قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 72. Ayet
Daralt
X
-
“Kul, ‘Ben sana, sen benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?’ dedi.”
Kul, “Ben sana, sen benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?” dedi. Bu beyan, Mûtezile mezhebi aleyhine delildir. Çünkü o kul Mûsâ’ya (a.s.) ‘sen benimle beraberliğe sabredemezsin’ diyor. Hz. Mûsa'nın kafasında öyle gerekçeler vardı ki bunları tercih etmemiş olsaydı onunla birlikte olmaya sabrederdi. O kul kendisine. ‘Sen benimle beraberliğe sabredemezsin’ dediğine göre bu bize Hz. Mûsâ’nm fiile yakın bir zamanda bir istitâate ihtiyacı olduğunu ve fiilin bu istitâatle gerçekleştiğini gösterir. Onun öyle gerekçeleri vardı ki bunları tercih etmemiş olsaydı kendisiyle birlikte olmaya sabrederdi. Bu da bize bir fiile ilişkin istitâatin o fiilden önce olmadığını, aksine fiil anında olduğunu göstermektedir.
Hasan-ı Basrî der ki; Bu cümle, bir şeyin zor olduğunu ifade etmek için söylenir. Bir kimsenin bir başkasına baktığı halde sırf kininden dolayı “Sana bakamıyorum” demesi bu duruma benzer. Bu cümleyi sarf eden kişi, gerçek anlamda bakmaya gücü olmadığını belirtmek için değil, fakat bu meselenin kendisine ağır geldiğini ifade etmek için söyler. İşte yukarıdaki cümle de bu kabildendir. Meselâ bir kimse bir başkasına baktığı halde “Sana rahmet nazarıyla bakamıyorum” der. Belirttiğimiz gibi aslında ona rahmet ve şefkat nazarıyla bakamıyordur. Bu iki cümle aynıdır. Biz de zaten bunu söylüyoruz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya hakikati dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme/kavletme) eyleminin bu diyalogdaki bağlamını inceler. Hızır'ın bu sözü, Musa'nın öfkeyle yükselen o şiddetli itirazına (geminin delinmesine) verilmiş telaşlı bir savunma veya öfke dolu bir karşılık değildir. Bu "kavl", aralarında kurulan o mutlak pedagojik sözleşmenin (aktin) sınırlarının ihlal edildiğini sükûnetle, ancak sarsılmaz bir kesinlikle hatırlatan otoriter bir ifadedir.
Dücane Cündioğlu, "kâle" fiilinin buradaki psikolojik asimetrisini tahlil eder. Musa'nın bir önceki ayetteki itirazı panik, dehşet ve rasyonel aklın feryadıyla doluyken; mürşidin (Hızır'ın) dudaklarından dökülen bu "kavl", ledünni (batıni) bilginin verdiği o muazzam özgüvenin, sakinliğin ve haklılığın soğukkanlı dışavurumudur. Talebe ne kadar sarsılırsa sarsılsın, muallim kendi hakikat merkezinde (sükûnetinde) kâimdir.
E lem (أَلَمْ) / Ekul (أَقُلْ)
İbn Fâris, soru ifade eden "e" (hemze) edatı ile eylemi geçmiş zamanda kesin olarak olumsuzlayan "l-m" (lam-mim) edatının birleşiminden doğan bu yapının; ve "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünden gelen söylemek fiilinin temel manasını belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "e lem ekul" (ben dememiş miydim / söylemedim mi) formundaki bu istifhâm-ı takrîrî (ikrar ettirici/onaylatıcı soru) yapısını pedagojik bir uyarı olarak okur. Hızır, yeni bir bilgi vermemekte; sadece yolculuğun en başında koyduğu o mutlak kuralı (soru sormama ve itiraz etmeme şartını) talebesinin unutan ve isyan eden zihnine bir tokat gibi çarparak, onu kendi taahhüdüyle yüzleştirmektedir. Bu soru, Musa'nın aklının ve sabrının ilk felsefi yenilgisinin ilanıdır.
İnneke (إِنَّكَ)
İbn Fâris, "i-n-n" (hemze-nun-nun) kökünden gelen "inne" edatının bir hükmü şeksiz şüphesiz pekiştirmek, kesinleştirmek ve sabitlemek manasına geldiğini; sonundaki "ke" (sen) zamiriyle hedefin doğrudan muhatap olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "inneke" (şüphesiz ki sen / muhakkak ki sen) vurgusunun barındırdığı teolojik inceliği tahlil eder. Hızır, genel bir insan doğasından veya soyut bir sabırsızlıktan bahsetmez. Doğrudan "sen" (inneke) diyerek, Musa'nın sahip olduğu o fıtri şeriat algısına, adalete olan keskin ve tahammülsüz peygamberi refleksine işaret eder. Bu vurgu, Musa'nın şahsiyetine yönelik bir küçümseme değil, onun ontolojik/epistemolojik donanımının bu özel (batıni) sahaya uygun olmadığına dair milimetrik bir teşhistir.
Len (لَنْ) / Testetî'a (تَسْتَطِيعَ)
İbn Fâris, "l-n" (lam-nun) edatının eylemi geleceğe dönük olarak mutlak, geri dönüşsüz bir imkânsızlıkla olumsuzladığını; "t-v-a" (tı-vav-ayın) kökünün ise asıl manasının, bir şeye boyun eğmek, itaat etmek, bir işi yapmaya içsel ve dışsal olarak muktedir olmak ve kapasite geliştirmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istita'at" (testetî'a / güç yetirebilmek) kavramının sadece bedensel veya fiziksel bir kudret olmadığını yineler. Bu, aklın, iradenin ve psikolojinin bütünüyle bir eylemi kaldırmaya, onu hazmetmeye ve ona uyum sağlamaya (itaate) yönelik o mutlak "ontolojik kapasitesidir".
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "len testetî'a" (asla ve asla güç yetiremeyeceksin / kapasiten elvermeyecek) ibaresinin irfani bağlamını okur. Musa, sözleşme anında "inşallah beni sabırlı bulacaksın" diyerek kendi iradesine bir miktar güvenmişti. Ancak Hızır, ilk kriz anında aynı cümleyi (len testetî'a) kelimesi kelimesine tekrar ederek; insanın salt aklıyla (kendi çabasıyla), ilahi sırrın (ledünniyatın) o ezici ve paradoksal ağırlığına karşı felsefi bir direnç (istita'at) üretemeyeceğini, rasyonel sınırların bu yükü asla çekemeyeceğini matematiksel bir kesinlikle talebesinin yüzüne vurur.
Meıye (مَعِيَ)
İbn Fâris, "m-a" (mim-ayın) kökünün beraberlik, yan yana olma, bir şeye eşlik etme ve aynı hizayı/zamanı paylaşma (maiyyet) manalarına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "meıye" (benimle birlikte / benim yanımda) zarfının bu sahnede oluşturduğu mutlak tezatı tahlil eder. Musa'nın sabırsızlığı yalnızken veya kendi şeriatını uygularken ortaya çıkan bir kusur değildir. O ancak "Hızır ile birlikteyken" (meıye) ontolojik bir çöküş (sabırsızlık) yaşar. Çünkü bu "beraberlik", birbirini tamamlayan iki unsurun değil; zahiri adalet (şeriat) ile batıni hükmün (ledün ilminin) aynı gemide, aynı zaman diliminde felsefi olarak şiddetle çarpışmasının ta kendisidir.
Sabrâ (صَبْرًا)
İbn Fâris, "s-b-r" (sad-be-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyi sımmsıkı tutmak, hapsetmek, engellemek ve dağılmasını önlemek olduğunu tespit eder. İnsanın kendi aklını ve nefsini isyandan, itirazdan ve panikten alıkoymasına (hapsedesine) bu yüzden sabır denildiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "sabır" kavramının buradaki epistemolojik (bilgiye dayalı) işlevini okur. Ahlaki sabır acıya katlanmaktır; ancak buradaki "sabrâ", aklın idrak edemediği, mantık şemasına uymayan bir "bilinmezlik/sır" (geminin haksız yere delinmesi) karşısında zihnin çıldırmadan durabilme eylemidir. Hızır'ın eylemi öylesine rasyonellik dışıdır ki, aklın (Musa'nın) bu eylemi kendi zindanında "hapsetmesi/susturması" imkânsızlaşmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin "sabrâ" (herhangi bir sabır, bir nebze olsun tahammül) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) kelami bir tekrar ve mühür olarak aktarır. Kelime tıpkı yolculuğun başındaki uyarıda olduğu gibi yine nekra (belirsiz) formda kullanılmıştır. Musa'nın verdiği o asil "itaat" sözü (setecidünî sâbiran), ilk pratik imtihanda bütünüyle buharlaşmıştır. Hızır'ın bu kelimeyle bitirdiği cümlesi, "Senin benim eylemlerim karşısında en ufak, en belirsiz (nekra) bir sabır kırıntısı bile gösteremeyeceğini sana en başında söylemiştim" şeklindeki o mutlak, acımasız ve sarsılmaz ilahi felsefenin (ledünnün) aklı bir kez daha mağlup edişinin edebî tescilidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla