Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 71. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 71. Ayet

    فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّف۪ينَةِ خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـٔاً اِمْراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fentalekâ hattâ iżâ rakibâ fî-ssefîneti ḣarakahâ(s) kâle eḣaraktehâ lituġrika ehlehâ lekad ci/te şey-en imrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Kıyıya ulaşıp gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi deldi. Mûsâ, ‘İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın!’ dedi.”

      Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Kıyıya ulaşıp gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi deldi. Mûsâ, “İçindekileri boğmak için mi onu deldin?” dedi. Bu cümle iki türlü söylenmiş olabilir. Birincisi söz konusu kula tepki mahiyetinde söylenmiş olabilir. Yani Mûsâ (a.s.), o kulun yaptığı fiili zâhiri itibariyle kabul edilemez bir fiili gördüğü için kendisine tepki göstermiş ve ‘İçindekileri boğmak için mi onu deldin?’ demiş olabilir. Nebilerin ve resûllerin âdeti böyleydi. İkincisi, bu cümle bir soru cümlesi olabilir. Yani gemiyi ‘İçindekileri boğmak için mi deldin?’ yoksa kusurlu hale getirmek için mi? Ya da niçin yaptın demiş olabilir. ‘Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın!’ dedi meâlindeki cümle olmasa ifadenin zâhiri bunun bir soru cümlesi olduğu yönündedir. Eğer bu iki ihtimalden birincisi geçerli olursa, yani o kula tepki ve yaptığını red anlamı olursa ‘Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın!’ beyanının mânası açık olur. Buna göre anlam şöyle olur: Gerçekten sen sorumluluğu büyük ve ağır bir iş yaptın. Buna karşılık cümlenin mânası soru sorma ise o zaman gizli bir ifade söz konusudur. Bu durumda Mûsâ (a.s.) şöyle demiş olur: ‘İçindekileri boğmak için mi onu deldin?’ Eğer onları boğmak için deldinse ‘Gerçekten sen çok kötü’, yani sorumluluğu ağır bir iş ‘yaptın!’ Bu cümle, yapılan fiile tepki anlamında olduğu takdirde bir bina yapmaya kalkışan sonra da meskün hale getirmek için harcama yapmayan kimseye “Sonunda tahrip etmek veya yerle bir etmek için bina ettin” ve ekin eken sonra da onu sulamayı bırakan kişiye “Sonunda telef etmek için ekin ektin” denilmesi vb. kabilinden olur. Örnekteki kişi binayı yerle bir etmek için bina yapmamış, ekin eken de ekini telef etmek için ekmemiş olsa da biri ekini sulamadığı, diğeri de yaptığı binayı meskün hale getirmediği için neticede onu yıkmak için yapmış ve ekini telef etmek için ekmiş gibi olur.

      Eğer şöyle bir soru sorulursa: Hz. Mûsâ o kulun gemiyi delmesinin içindekileri boğacağını henüz bilmeden nasıl oluyor da ‘İçindekileri boğmak için mi onu deldin?’ diyor? Gemide açtığı delik, içindekileri öldürmeyebilirdi’. Buna şöyle cevap verilir: Hz. Mûsâ, yapılan işin sonunda varacağı neticeyi haber vermektedir. Gemide açılan bir delik, büyük bir ihtimalle içindekilerin boğulmasına sebep olur. Bu fiil, bina ve ekin örneğinde zikrettiğimiz gibidir. Kişinin binayı yapması ve ekini ekmesi onu tahrip ve telef etmek için olmasa bile meskün hale getirmeyi ve sulamayı ihmal ettiğinden dolayı “sonunda tahrip etmek için bina ettin” ve “sonunda telef etmek için ektin” denilmektedir. İşte Mûsâ’nm (a.s.) arkadaşına söylediği söz de bu kabildendir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fentalekâ (فَانْطَلَقَا)

        İbn Fâris, "t-l-k" (tı-lam-kaf) kökünün asıl manasının, bağlı olan bir şeyi serbest bırakmak, bağından kurtulmak, yüzün gülmesi (açılması) ve bir engeli aşarak hızla ileriye doğru gitmek olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "intılâk" eyleminin (fentalekâ / ikisi birlikte yola koyuldular) infi'al babında kullanılmasını inceler. Bu kalıp, sıradan, yavaş ve amaçsız bir yürüyüşü değil; zihinsel bir kararın ardından bağlarından (bekleyişten) koparak, son derece kararlı, ivmeli ve hedefe odaklanmış bir "fırlayış/hızla gidiş" durumunu ifade eder. Tesniye (ikil) kipi, mürşit ile talebenin iradelerinin o an için aynı eylemde mutlak bir uyumla birleştiğini gösterir.

        Dücane Cündioğlu, başındaki "fe" (takibiye/hemen ardından) edatıyla kurulan bu eylemi felsefi bir eşik olarak tahlil eder. Sözleşme (önceki ayetteki 'bana soru sorma' şartı) biter bitmez, hiçbir tereddüt veya tartışma yaşanmadan "anında yola koyulmaları" (fentalekâ); teorik ve hukuki zeminden, hakikatin o tehlikeli, sarsıcı ve meşakkatli pratik (eylem) sahasına geçişin o keskin adımıdır.

        Hattâ (حَتَّى) / İzâ (إِذَا) / Rakibâ (رَكِبَا)

        İbn Fâris, "r-k-b" (ra-kef-be) kökünün temelinde, bir şeyin üzerine binmek, bir nesneyi diğerinin üzerine yerleştirmek, örtüşmek ve üstte olmak manalarının bulunduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hattâ izâ" (ta ki ...dığı zaman) zaman bağlacı ile "rakibâ" (ikisi birlikte bindiler) fiilinin yan yana gelişindeki kurguyu tahlil eder. Musa'nın sabrının sınanacağı o büyük olay (imtihan), yolda yürürken veya sıradan bir sohbette değil; bizzat tabiatın acımasız gücüne (denize) karşı tamamen savunmasız kalacakları o kapalı ve dar araca "bindikleri" an, en beklemedikleri bir sıkışmışlık anında devreye girecektir.

        Fîs-sefîneti (فِي السَّفِينَةِ)

        İbn Fâris, "s-f-n" (sin-fe-nun) kökünün asıl manasının, bir şeyin dış kabuğunu soymak, kazımak, yüzeyini yontmak ve sıyırmak olduğunu belirtir. Suyun üzerinde ilerlerken denizin yüzeyini yontarak/sıyırarak gittiği için o devasa ahşap araca da "sefîne" (gemi) denildiğini o harika bedevi gözlemiyle aktarır.

        Arthur Jeffery, "sefîne" kelimesinin Sami dil ailesindeki, bilhassa Aramice ve Süryanicedeki "sephînâ" kelimesiyle olan kökensel bağına dikkat çeker. Geç Antik Çağ edebiyatında gemi, kaosun (denizin) ortasında güvenliği ve düzeni temsil eden yegâne rasyonel sığınaktır.

        Toshihiko Izutsu, geminin (sefîneti) bu ledünni yolculuktaki felsefi işlevini okur. Gemi, aklın ve teknolojinin kaotik doğaya (denize) karşı ürettiği en temel koruma kalkanıdır. İkilinin denizin (gaybın) ortasında bu ahşap sığınağın "içine" (fî) girmeleri; olayların, kaçışın imkânsız olduğu ve her eylemin anında ölümcül sonuçlar doğurabileceği mutlak bir laboratuvar (kapalı devre) ortamında gerçekleşeceğini gösterir.

        Harakahâ (خَرَقَهَا)

        İbn Fâris, "h-r-k" (hı-ra-kaf) kökünün temelinde, bir şeyi parçalamak, yırtmak, sınırını ihlal etmek ve ortasında geniş bir delik açmak manalarının yattığını belirtir. Aklın ve ahlakın sınırlarını "yırtıp atan" ahmaklığa da bu kökten dolayı "humk/hark" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hark" (harakahâ / o gemiyi deldi, yırttı) eylemi ile "şak" (yarma) eylemi arasındaki o ince felsefi farkı açıklar. "Şak", belirli bir ölçüye, hesaba ve düzene göre kesmek iken; "hark", önceden düşünülmemiş gibi duran, hesapsız, aniden, ölçüsüzce ve tahripkâr bir şekilde parçalamak, yırtıp oymak demektir. Hızır'ın eylemi, aklın gözünde hiçbir ölçüye uymayan mutlak bir tahribattır.

        Patricia Crone, bu eylemin barındırdığı paradoksal şiddeti inceler. Gemi, içindekileri boğulmaktan kurtaran yegâne araçtır. Hızır'ın, kendilerini bedelsiz taşıyan o yoksul denizcilerin gemisini aniden "delmesi" (hark etmesi), sadece rasyonel mantığa değil, minnettarlığa ve ahlaki (şer'i) kurallara yönelik sarsıcı ve antinomian (yasa tanımaz/yıkıcı) bir müdahaledir. Bu, zahiri aklın bütünüyle felç olduğu andır.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünün ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti dışa vurmak olduğunu yineler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "kâle" (Musa hemen dedi ki) fiilinin psikolojik hızını tahlil eder. Musa, bir önceki ayette verdiği o sarsılmaz "sana asla isyan etmeyeceğim, soru sormayacağım" taahhüdünü bütünüyle unutmuştur. Gözünün önünde sergilenen o yıkıcı eylem (geminin delinmesi) karşısında, peygamberi adalet duygusu ve fıtri koruma içgüdüsü öylesine şiddetli bir şok yaşamıştır ki; o mutlak sessizlik yemini paramparça olmuş ve "kavl" (itiraz) tutulamaz bir feryat gibi dudaklarından fırlamıştır.

        E haraktehâ (أَخَرَقْتَهَا)

        İbn Fâris, aynı "h-r-k" (hı-ra-kaf) kökünden gelen "haraktehâ" fiilinin başına eklenen "E" (hemze) edatının soru sorma ve hayret bildirme işlevi gördüğünü kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "E haraktehâ" (Sen onu deldin mi? / Nasıl delersin?) sorusunun, bilgi edinmek (istifham) amacıyla sorulan sıradan bir soru olmadığını; muhatabın eylemini akıl dışı, dehşet verici ve kabul edilemez bularak kınama (tevbîh/inkâr) amacıyla atılmış felsefi bir çığlık olduğunu açıklar. Musa cevabı merak etmemekte, eylemin çılgınlığını haykırmaktadır.

        Litüğrika (لِتُغْرِقَ) / Ehlehâ (أَهْلَهَا)

        İbn Fâris, "ğ-r-k" (ğayın-ra-kaf) kökünün asıl manasının, bir şeyin tamamen suyun altında kalması, boğulması, batması ve nefesinin kesilmesi olduğunu tespit eder. "e-h-l" (hemze-he-lam) kökünün ise bir mekâna ait olanları, aileyi, sahipleri ve sakinleri ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "litüğrika" (boğmak için mi) fiilinin başındaki "lam" (li) edatını tahlil eder. Bu edat, gaye ve nedensellik bildirir. Musa'nın rasyonel aklı (şeriat algısı), geminin delinmesini gördüğünde derhal bir sebep-sonuç zinciri kurmuştur: "Gemi delinirse su dolar, su dolarsa içindeki masum insanlar (ehlehâ) boğulur". Musa, eylemin (delmenin) ardındaki yegâne niyetin (gayenin), geminin masum yolcularını topluca katletmek olduğuna hükmetmiştir. Akıl, bilmediği şey karşısında daima en rasyonel ve en trajik sonucu "niyet/gaye" olarak okur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Musa'nın "ehlehâ" (onun halkını/sahiplerini) diyerek gösterdiği o derin peygamberi şefkati okur. Musa, o delinme eylemi yüzünden kendisinin de boğulacağı gerçeğini (nefsini) bir kenara bırakmış; itirazını doğrudan o geminin asıl sahiplerinin (ehlinin), o yoksul ve masum insanların toplu ölümü (zulüm) üzerinden kurmuştur. Hızır'ın ledünni şiddeti karşısında, Musa'nın o fıtri şeriat/adalet kalkanı ayağa kalkmıştır.

        Lekad (لَقَدْ) / Ci'te (جِئْتَ)

        İbn Fâris, "c-y-e" (cim-ye-hemze) kökünün bir yere gelmek, varmak, beraberinde bir şey getirmek ve bir durumu varlık sahasına çıkarmak manalarına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "lekad ci'te" (andolsun ki sen getirdin/yaptın) ifadesinin başındaki "lam" ve "kad" pekiştirme edatlarının yarattığı o kesinlik vurgusunu inceler. Musa sadece bir soru sormaz; hocasının (Hızır'ın) eylemini kesin, şeksiz şüphesiz ve tartışmasız bir biçimde "hükme bağlar". Öğrenci, hocasını yargılamış ve kararını çoktan vermiştir.

        Şey'en (شَيْئًا) / İmrâ (إِمْرًا)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (şın-ye-hemze) kökünün nesne/durum manasına geldiğini; "e-m-r" (hemze-mim-ra) kökünün ise emir ve iş manasının yanı sıra, çok daha spesifik olarak "akla ziyan, tuhaf, korkunç, dehşet verici ve duyulmamış bela/musibet" anlamına geldiğini tespit eder. İnsanların şaşkınlıktan ne yapacağını bilemediği afetlere bu kökten "imr" denildiğini o harika tespitleriyle aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "imr" kavramının sıradan bir kötülük (sû') veya hata olmadığını açıklar. İmr; aklın, ahlakın, şeriatın ve fıtratın tüm sınırlarını aynı anda çiğneyen, toplumsal vicdanı dehşete düşüren, hiçbir mantıklı mazereti olamayacak o "mutlak çirkin, akıl almaz ve canavarca" (şeni/münker) iştir.

        Angelika Neuwirth, ayetin "şey'en imrâ" (dehşet verici, akıl almaz, korkunç bir şey/iş) tamlamasıyla son bulmasını (fasılasını) dramatik ve felsefi bir zirve olarak tahlil eder. Musa, Hızır'ın (özel kulun) eylemini sadece yanlış bulmaz; onu ontolojik bir felaket (imr) olarak tanımlar. Vahiy, aklın (zahirin) bilgi eksikliği yüzünden içine düştüğü o büyük yanılsamayı muazzam bir sahneyle mühürler. Musa'nın "korkunç bir cinayet" (imrâ) zannettiği o eylem, ilerleyen ayetlerde o yoksulların gemisini gasptan kurtaracak yegâne "rahmet" olarak belirecektir. Akıl, sırrın içyüzünü bilmediğinde en büyük rahmeti, en büyük felaket (imr) zannetmeye mahkûmdur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X