (eğer/şayet) edatıyla oluşturduğu bağlamı açıklar. Musa, kendi fıtratına (peygamberi adalet duygusuna ve rasyonel aklına) artık güvenememektedir. Çünkü aklın, o ledünni (batıni) sırlar karşısında susmayı başaramadığını (sürekli sorma/itiraz etme refleksini) iki acı tecrübeyle öğrenmiştir. Bu şart cümlesi, iradenin kendi kendisine koyduğu son kilit noktasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "in seeltüke" (eğer sana bir daha sorarsam) şartının pedagojik çaresizliğini okur. Öğrenci (Musa), sözünde duramama zafiyetini öylesine derin bir şekilde idrak etmiştir ki, hocasından artık yeni bir mühlet veya anlayış bekleme hakkını kendinde bulamaz. Kendi "sorma/itiraz etme" potansiyelini, doğrudan kendi ihracının (cezalandırılmasının) yegâne şartı (in) olarak masaya sürer.

        An şey'in (عَنْ شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (şın-ye-hemze) kökünün meşiet (dileme) manasından türeyerek, evrende varlık sahasına çıkan, düşünülebilen, iyi veya kötü her türlü nesne, olay, durum ve eylemi (şey) kapsadığını tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "an şey'in" (herhangi bir şey hakkında / hiçbir şey hakkında) tamlamasının nekra (belirsiz) formda kullanılmasının ifade ettiği o "mutlak genelliği" (umum) tahlil eder. Musa, istisnaları tamamen ortadan kaldırır. "Eğer büyük bir cinayet işlersen sorarım, ama küçük şeylerde susarım" demez. İtirazın sınırını, ne kadar dehşet verici (nükr) veya ne kadar basit olursa olsun, ayrımsız "herhangi bir şey" (şey'in) diyerek sıfır noktasına çeker. Akıl, her türlü sorgulama hakkından feragat eder.

        Ba'dehâ (بَعْدَهَا)

        İbn Fâris, "b-ayın-dal" kökünün asıl manasının, bir şeyin zıddı olan "önce" (kabl) durumundan koparak ondan sonraya kalması, zaman veya mekân olarak ondan geride/ileride konumlanması ve araya mesafe girmesi olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "ba'dehâ" (bundan sonra / bu olaydan sonra) zarfının barındırdığı o mutlak kronolojik kırılmayı okur. "Hâ" (bu/o) zamiri, hemen az önce yaşanan o sarsıcı masum gencin (ğulâmın) öldürülmesi hadisesine döner. Musa, o cinayet karşısında kopardığı feryadın (nükrâ) artık bardaktaki son damla olduğunu bilir. "Bundan sonra" kelimesi, sabrın ve tahammülün tükendiği, mazeretlerin bittiği o son ve kesin eşiği zaman felsefesi açısından mühürler.

        Fe lâ tüsâhıbnî (فَلَا تُصَاحِبْنِي)

        İbn Fâris, "s-h-b" (sad-ha-be) kökünün temelinde, bir kimseyle yan yana bulunmak, onunla birlikte hareket etmek, onu korumak, yoldaşlık etmek ve araya ayrılık sokmaksızın mutlak bir beraberlik kurmak manalarının yattığını tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "musahabe" (tüsâhıbnî / bana arkadaşlık etme, beni yanına alma) eyleminin müfâale babında kullanılmasını inceler. Bu kalıp, tek taraflı bir takibi değil; karşılıklı rızaya, uyuma ve ortak bir idrake dayalı o derin "yol arkadaşlığını/sohbeti" ifade eder. Başındaki mutlak yasaklama ve olumsuzluk edatıyla (fe lâ / o halde sakın) kurulan bu cümle, rızaya dayalı o pedagojik akdin (sözleşmenin) bütünüyle iptal edilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "ittiba" (tabi olma) ile "musahabe" (arkadaşlık) kavramları arasındaki o trajik felsefi kaymayı tahlil eder. Musa yolculuğun başında "hel ettebiuke" (sana tabi olayım mı, senin peşinden bir hiç olarak geleyim mi) diyerek kendi iradesini sıfırlamıştı. Ancak iki olayda da tabi olmayı (itaati) başaramadı. Bu yüzden şimdi ayrılığı "beni tabi kılma" diyerek değil, "fe lâ tüsâhıbnî" (artık benimle yoldaşlık/arkadaşlık etme) diyerek ifade eder. Musa, o mutlak teslimiyet makamından (ittiba), eşitlerin yan yana yürüdüğü ama artık yürüyemeyeceği o sıradan "yol arkadaşlığı" (musahabe) makamına düşmüş ve bizzat kendi kendisini bu yoldaşlıktan aforoz etmiştir.

        Kad belağte (قَدْ بَلَغْتَ)

        İbn Fâris, "b-lam-ğ" (be-lam-ğayın) kökünün asıl manasının, bir şeyin nihayetine varmak, hedeflenen son noktaya vasıl olmak, menzile erişmek ve sınırın sonuna dayanmak olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "belağte" (sen ulaştın / sen dayandın) fiilinin başındaki "kad" pekiştirme/kesinlik edatıyla birleşimini pedagojik bir itiraf olarak okur. Öğrenci (Musa), mürşidinin (Hızır'ın) kendisine karşı göstermesi gereken tahammülün, hoşgörünün ve öğreticilik esnekliğinin o şaşmaz sınır noktasına "şeksiz şüphesiz vasıl olduğunu" (kad belağte) itiraf eder. Mürşit, görevini eksiksiz yapmış, esneklik (yüsr) limitini sonuna kadar kullanmıştır.

        Min ledünnî (مِنْ لَدُنِّي)

        İbn Fâris, "l-d-n" (lam-dal-nun) edatının, bir şeyin katında, huzurunda, yanında ve doğrudan bizzat özünde/merkezinde olmak manasına geldiğini yineler. "Min" (den/dan) edatıyla birleştiğinde, eylemin bizzat o şahsın kendi inisiyatifinden/özünden kaynaklandığını belirtir.

        Angelika Neuwirth, "min ledünnî" (bizzat benim tarafımdan / benim katımdan) tamlamasının bu surenin 65. ayetiyle kurduğu o muazzam teolojik ve felsefi tezatı (ironiyi) tahlil eder. 65. ayette Allah, Hızır'a "kendi katımızdan/özümüzden" (min ledünnâ) diyerek o mutlak, sonsuz ve ezici "Ledün İlmi'ni" vermişti. Şimdi ise Musa, "min ledünnî" (benim katımdan) diyerek bizzat kendi insani/rasyonel özüne atıf yapar. Musa'nın "ledün"ü (özü), ilahi "ledün"ün o dehşet verici boyutları karşısında iflas etmiş; iki "ledün" (iki ontolojik merkez) arasındaki uçurum, aklın teslim bayrağı çekmesiyle kapanmıştır.

        Uzrâ (عُذْرًا)

        İbn Fâris, "a-z-r" (ayın-zel-ra) kökünün temelinde, bir şeyi kesmek, koparmak, kınamayı (levmi) ortadan kaldıran geçerli bir gerekçe (mazeret) sunmak ve kişinin işlediği kusurdan dolayı üzerindeki vebali sıyırıp atmak manalarının yattığını tespit eder. Bebeğin doğduğundaki ilk bağına (kesilip atıldığı için) ve sünnet eylemine de bu kökten dolayı i'zâr dendiğini o harika tespitleriyle kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "uzr" kavramının sıradan bir bahane olmadığını; aklın, hukukun ve vicdanın bütünüyle kabul ettiği, kişiyi sorumluluktan ve suçlamadan tamamen kurtaran o mutlak, meşru ve keskin "haklılık gerekçesi" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "uzrâ" (tam bir mazeret, hukuki bir haklılık) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) diyalektik bir kapanış olarak tahlil eder. Musa, mürşidine der ki: "Eğer bir kez daha itiraz edersem beni terk et; çünkü sen, benim tarafımdan sana sunulmuş, seni kınanmaktan kurtaracak o mutlak felsefi ve hukuki haklılığa/mazerete (uzrâ) şeksiz şüphesiz ulaşmış (belağte) durumdasın." Bu kelime, zahiri aklın (Musa'nın), batıni ilim (Hızır) karşısında kurabildiği son cümledir. Akıl, hakikati kuşatamadığını kabullenmiş ve mürşidine "beni terk etmen için ahlaken ve hukuken tamamen haklısın (uzr sahibisin)" diyerek kendi infazını (ayrılığını) bizzat meşrulaştırmıştır. İnsan, sınırını bildiğinde en asil mazeretini (uzrunu) üretir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X