وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ خُبْراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 68. Ayet
Daralt
X
-
67-68. “O kul, ‘Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin, (iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?’ dedi.”
O kul, ‘Doğrusu sen benimle beraberliğe, dış görünüşü itibariyle bende şahit olacağın kabul edilemez şekilde gerçekleşen olaylara sabredemezsin’ dedi. Yahut şöyle dedi; Sen nebî ve resulsün. Resûlun, dış görünüşü bakımından kabul edilemez bir şey gördüğü zaman o kötü olaya tepki göstermemesi ve değiştirmemesi caiz olmaz. Sen bende göreceğin davranışlara sabredemezsin. Çünkü sebebini bilmiyorsun. Dikkat edilirse görülecektir ki o kul, Mûsa'nın, gördüğü kötü olaya tepki göstermesine ve onu değiştirmesine cevaz verdi. Çünkü ona ‘(iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye’ mahiyetini bilmediğin sürece ‘nasıl sabredersin?’ dedi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve keyfe (وَكَيْفَ)
İbn Fâris, "k-y-f" (kef-ye-fe) kökünün temelinde, bir nesnenin veya durumun halini, şeklini, nitelediği manayı ve nasıllığını sorgulama işlevinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "keyfe" (nasıl) soru edatının bu bağlamdaki kullanımını tahlil eder. Hızır'ın Musa'ya yönelttiği bu soru, bilgi eksikliğinden kaynaklanan sıradan bir istifham (soru) değildir; bu, muhatabın eyleminin ontolojik olarak imkânsızlığını ilan eden bir "istifhâm-ı inkârî"dir (reddedici soru). Yani cümlenin felsefi açılımı, "Senin buna sabretmen doğanın, aklın ve fıtratın kurallarına göre teknik olarak mümkün değildir" şeklindeki mutlak bir tespittir.
Tasbiru (تَصْبِرُ)
İbn Fâris, "s-b-r" (sad-be-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyi sımmsıkı tutmak, hapsetmek, engellemek ve dağılmasını önlemek olduğunu yineler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "sabır" eyleminin şimdiki/geniş zaman kipiyle (tasbiru / sabrediyorsun/sabredersin) kullanılmasını insanın psikolojik yapısı üzerinden okur. Hızır, Musa'nın geçici bir tepkisinden değil, yolculuk boyunca sürecek olan o sarsıcı eylemler karşısında aklının ve peygamberi adalet duygusunun "sürekli olarak feveran etme" eğiliminden bahsetmektedir. Akıl, kendi mantık şemasına uymayan bir şey gördüğünde itiraz etme refleksini "hapsedemez" (sabredemez).
Alâ mâ (عَلَىٰ مَا)
İbn Fâris, "a-l-y" (ayın-lam-ye) kökünün yüksekte olmak, üstte bulunmak; "m-a" (mim-elif) edatının ise "şey/o şey ki" manasına geldiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, "alâ" (üzerine/karşısında) edatının barındırdığı epistemolojik ağırlığı tahlil eder. Sabır, sadece bir bekleme eylemi değil, iradeyi zorlayan bir "yükün altına" girme meselesidir. Aklın içyüzünü bilmediği, zahiren haksızlık veya yıkım gibi görünen bir gerçekliğin "üzerine" (alâ) sabırla katlanması, rasyonel zihnin taşıyamayacağı kadar ağır bir ontolojik yüktür.
Lem tühıt (لَمْ تُحِطْ)
İbn Fâris, "h-v-t" (ha-vav-tı) kökünün asıl manasının, bir şeyi her yönden çepeçevre sarmak, korumak veya hapsetmek için etrafına aşılmaz bir duvar örmek ve bütünüyle kuşatmak olduğunu tespit eder. Duvara da etrafı sardığı için "hâit" denildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "ihâta" (kuşatma) kavramının bilgi felsefesindeki (epistemolojik) karşılığını açıklar. Bir şeyi bilmek (ilim) ile onu "ihâta etmek" farklıdır. İhâta; o nesnenin veya olayın evvelini, ahirini, zahirini, batınını ve tüm nedensellik bağlarını eksiksiz bir şekilde, zihnin içinde en ufak bir kör nokta bırakmaksızın "kavramak ve çepeçevre kuşatmak" tır. Baştaki "lem" edatı, bu mutlak kuşatıcılığı kesin bir şekilde reddeder.
Toshihiko Izutsu, "lem tühıt" (senin idrakinle kuşatamadığın) fiilini, aklın sınırları bağlamında okur. Musa, ilahi vahye ve şeriata sahip devasa bir peygamberdir; yani kendi alanında muazzam bir bilgiye sahiptir. Ancak karşısına çıkacak olan eylemler (geminin delinmesi, çocuğun öldürülmesi vs.), Musa'nın zihinsel "kuşatmasının" (ihâtasının) bütünüyle dışında kalan, sınırları aşılamayan o "ledünni" formüllere aittir. Zihin, çevresini duvarla süremediği (ihâta edemediği) bir kaos karşısında dehşete düşmeye mahkûmdur.
Bihî (بِهِ)
İbn Fâris, "b-h" (be-he) harflerinden oluşan bu yapının, eylemin doğrudan kendisine temas ettiği nesneyi, durumu veya o spesifik olaylar silsilesini işaret ettiğini belirtir.
Hubrâ (خُبْرًا)
İbn Fâris, "h-b-r" (hı-be-ra) kökünün temelinde, bir şeyin gizli kalmış içyüzünü bilmek, derinlemesine sınamak, eşelemek ve deruni hakikatinden haberdar olmak manalarının bulunduğunu tespit eder. Toprağı eşeleyip altındakini ortaya çıkaran çiftçiye (veya o eyleme) ve derin tecrübeye de bu kökten dolayı "habr/hubr" dendiğini o muazzam kökensel bağıntısıyla aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" ile "hubr" (içyüzüne vakıf olma) arasındaki o ince felsefi çizgiyi çizer. İlim, nesnenin varlığını bilmektir; hubr ise o nesnenin neden orada olduğunu, nasıl işlediğini ve arkasındaki o görünmez mutlak gayeyi (sırrı) tecrübeyle bilmektir. "Hubrâ" kelimesi, yüzeysel malumatın çok ötesindeki o "kök nedene" (batıni gerçeğe) ulaşmayı ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kelimeyle son bulmasını (fasılasını) din ve bilim felsefesinin şahikası olarak tahlil eder. "İçyüzünü (hubr) kuşatamadığın bir şeye nasıl sabredersin?". Bu ayet, insanın isyan psikolojisinin kodlarını çözer. İnsan bir musibet, ölüm veya haksızlık gördüğünde sabredemez; çünkü o olayın ilahi plandaki yerini, gelecekte neyi engelleyeceğini veya hangi rahmete ebelik yapacağını, yani meselenin "içyüzünü" (hubrunu) bilemez. Sabır ile bilgi (hubr) arasında mutlak ve kopmaz bir doğru orantı vardır. Varlığın o ezici ağırlığına (kaderin tecellilerine) tahammül edebilmenin (sabretmenin) yegâne felsefi şartı, olayların arka planındaki o ilahi matematiği (hubru) okuyabilmektir. Bilginin bittiği yerde, isyan başlar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla