قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَن۪ي فَلَا تَسْـَٔلْن۪ي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْراً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 70. Ayet
Daralt
X
-
“O da, ‘Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!’ diye tembih etti.”
O da, ‘Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar nefsinin tepki göstereceği ve hoşlanmayacağı hiçbir şey hakkında yaptığımı niçin yaptım diye bana soru sorma!’ diye tembih etti.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya hakikati dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme/kavletme) eyleminin bu ayette sıradan bir diyalog cümlesi olmadığını; muhatabın (Musa'nın) teslimiyet taahhüdüne karşılık, öğreticinin (Hızır'ın) kendi kesin şartlarını ortaya koyduğu, sınırları milimetrik olarak çizilmiş o mutlak "pedagojik sözleşmenin" (aktin) ilanı olduğunu açıklar.
Fe in (فَإِنِ) / İtteba'tenî (اتَّبَعْتَنِي)
İbn Fâris, "t-b-a" (te-be-ayın) kökünün asıl manasının, birinin izinden gitmek, adımlarını takip etmek ve bedenen veya manen hemen onun arkasından (peşi sıra) yürümek olduğunu tespit eder.
Dücane Cündioğlu, "itteba'tenî" (bana tabi olacaksan / benim peşimden geleceksen) eyleminin başındaki "in" (şart) edatıyla kurduğu o ağır epistemolojik zemini tahlil eder. Hızır, Musa'ya "bana zorla uyacaksın" demez; talebenin kendi özgür iradesiyle yaptığı o "tabi olma" teklifini alır ve onu katı bir felsefi şarta bağlar. İttiba (peşinden gitme), salt fiziksel bir yol arkadaşlığı değildir; aklın, kendi yargı mekanizmalarını bütünüyle askıya alarak rehberin (mürşidin) iradesinde erimesi, mutlak bir ontolojik teslimiyet halidir.
Toshihiko Izutsu, "ittiba" eyleminin İslam anlambilimindeki sarsıcı dönüşümünü okur. Bir peygamberin (Musa'nın), isimsiz bir kulun (Hızır'ın) peşine "tabi olarak" düşmesi, zahiri hiyerarşinin batıni ilim karşısında nasıl tersyüz edildiğinin resmidir. Bu eylem, kibirden bütünüyle arınmış bir zihnin hakikate karşı duyduğu o asil ve fıtri boyun eğişidir.
Fe lâ (فَلَا) / Tes'elnî (تَسْأَلْنِي)
İbn Fâris, "s-e-l" (sin-hemze-lam) kökünün asıl manasının, bilinmeyen bir şeyi öğrenmek için talepte bulunmak, sormak, sorgulamak ve birinin bilgisini deşmek olduğunu belirtir. Su yoluna (vadiye) da akıp gittiği ve yatağını oyduğu/deştiği için "seyl" denildiğini o harika bedevi gözlemiyle aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "sual" eyleminin zihnin karanlığı yarıp aydınlığa (bilgiye) ulaşma refleksi olduğunu açıklar. Ancak başındaki "fe lâ" (o halde asla/sakın) mutlak yasaklama edatıyla "fe lâ tes'elnî" (bana asla soru sorma) formuna bürünen bu cümle, rasyonel aklın en temel işleyiş mekanizmasını felç eder. Aklın "neden, nasıl" diye sorması fıtrattandır; ancak ledün ilminin kapısında bu fıtri refleks bütünüyle "yasaklanmıştır".
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "bana soru sorma" yasağının pedagojik sarsıntısını tahlil eder. Musa, şeriatın (zahiri hukukun) kurucusudur; adalet duygusu gereği her eylemin bir rasyonel gerekçesi (illeti) olmasını bekler. Hızır'ın bu mutlak yasağı, Musa'nın o "sorgulayıcı peygamberi aklına" vurulan devasa bir prangadır. Öğrencinin aklı, hocanın eylemlerini kendi mantık terazisinde tartmaktan bütünüyle men edilmiştir.
An şey'in (عَنْ شَيْءٍ)
İbn Fâris, "ş-y-e" (şın-ye-hemze) kökünün bir şeyi dilemek (meşiet) manasından gelip, evrende var olan her türlü nesne, olay, durum ve eylemi (şey) kapsadığını tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "an şey'in" (hiçbir şey hakkında / istisnasız hiçbir konuda) kelimesinin nekra (belirsiz) formda ve olumsuzluk bağlamında (lâ tes'elnî) kullanılmasının oluşturduğu o "mutlak genellik" (umum) durumunu okur. Hızır, "sadece büyük günahlarda veya garip olaylarda sus" demez; itiraz yasağının sınırlarını "istisnasız hiçbir şey" diyerek sonsuza genişletir. Zahiri hukuka, akla veya fıtrata ne kadar aykırı görünürse görünsün, yapılan hiçbir "şey" hakkında soru sorulamaz. Bu, aklın itiraz hakkının sıfırlandığı felsefi bir karadeliktir.
Hattâ (حَتَّىٰ) / Uhdise (أُحْدِثَ)
İbn Fâris, "h-d-s" (ha-dal-se) kökünün asıl manasının, daha önce var olmayan bir şeyin sonradan ortaya çıkması, yeni bir durumun icat edilmesi ve varlık sahasına ilk kez çıkarılması olduğunu belirtir. "Hadis" (yeni olan/sonradan olan) kelimesi de kadimin (ezeli olanın) tam zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ihdâs" eyleminin if'al babında (uhdise / ben ortaya çıkarana, ben başlatana kadar) kullanılmasını inceler. Bu kalıp, sırrın veya açıklamanın kendi kendine pasif bir şekilde ortaya dökülmesini değil; öğreticinin (Hızır'ın) bizzat kendi inisiyatifiyle, zamanı ve zemini uygun gördüğü o özel anda o açıklamayı (bilgiyi) sıfırdan "inşa edip var etmesini" ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "hattâ uhdise" (ta ki ben sana ondan bahsedene / yeni bir söz açana dek) ibaresindeki inisiyatif tekelini tahlil eder. Talebe (Musa), bilginin zamanlamasına karar veremez. O sarsıcı eylemlerin (geminin delinmesi vs.) ardındaki sır, ancak mürşit o pedagogik zamanlamanın olgunlaştığına karar verip de o şifreyi kendi iradesiyle "ihdâs ettiği" (açığa vurduğu) an ifşa olacaktır. Beklemek, bu ilmin en ağır bedelidir.
Leke (لَكَ) / Minhü (مِنْهُ)
İbn Fâris, harf-i cerlerin işlevlerini belirtirken; "lam" edatının tahsis ve mülkiyet bildirerek eylemin doğrudan muhataba "senin için/sana özel" (leke) yönlendirildiğini; "min" edatının ise eylemin kaynağını göstererek "o sorulması yasaklanan şeyden / o meçhul olaydan" (minhü) kaynaklandığını kaydeder. Sır, genel bir kitleye değil, sadece o eyleme "tabi olan" o özel talebeye (leke) tahsis edilecektir.
Zikrâ (ذِكْرًا)
İbn Fâris, "z-k-r" (zel-kef-ra) kökünün temelinde, zihinde gizli olan, saklı tutulan veya anlaşılmayan bir hakikati açığa çıkarmak, dille ifade etmek, anmak ve akılda sımmsıkı tutulacak bir bilgi formuna dönüştürmek manalarının bulunduğunu tespit eder.
Arthur Jeffery, "zikr" kelimesinin Sami dil ailesindeki, özellikle Süryanicedeki "dekrâ" (hatırlatma, hafızaya kazıma, bir sırrın ayinsel ifşası) kavramıyla olan bağını inceler. Kur'an'ın bu terimi burada sıradan bir "hatırlatma" olarak değil, kapalı ve paradoksal bir eylemin ardındaki o ilahi "içyüzün/sırrın" talebenin zihnine şeksiz şüphesiz "nakşedilmesi/ifşa edilmesi" manasında kullandığını aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "zikrâ" (bir açıklama, bir anma, bir sırrın ifşası) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) kelami ve epistemolojik bir kapanış olarak tahlil eder. Hızır'ın Musa'dan istediği o ağır sessizlik (lâ tes'elnî), aklı sonsuza dek karanlıkta bırakacak kör bir cehalet talebi değildir. Aksine bu yasak; rasyonel aklın erken öterek süreci zehirlemesini engellemek ve olayların bütünü tamamlandığında o sarsıcı "Zikr"in (nedensel açıklamanın ve batıni hikmetin) zihinde çok daha saf, çok daha sarsılmaz bir aydınlanma yaratması içindir. "Zikr" (açıklama) gelene kadar aklın nasibi sadece sükûttur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla