Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 69. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 69. Ayet

    قَالَ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ صَابِراً وَلَٓا اَعْص۪ي لَكَ اَمْراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle setecidunî in şâa(A)llâhu sâbiran velâ a’sî leke emrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Mûsâ, ‘inşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam’ dedi.”

      Mûsâ, ‘İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam’ dedi. Bu beyanda geçen “inşallah” ifadesinin her iki durum için olması muhtemeldir. Hem vâdettiği sabır ve hem de ‘Senin sözünden dışarı çıkmam’ demesiyle ilgili söz konusu olması mümkündür. “İnşallah” tabiri ‘Senin sözünden dışarı çıkmam’ sözü için değil de özel olarak sabırla ilgili gözükmektedir. Çünkü ‘Senin sözünden dışarı çıkmam’ Hz. Mûsâ tarafından verilmiş bir sözdür. “İnşallah” tabiri ahitlerde kullanılmaz.

      ‘İnşallah sen beni sabreder bulacaksın’ meâlindeki beyan, “inşallah” tabirinin “tercih edilen fiil” den önce söyleneceğini ve bunun müstehap olduğunu gösterir. Çünkü Mûsâ (a.s.) sözüne bu cümleyle başlamaktadır. “İnşallah doğrusunu buluruz” meâlindeki beyan da bunun gibidir. Kişi sözünün başında “inşallah” demez veya unutursa sözünün sonunda der ve inşallah sözü, vâdine uymama ve yalan söyleme konumuna düşmemekte fonksiyon icra eder. Bazıları “Unuttuğun takdirde Rabb’ini an” cümlesini bu anlama uygun olarak tevil etmişlerdir. Yani sözünün başında “inşallah” demeyi unutursan sonunda söyle, diye tefsir etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, düşünceyi veya hakikati dışa vurmak, beyan etmek manalarının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme/kavletme) eyleminin bu ayette sıradan bir hitap veya savunma değil; fıtri bir eksikliğin kabulünden doğan, muhatabı ikna etmeye yönelik son derece kararlı, bağlayıcı ve hukuki bir "taahhüt" (söz verme) eyleminin dışa vurumu olduğunu açıklar.

        Setecidünî (سَتَجِدُنِي)

        İbn Fâris, "v-c-d" (vav-cim-dal) kökünün temelinde, aranan, ihtiyaç duyulan veya kaybolan bir şeyi bulmak, ona rastlamak ve idrak etmek manalarının bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, "vicdân / vücûd" eyleminin buradaki psikolojik derinliğini okur. Fiilin "bulacaksın" (tecidü) şeklinde gelmesi, salt fiziksel bir keşif değil; öğreticinin (Hızır'ın), talebesinin (Musa'nın) iç dünyasında, ahlaki direncinde ve karakterinde var olan o gizli "tahammül gücünü" zamanla ontolojik olarak keşfetmesi, tecrübeyle "bulması" ve idrak etmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin başındaki "sin" edatını tahlil eder. Bu edat, yakın geleceği ifade eden bir ektir (suf/se). Musa, "ben sabırlıyım" diyerek şimdiki zamana dair mutlak bir iddiada bulunmaz; "setecidünî" (beni yakında bulacaksın) diyerek, o zorlu yolculuk başladığında, olaylar geliştikçe bu sabrı aşama aşama eyleme dökeceğine dair sürece yayılan bir garanti sunar.

        İn şâe (إِنْ شَاءَ) / Allâhü (اللَّهُ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" (şın-ye-hemze) kökünün bir şeyi dilemek, var etmeyi istemek ve murat etmek manalarına geldiğini; evrendeki her "şeyin" de Allah'ın bu "meşieti" (dilemesi) ile varlık sahasına çıkmasından dolayı bu kökten isimlendirildiğini tespit eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "in şâellâh" (Allah dilerse) şart cümlesinin, insanın kendi iradesini (cüzi iradeyi), evrenin mutlak yaratıcısının iradesine (külli iradeye) şartsız bir biçimde bağlaması (talik etmesi) olduğunu açıklar.

        Dücane Cündioğlu, bu şart edatının (in) barındırdığı felsefi sarsıntıyı ve irfani uyanışı tahlil eder. Musa, muhatabına "Ben peygamberim, iradem demir gibidir, kesinlikle sabredeceğim" kibriyle yaklaşmaz. O, kendi insan doğasının, aklının ve biyolojik zaaflarının farkına varmış bir peygamber olarak; ontolojik acziyetini itiraf eder ve sabır eylemini kendi egosuna değil, doğrudan mutlak hakikatin (Allah'ın) dilemesine havale eder. İnsanın kendi nefsine güvenmekten vazgeçip ilahi meşiete teslim olması (inşâellâh), ledün ilmine atılan ilk ve en asil felsefi adımdır.

        Sâbiran (صَابِرًا)

        İbn Fâris, "s-b-r" (sad-be-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyi sımmsıkı tutmak, hapsetmek, engellemek ve dağılmasını önlemek olduğunu yineler. İnsanın kendi nefsini şikâyetten ve panikten alıkoymasına (hapsedesine) bu yüzden sabır denildiğini kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sâbiran" kelimesinin ism-i fail (etken özne) olarak ve durum zarfı (hâl) konumunda gelmesini inceler. Musa, pasif bir şekilde olaylara katlanmayı değil; aktif, şuurlu ve sürekli bir iradeyle kendi itiraz reflekslerini, rasyonel aklının isyanını ve peygamberi alışkanlıklarını "hapsederek/bastırarak" o zorlu eğitim sürecinde eylemsel bir "direnişçi" (sâbir) olmayı taahhüt etmektedir.

        Ve lâ a'sî (وَلَا أَعْصِي)

        İbn Fâris, "a-s-y" (ayın-sad-ye) kökünün asıl manasının, kurumak, sertleşmek, eğilip bükülmemek ve direnmek olduğunu tespit eder. Kuruyup sertleşen ağaç dalına (bastona) bu kökten dolayı "asâ" denildiği gibi; insanın ilahi veya meşru bir emre karşı ruhunun katılaşması, itaati reddedip bükülmemesi ve inatla direnmesine de "isyan" denildiğini o muazzam bedevi gözlemiyle aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ı'syân" eyleminin zıddının "inkiyâd" (yumuşakça boyun eğme) olduğunu belirtir. Başındaki olumsuzluk edatıyla (lâ a'sî / ben asla isyan etmem, direnmem), iradenin o katı, bükülmez ve kibirli doğasının bütünüyle iptal edildiğini açıklar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "isyan etmeyeceğim" (lâ a'sî) fiilinin epistemolojik ve teolojik teslimiyetini tahlil eder. Hızır'ın (öğreticinin) yapacağı eylemler rasyonel aklın sınırlarını zorlayacağı için, Musa'nın ilk refleksi "bükülmemek/direnmek" (isyan) olacaktır. Musa bu fiili kullanarak, o ledünni (batıni) tedrisat boyunca kendi peygamberi yasama (şeriat) yetkisini bütünüyle askıya alacağını ve mürşidinin eylemleri karşısında asla "katılaşmayacağını" (asâ gibi direnmeyeceğini) taahhüt eder.

        Leke (لَكَ) / Emrâ (أَمْرًا)

        İbn Fâris, "e-m-r" (hemze-mim-ra) kökünün bir işi buyurmak, hüküm vermek, talep etmek, bir durumu sevk ve idare etmek manalarına geldiğini belirtir. Olay ve iş manasındaki "şe'n" kelimesiyle de eşanlamlı kullanıldığını kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "emrâ" (hiçbir emirde / hiçbir işte) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) kelami bir "mutlak teslimiyet" akdi olarak okur. Kelimenin nekra (belirsiz) formda gelmesi ve olumsuzluk siyakında (lâ a'sî) bulunması, Arapça grameri gereği "umum" (genellik/kapsayıcılık) ifade eder. Musa, öğreticisine sadece belirli konularda değil; "Verdiğin istisnasız hiçbir emirde, yaptığın hiçbir işte, o iş benim mantığıma ne kadar ters gelse de" diyerek, teslimiyetin sınırlarını sonsuza genişletir. Kelime, hakikat talebesinin egosunu (aklını) tamamen sıfırlayıp, mürşidinin ontolojik iradesinde (emrinde) felsefi olarak erimesinin (fena makamının) etimolojik mühürüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X